|
Yazar:
Dr.Levent Altaş
Yükselen
Yeni Tür; Homo Violents
Buzul
çağının başlangıcında, çağdaş insan, akıllı insan, yani Homo
Sapiens ortaya çıkmaya başlamıştı. Homo Sapiens gelişti ve
5.000 yıl kadar önce insanoğlu yazıyı keşfetti. Böylece yazılı
tarih başlayarak Dünya'nın bazı bölgelerinde uygarlık
çiçeklendi.
Ve
uygarlık tarihinin başlangıç dönemlerinde Homo Sapien’lerden
biri, büyük filozof Descartes ünlü sözünü söyledi
"Düşünüyorum o halde varım"...
Bedenimizi, benliğimizi, çevremizi, mevcut görünen her şeyi bir
an için gözlerimizi kapatıp yok sayabiliriz. Ama o sırada
varlığımızı inkâr edemediğimiz tek şey düşünmekte olduğumuzdur.
O halde biz düşünen bir varlığız. Bu deyiş aynı zamanda bilimin,
bilginin hareket noktasıydı...
Sağlıklı düşünmek
Peki,
düşünüyoruz ki varız ama ya sağlıklı düşünemiyorsak? Öyle ya
artık günümüzde sadece düşünmek yetersiz.. Sağlıklı, yaratıcı,
işlevsel, eleştirel, sorgulayıcı, yol ve yöntem bulucu ve
disiplinli düşünmemiz gerekiyor.
Nedir
bunun yolları? Beyni eğitmek... Eğitim ve öğretim...
Okumak,
kitap dostu olmak, böylesi en sağlıklı düşünen insandır.
Yanlışları eksiklikleri en iyi o görür. Kitapların yaydığı
aydınlık, er ya da geç düşünceye egemen olur insanı hedefe
vardırır. Uygar olmak, çağdaş insan olmak,
kitap okuyarak kazanılabilir...
Artık
kimse gereği gibi okumuyor hatta bununla övünür olduk. Kitap
okumak demode oldu küçümseniyor... Son yıllarda çok sayıda kitap
basılıyor, üniversiteler, eğitim kurumları bunca insan
yetiştiriyor, ama kitap satışları yarıya düştü. Okumayan bir
toplum olduk.
Hâlbuki
geçmişe göre Türk yazını çok daha güçlendi, çeşitlendi.
Çeviriler çoğaldı. İletişim araçları büyük olanaklar kazandırdı
yazıya. Tüm dünya dillerinde yazılan sanatsal, bilimsel yapıtlar
neredeyse günü gününe dilimize çevriliyor, ama okuyan nerede?
Olağandışı
bir kütüphane
Geçenlerde
Sunay Akın'ın izlencesine gittim. Dehşet içinde kaldığım ve
hayatımda hiç unutamayacağım bir fotoğraf karesi gösterdi Sunay
Akın. Siyah beyaz 2. Dünya savaşından bir görüntü. Galiba
Almanya'da çekilmişti.
İlk bakışta bir harabe, yıkıntı bir yapı ama yan duvarlar sağlam
tavan neredeyse tamamı çökmüş yerlerde tavandan kopan büyük
kereste parçaları her yer virane.
Resim,
üzerine bomba düşmüş bir kütüphaneyi gösteriyordu...
Her taraf
berbat durumda tahmin edersiniz ama işte tüylerinizi diken diken
eden bir manzara hemen gözünüze çarpıyor o yıkık kütüphanenin
içinde tozlu raflarda sıra sıra kitaplar ve ayakta duran
insanlar var... Kimi raflardan çektiği kitapları okuyor kimisi
aklındaki bir kitabı arıyor...
Uygarlık
nedir
sizce dendiğinde bu tek
bir kare fotoğrafta gizli
işte size her şeyi anlatıyordu...
Okumaktan çok görsellik artık yaşamımızın ana konusu oldu.
İletişim sektörleri görsel medyayı nasıl daha çok çekici olarak
kullanırım da kişileri daha çok etkilerim yarışında...
İnsanoğlunun gözün ve görmenin yaşamındaki önemine paralel,
hızla bu alanda yoğunlaşan çabası, iletişim teknolojisindeki
gelişmelerin merkezine de "görme, görüntü aktarma ve işleme"
uğraşını yerleştirdi.
