|
Haber ve Röportaj: S.Kuzey Yıldız
/ BGHA
Ölüdoğan Bir Demokrasi
Denemesi
12 Eylül 1980
darbesiyle katledilen demokrasinin yeniden diriliş denemelerinden biriydi
Radikal Demokrat Yeşil Parti. Amacı barışçıl bir toplum yaratmaktı.
Kurucusu
İbrahim Eren, Avrupa’dan sıra dışı düşüncelerle gelmişti. Ümitleri vardı.
Bir şeyler değişecekti. Antimilitarizm, yeşilcilik, vicdani red ama en çok
da eşcinsel hareket fikri Radikaller’in sonunu getirdi. İşte İbrahim
Eren’in ölüdoğan demokrasi denemesinin hikayesi…
Röportaj:
Radikal
Demokrat Yeşil Parti’yi yapısal ve ideolojik açıdan anlatır mısınız?
80 darbesinin getirdiği özel ortamda
yeşeren. Ve hiçbir zaman “yasal parti” statüsüne yükselemeyen bir hareketti.
Yükselmesi de mümkün değildi. RDYP, antiotoriter karakterli bir partiydi.
Bugün için bile yasallaşması zor olurdu. Merkeziyetçi bir devlet yerine çok
geniş otonomilere sahip, bir çeşit eyaletler bütününü öngören bir ideolojisi
vardı. Çıkış amacı, Türkiye’deki yerleşik düşünce sistemini sarsmaktı.
Dolayısıyla tüm “azınlık” diye tabir edilen dinsel, cinsel, etnik
toplulukların haklarını çoğunluk tahakkümüne karşı savunma gibi amaçları
programına almış bir siyasi hareketti. Askeri darbeyle düzlenmiş siyasi
alan, partinin kendisini göstermesine müsait bir alandı.
Dönemin
koşullarına baktığımızda, böyle bir partiyi kurma düşüncesi bile büyük
cesaret istiyor. Nasıl bir tecrübe oldu sizin için?
O dönemin şartlarına baktığımız zaman
birincisi, askerler darbeyi tamamlamıştı. “Demokrasi” ye geçme işini
başlatmışlardı. Ama bu konuda kendilerine yardımcı olacak unsurlara karşı
tedirgindiler. Milliyetçilerin, dindarların ve komünistlerin henüz içerde
oldukları bir dönemdi. Yeşil hareket o güne kadar ortaya çıkmadığı için,
bizim için bu kısmen kolay oldu, rejim şaşkındı. Biz o dönem, son derece
sakıncalı çıkışlarda bulunduk. Örneğin; bugün vicdani red hakkından
bahsediliyor. “Vicdani red” deyimini, kendi aramızda yaptığımız
toplantılarda tercüme ettik. Türkçe’ye kazandırdık. Böyle bir deyim hiç
düşünülmemişti. Askeri rejim, geriye küçük adalar bırakmıştı. Bu adalarda
bazı şeyler tartışılabiliyordu. Örneğin, bir
konferanstaydık. Konferansın
yarısında, ben antimilitarist düşünceyi anlatırken, rahmetli Mustafa Kemal
Ağaoğlu elimin altına bir kâğıt sıkıştırdı. Kağıtta; “İbrahim Bey, polis
binayı sardı. Sen konuşmana yine de devam et. Biz, durumu basına
duyuracağız.” yazıyordu. Hakikaten de, konferans bitiminde bir polis
güruhunun içinden geçerek dağıldık. Basınımızdan kimse bunları yazmadı.
Konferansı sadece Türkiye Gazetesi, “İbrahim Eren, bu sefer de şanlı
ordumuza saldırdı.” başlığı altında duyurdu. Buna benzer yüzlerce olayla
karşılaştık. Enteresan olan şeylerden biri de şudur. Avrupa
Parlamentosu’ndaki Gökkuşağı grubu tarafından Brüksel’e davet edilmiştim.
Milletvekilleriyle birkaç toplantıya katıldım. Garip bir şekilde, benden
Türkiye Cumhuriyeti’ni ve generalleri suçlamamı beklediler. Ve birdenbire,
Türkiye Devleti’ni suçlamadığım ve fantezi işkenceler anlatmadığımdan
gözlerden düştüm.