Fotoğraf, sinema, televizyon ve bilgisayar hep bu uğraşın
sonucunda yaşamımıza girdi. Yine bu nedenle, sade bir görselliğe
sahip tiyatro, yaşamımızdan hızla uzaklaşmakta. Tiyatronun
insanla ikili ilişki kuran, sıcak, buram buram düşünce kokan o
kanlı canlı müthiş eserleri, sinemanın olağanüstü ses ve görüntü
etkili filmleri karşısında ağır yenilgi almakta...
Görsellik olanca hızıyla yaşamımızda vazgeçilmez yerini alırken
okuma alışkanlığı giderek gözden düşmekte... Öyle ki kendine
güvenerek yarışma programlarına çıkan üniversite mezunlarının
tel tel döküldükleri utanılacak durumlar hiç yadırganmıyor
artık. Kendi uzmanlık alanlarından gelen aslında son derece
basit soruları dakikalarca düşünerek yine de yanlış cevap veren
öğretmenlere de alıştık...
Gariplikler ülkesiyiz ya mahkeme kararıyla kitap okuma
cezaları veriliyor. İlk bakışta ceza bile olsa kitap
okumayı sevdirici bir uygulama diye düşünülebilir. Ancak kitap
okuma bir ceza mıdır? Önemli bir mükâfat olmalı oysa...
Hırsızlık yaptığı gerekçesiyle yargılandığı mahkeme tarafından 1
yıl süreyle ilçe kütüphanesinde kitap okuma cezasına
çarptırılıyor 16 yaşında bir genç. Bir yılda tam 30 kitap okuyor
ve gerçekten alışkanlık kazanıyor... Bu cezaları arttırmalı
sanırım bu durumda...
İletişim
uzmanlarımız; “Dünyada Tv izlemekte ABD’den sonra ikinci
geliyoruz, Almanya’da bir kişi günde 24 dakika kitap okurken,
bizde buna ayrılan zaman 16 sn. Bir Japon yılda 25, bir İsveçli
10 kitap okurken Türkiye’de altı kişi yılda bir kitap
okuyor” diyorlar...
Görsel
iletişim sektörlerinin ezici baskısı ile bizim gibi okuma
alışkanlığından vazgeçilmesi can durumundan kaygı duyan birçok
yazın ve düşünce adamı var... Örneğin; İtalya'nın son yüzyıldaki
önemli düşünürlerinden biri olan Giovanni Sartori geçtiğimiz
yıllarda “Görmenin İktidarı: Homo Videns Gören İnsan” diye bir
kitap yazdı... İnsanoğlunun şimdi geldiği noktada düşünen
insandan (homo sapiens) seyreden, izleyen insana (homo
videns) giderek dönüştüğünü anlatıyor...Öne sürdüğüne göre;
elektronik medya ile yaratılan sözde 'gören insan', "uyku
imparatorluğu vatandaşlığı"na dönüşüyor...
Sadece seyrediyoruz. Ya tepki?
Gidişatın gerçekten hızla bu yönde olduğunu fark etmeye
başlamadık mı henüz? Bakınız, öteden beri biliriz bakmak ile
görmek arasında büyük fark vardır ve bazen ikisi arasında
korkunç bir uçurum oluşur. Aksine görmediğimiz pek çok şeye de
inanırız hatta öyle ki görmediğimiz halde varlıklarından hiç
kuşku duymadığımız da olur... Peki ya gördüklerimiz,
"gösterilen" ama gerçekliği tartışılır görüntüler ise buna ne
kadar inanabiliriz?
Göz, edilgen bir yapı içinde
sadece seyredip tepki de vermeyince, görüntü yalan söylemeye
başlamıştır bile. İşte bu noktada “görmek inanmaktır” anlayışı
büyük bir yanılgı taşır ki biz giderek yalana inanmaya
başlarız... Elektronik medya ile homo videns’in imaj tüketimi
arasında karşılıklı etkileşen bir ilişki mümkün değildir.
Çünkü kitlesel medya, toplumda olup bitenler üzerine insanların
sahip olduğu enformasyonu arttırır, ancak onların bu verileri
eyleme dönüştürülmelerini de sonsuza dek yasaklar.
Televizyona yanıt vermemiz olanaksızdır. Zaten bizden yanıt da
isteyen yoktur. Canlı yayınlara telefonla katılımlar sizi
aldatmasın.
Medyanın kamusal
alanına dâhil edildiğimiz çevresel yapıda istenilen davranış;
gözlem, pasif katılım ve bir çeşit röntgenciliktir. BBG evi gibi
gözetleme programları neden çok tuttu dersiniz?
"Global köy"ün fotoğraf,
televizyon, sinema, bilgisayar ve internet gibi en
ışıltılı teknolojik ‘mülti-medya’ araçları, bütün
hızlarıyla homo sapiens’i homo videns’e dönüştürmekte.
Dünyayı, saatlerce karşısına kilitlenerek izlediği televizyondan
tanıyan "ekran çocukları"ndan, görüntü sihrine dayalı
propagandaların sürekli bombardımanı altında kalan yetişkinlere
kadar, hepimiz bu gücün kuşatması altındayız.
Görüntünün ve görmenin doruğa ulaştığı bir yüzyılda yaşıyoruz...
Toplumsal ilişkiler yoluyla bilgi üretim dönemi sona erdi
Dünya’yı istediği gibi seyrettiren; insanları
istediği gibi düşündürmeye bence giderek
düşündürtmemeye sadece izlettirmeye egemen
oluyor... Özellikle çocuklar TV karşısında etkileşime
açık en hassas grubu oluşturmakta. Çocukların TV mesajlarına
açıklığının bir tehlikesi de çocukların gördüklerini “gerçeklik”
olarak algılamaları, TV’de gördükleri her şeyin
“olabilirliğine”
inanmalarıdır. “TV Dünyası” ile “gerçek dünya” tabi ki
birbirinin aynı değildir. TV doğası gereği gerçek dünyayı,
çarpıtır yeniden kurgular ve aslına sadık kalmadan yansıtır.
Gerçek
dünyayı ilgi çekici seyirlik malzeme haline getirmek zorundadır.
Her gün yinelenen bu görüntülerle de kalıcı, uzun süreli bir
dünya algılaması, çarpık bir sosyal gerçeklik yaratır. Yavaş
yavaş gerçekleşen, birikim sonucu oluşan bir süreçtir bu.
İnsanların TV izleme miktarına bağlı olarak da birçok kişi
sunulan bu gerçekliği “gerçek” dünya olarak tanımlamaktadır...
Hepimiz;
dağdaki çobandan kentteki teknokratına kadar hızlı yoğun ve
değişken bir multi-medya ağının içinde olduğumuzun farkındayız.
Kaçışımız yok... Bu yoğun sağanak aynı zamanda bizleri birer
birer homo videns’e dönüştürdü...
İnternet, TV, bilgisayar, sanal alem gibi çok yönlü, ancak
yaşamımızı sadece izlemek edimine indirgeyerek, bizleri
metamorfoza, başkalaşıma uğratan bir süreç içindeyiz.
Amaçsızlığa, anlamsızlığa sürüklenmekte; boşa vakit harcamakta,
insan ilişkilerimizi zayıflatmakta, içimizi boşaltmaktayız
adeta...
Çıldırasıya seyreden, izleyen insan; az düşünen hayal gücünün
yaratıcılığından arınmış duygusal bakımdan uçlarda yaşayan
otomat...
İzlerken
rahatlıyoruz ama daha sonra bir tatminsizlik, mutsuzluk duygusu
esir alıyor bizi. Bu önlenemez gelişme, bizleri
sadece zamanı tüketmeye yönelik olan anlamsız bir yaşam içinde
boğulmaya yönlendirirken aynı zamanda değiştiğimizi
dönüştüğümüzü yüzümüze haykırmakta...
Neden
bozguncuyuz?
İnsanoğlu beyninin içinde yaşayan iki kutuplu bir varlık hem
yapıcı hem yıkıcı enerjiler taşımakta. Biyologlar insanoğlunun
barbarlığını, beynin altında yer alan "beyin sapı" denilen
bölgedeki sürüngenlik döneminden taşıdığımız genetik izlere
bağlıyor. Negatif ve yıkıcı dürtülerimizin kaynağı burada.
Homo
sapiens’den günümüze yıkıcı enerjileri bir türlü dizginleyip
kontrol altına alamadık... Görünen o ki Homo videns'e geçişimiz
çağımızın multi teknolojik getirileri yanı sıra varlığımızdaki
yıkıcı enerjileri kışkırtmakta.
Pek çok
insanın, karmaşık, anarşik, yaratıcı ve özgürlükçü yapısıyla
kendine göre bir şeyler bulurken bilinçaltı dürtüleri
kamaşmakta.
Giderek
emir komuta altına giren bir bilim, bütün bir gezegenin
üzerine ağ kurmuş “tele-gözetim ve denetim” seks, kültür, reklâm
ve sanat bahaneli içi boş yayınlar, iletişim
teknolojileriyle kültürün baskın öğesi haline gelen izlenebilme-
izlettirebilme ve bunları seyrederek cahilliğe mahkûm olduğunu
fark edemeyen homo videns...
Gelişmelerin yan ürünü düş gücümüz kanatlanırken kışkırtılan
bozguncu enerjimizle başka bir çeşit kimliğimizin tohumlarını
atmaya başladık.
Teknolojiden ticarete, siyasetten eğitime dek geniş bir alanda
gerçekle hayal arasındaki çizgi kalkmakta insan konuştuğunu ve
düşündüğünü ayırt edememekte homo videns bilincini
kaybetmekte adım adım homo violents’e dönüşmekte
artık...
Yani
şiddet kullanan insana. Şiddet, Latince violentia’dan
gelmektedir. Violentia, şiddet, sert ya da acımasız kişilik, güç
demektir. Violare fiili ise şiddet kullanarak davranmak, değer
bilmemek ve kurallara karşı gelmek anlamını da taşımaktadır.
Çağımızda homo vilolents türü gittikçe artmakta ve gelecekte
daha da artacağa benzer... Yanı sıra bu vahşi, sert ve acımasız
değişiminden, teknolojik sanal ağdan, etkilenmeme mücadelesi
veren, korunmasız; beyin sapındaki ilkel sürüngen içgüdülerini,
gelişmiş beyin yapısındaki bilgiyle, kültürle ve inançla
aşmaya çaba gösteren homo sapiens (akıllı insanlar) giderek
azalsa da çok şükür ki hala var...
Hangi
köşesinden her an nasıl bir belanın geleceğini bilmeden
yaşadığımız bu dünyada insanlar durmadan birbirini öldürürken,
savaşlarda kitle imha silahları ateşlenirken, çoluk çocuk
bakılmaksızın bombalar rastgele patlatılırken, küresel terörizm
almış başını giderken, o giderek azalan akıllı insan türü,
siyasetten bilime, endüstriden güvenliğe toplumların yönetim
erkini eline alabilecek mi dersiniz? Göstergeler kötümser ama
umutlar kırılmamalı, inşallah demekten başka yapacak şeyler de
var...
Alabildiğine şiddet, daha çok
silahlanma!
İnsanoğlu tarih boyunca yüzlerce irili ufaklı toplumlar arası
savaşlar, iç savaşlar ve iki büyük Dünya savaşı gördü. Bu
demektir ki “şiddet seven insan” türü zaman zaman da olsa
yönetimlerde, güç odaklarında hep vardı...
Bilim ve teknolojinin
yükselen değerleri, toplumsal barış ve hoşgörü, ekonomik
yeterlilik, adaleti toplumlara yaygınlaştırma çabaları,
uygarlaşmayla birlikte geçici olarak bu türü etkisizleştirdi,
uykuya yatırdı...
Çağımız bu türün yattığı çirkin uykusundan uyanma, kendinden
olanları çoğaltma ve kana susamışlığını, şiddet özlemini tatmin
etme isteklerinin nefret kampanalarını çalmakta...
Toplumlar silahsızlanma yarışına değil birbirine üstün gelecek
konvansiyonel ve nükleer silahlanma yarışındalar... Ülkeler,
toplumlar, insanlar, herkes neden silahlanıyor ki?
Türkiye'de yılda ortalama 3 bin kişi bireysel silahlarla
hayatını kaybediyor. Ülkede güvenlik güçlerindekiler hariç
ruhsatlı ve ruhsatsız silah 7 milyondan fazla. Yani, 9 kişiden
biri silahlı. Görünüşte silahlanma nedeni: toplumda adam yerine
konma isteği, mesleksiz yığınların çokça olduğu yörelerde silah
sahibi olmak, üstün olmanın, kazanmanın simgesi.
Oysa
şiddetin en uç noktası silah; yaşama içgüdüsü zarar vermeye
kurgulu, kendini, doğayı ve insanları sevmeyen,
şiddetperver, topluma ve kendine güvensiz, üretemeyen, beyni
gelişmemiş, gerçeklik duygusu kaybolmuş, homo violents’in
olmazsa olmazlarından...
Geçtiğimiz senelerde ABD’de Michigan Üniversitesi'nde bir
araştırma yapılmış, çocukluklarında şiddet içeren dizi ve çizgi
filmleri izleyen erkeklerin % 20'sinin bir tartışma anında
eşlerini itip kaktıkları, kadınların % 20'sinin
eşlerinin başına bir cisim attıkları belirlenmiş... Ne
ilginç değil mi? Homo videns’in homo violents’e dönüşmesi kolay
gözüküyor...
Şiddete eğilim, çocukluktan...
Ya
oyuncak olarak silah hediye ettiğimiz her çocuğa aynı zamanda
ürkütücü bir geleceğe hazırlanması gerektiğini öğrettiğimizin
farkında mıyız? Silahtan oyuncak olmamalı, silahın oyuncak
olarak kullanılması çocuklara zarar vermekte...
Oyuncak
silahlar saldırganlıkla doğrudan ilişkili, daha sonra gerçek
silaha sahip olma isteği yaratıyor. Oyuncak silahlarla oyun
oynamak tümüyle kırılmalı,
tıpkı Japonya ve Güney Kore’de
olduğu gibi, ülkemizde de yasaklanmalı.
Çocuklar; homo violents dürtüleri geliştirmeye yardımcı olmayan,
oyuncaklarla oynamalı, yaratıcı ve üretici, insan olmanın
onurunu yaşatacak oyuncaklarla...
Velilere, ebeveynlere, aileye ve öğretmenlere büyük görev
düşmekte. Evde, çevrede ve toplumda yaygın olarak gözlenen
silah kullanımı ve çizgi filmlerdeki dövüş ve şiddet; çocukları,
şiddeti taklit etmeye, şiddete hoşgörülü ve duyarsız bakmaya
itiyor... Böyle bir ortamda “savaşa hayır” diye haykıran
seslerimiz komik kaçmakta...
Oyuncak silah üreten
firmaların, kar amacıyla hasta ruhlar yaratmaya hakkı yok.
Geçenlerde Çanakkale Emniyeti’nin oyuncak tabancalarını teslim
eden! Çocuklara okuma/boyama kitabı ve renkli kalem verme
girişimi kutlanmaya değerdi bu gibi uygulamalar arttırılmalı...
Kan dökülmeyen, şiddetin
olmadığı tek bir gün yok, silahtan dolayı 1 kişinin öldüğü her
dakika, 15 yeni silah üretiliyor. Bireysel silahlanmanın önüne
geçilmesinde, en büyük görev siyasilerde. Silah ruhsatı için
milyarlarca liralık harç almak, kişisel silahlanmayı engelleyici
midir? Yoksa vergi toplama anlamında konulan ve bu nedenle
silahlanmaya engeli düşündürmeyecek ciddi bir kaynak mıdır? Her
geçen sene silahlı sayısı arttığına göre varın siz anlayın
gerisini...
Medyaya da görevler düşmekte
izlenme oranı kaygısıyla, kavgacı, şiddet içeren ve silahlı
programlara devam eden medya, toplumsal sorumluluğunu göz ardı
ediyor. Geçtiğimiz yıllarda ABD’de on bin saatlik TV
programlarından yapılan araştırma sonuçları çarpıcı;
yayınlar %60 oranında şiddet içeriyor ve işleniş
itibariyle de şiddete özendirici vasıfta. Şiddet sahnelerinin
%50’sinde gerçek yaşamda gerçekleştiğinde ölümle
sonuçlanabilecek yöntemler kullanılıyor. İşin ilginci bu
yayınların %95’inde şiddetin bir çözüm olmayacağı vurgulanmıyor
yani homo violents dürtüler pohpohlanmakta...
Okul
öncesi ve sırasındaki araştırma sonuçları daha da berbat;
günde iki saat çizgi film seyreden çocuk yılda toplam on bin
şiddet içeren sahne seyretmiş oluyor. Gerçekle hayali
ayıramayan okul öncesi çocukların en büyük sorunu 'şiddet'
içeren sahneleri yaşam için “gerekli” sanmaları. Çoğu
çocukların "şiddet duyguları gelişkin" diyor psikiyatrlar...
Bu durum
önceleri çocuğun bir sanal kahramanı taklit etmesi,
arkadaşlarıyla 'dövüşçülük' oynaması şeklinde başlıyor.
Evde TV veya bilgisayar ekranı karşısında büyülenmiş gibi oturan
çocuk, okula gittiğinde ders dinleyemiyor... Enerji dolu
başlıyor taşkınlığa... Dikkatini toplayamıyor, yerinde
duramıyor, sabırsızlanıyor, arkadaşlarıyla itişiyor.
Ancak
okuldaki başarının düşmesi, arkadaşlarına olmadık zamanlarda
vurmak, yetişkinlerle sinirli ve itici konuşmalar, sık görülen
kâbuslar, sağlıksız besin tüketiminin artması, sigara ve/veya
içki, uyuşturucu içme gibi alışkanlıklar da yukarıdaki bulgulara
eşlik ederse o zaman durum karmaşıklaşıyor. Bir doktorun
yardımına gereksinim doğabiliyor...
Geçtiğimiz yıllarda Amerikan Gıda ve ilaç Dairesi FDA, ünlü
depresyon giderici Prozac’ı çocukların da kullanabilmesini
onayladı. Prozac’ın çocuklar içini sayılan Ritalin’in
üretimi son 8 yılda 7 kat artmış. İngiltere’de ilaç
kullanan çocuk sayısı ise son 6 yılda 12 katına çıkmış.
Bizde de
ilköğretime kadar inen şiddet olayları önemli bir sinyal değil
mi? Dikkatinizi çekmiyor mu? Çoğu öğrenciler eli bıçaklı hatta
tabancalı. Katil öğrenciler artmakta...Çok üzücü ama sorun
sadece öğrencide değil...
Yanlış
eğitim veren, onları yönlendiremeyen, hiç ilgilenmeyen ailelerde
ve aile içi şiddette... Para ve kardan başka bir düşüncesi
olmayıp şiddeti körükleyen görsel medya endüstrisinde... Okulda
şiddete başvurarak eğiteceğini sanan öğretmenlerde... Askerlikte
erlerin suratında patlayan çavuş tokadında... Silahı üstünlük
zanneden öven kültürde... Bellerinde tabancalarla dolaşarak
orada burada ateş eden siyasilerde... Silah edinmeyi
kolaylaştıran adeta teşvik eden sonuçta mafyözlükle başa
çıkamayıp kanıksayan sistemde... Böylece her toplumsal
kesimde ve her düzeyde şiddet kültürü sorun çözme yolu haline
gelmekte...
Uzun
yıllar bir çok ülkede değişim ve gelişim adı altında empoze
edilen yanlış politikalar, gelir dağılımı dengesizliği, açlığın
artmasına karşılık hesapsız para harcayan insanlar, Tv,
Görsel medya ve dijital endüstri ile konunun perçinlenmesi
sonucu homo violents tür tırmanışta...
Bu
iletişimsizliğin tedavisi şimdilik yok gibi, şiddet bir sonuç,
güçlü olma, şiddet kullanma ve silahlanma olgusunun altında bu
yatmakta... Homo violents türün artmasının önü kesilmezse
Dünyanın geleceği en azından kısa vadede aydınlık gözükmüyor...
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Dr. Levent Altaş,
1954 İstanbul doğumlu. 1971'de Fenerbahçe Lisesi'ni, 1979'da
İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi-Fizik
Bölümü'nü bitirdi. Aynı bölümde 1981'de master, 1986'da
doktora çalışmalarını tamamladı. Türk Astronomi Derneği
üyesidir. Gitar ve kontrbas çalmak, şiir yazmak, Evren'de
yaşam ve UFO konuları çalışma ve ilgi alanı içindedir.
1979'dan 2005'e kadar Boğaziçi Üniversitesi Kandilli
Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü'nün Güneş Fiziği
Laboratuvarı'nda fizikçi olarak görev yapmıştır. 2005'te
aynı kurumdan emekliye ayrılmıştır, o tarihten bu yana
yazarlık yapmaktadır.
Detaylı Bilgi
|