RDYP
kurulmadan önce, uzun bir Avrupa geçmişiniz var. O dönemde Türkiye’deki
baskın sol görüşün pek de alışık olmadığı kavramlarla döndünüz.
Antimilitarizm, yeşilcilik, eşcinsel hareket gibi. Parti nasıl tepkiler
aldı?
Öncelikle Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SODEP)
adı verilen, Erdal İnönü’nün başkanlık yaptığı partideydik. Erdal İnönü, bu
partinin demokrasi hareketi yapacağını söylerdi hep. Demokrasi yolunda ciddi
bir mücadele yapılmadığını gördük. Bunun üzerine partiden ayrıldık.
Türkiye’de siyasetin dışına itilmiş ne kadar kişi, sınıf, grup, tabaka varsa
bütün bunları bir arada olmaya çağırdık. En büyük zaafımız, cinsel hakları
da bu işe dâhil etmemizdi. Türkiye buna alışık değildi, bunlar konuşulmazdı.
Sürekli ti’ye alındık. Eşcinsellerin haklarının olması gerektiğini
söylediğimiz andan itibaren, bu partinin siyasi bir hareket olamayacağı
ortaya çıktı. Basının dalga malzemesi olduk. Ve şu söylenebilir, basın
Türkiye’de bazı çağdaş hakların kazanılmamasında başlıca sorumludur. Çünkü
kamuoyunun, okurunun fantezisini sömürerek tiraj yapmayı ön planda tutmuştu.
Bunun altını çizmek zorundayım.
Basın,
sizi “eşcinsellerin partisi” diye lanse etmişti. Halbuki bünyenizde
ateistlerden vicdani retçilere kadar pek çok grup vardı. Basının size karşı
duruşu hakkında ne söyleyeceksiniz?
Basın, RDYP girişimini sabote etti ve
onun yok olmasına sebep oldu. Örneğin, biz antimilitarist grubumuzla beraber
Yunanistan Konsolosluğu’nun karşısında bir gösteri yaptık. Orada, üzerinde
Türkçe ve Yunanca “barış” yazıları bulunan beyaz bir güvercin resmi
çizildi. Yunanistan’da o sırada, Türkiye’nin Yunanistan’a saldırmayacağını
söyleyerek askerlik yapmayı reddeden bir arkadaş yargılanmaktaydı. Biz, ona
destek olmak istemiştik. Böyle bir olayda bile, basın bizim adımızın altına
“Eşcinseller, Yunanistan Konsolosluğu önünde gösteri yaptılar” diye
yazdı. O grupta o gün belki 20 kişiysek, aramızdakilerden sadece 3’ü
eşcinseldi. Tüm bunlar bir kenara bırakıldı. Basın, her seferinde bunları
“eşcinsellerin yaptığı gösteri” olarak gösterdi.
Ciddi bir
çıkış olarak RDYP’nin Türkiye tarihinde başka bir örneği yok sanırım.
Basının taraf olmasının dışında, hangi nedenler sizi ölü
doğuma
götürdü? Parti, neden siyasallaşamadı?
Basın, bizi bu şekilde kuşattı ve ateist
grup bu baskı altında dağıldı. “Biz bu harekete inanıyoruz ve eşcinsel
haklarını destekliyoruz, ama mahallemize dönünce bize ‘eşcinsel’ denilmesini
istemiyoruz.” dediler. Parti bu şekilde kuşatılınca, yayılabilme şansını
kaybetti. Durumu fark eden bazı fırsatçılar, yeşil hareketin Avrupa’da
yükseldiğini de görünce; “Bir yeşiller partisi kuralım, eşcinsellerle
ilgimiz olmadığını anlatalım. Türkiye’deki pastayı biz toplarız” diye
düşündüler ve Yeşiller Partisi’ni kurdular. Bu arkadaşlar çok ilginçtir,
toplantılarımızdan birini polise ihbar etmişlerdi; Kürtçülük propagandası
yapıyoruz diye. Polis toplantımızı bastı. Sonra bu arkadaşlar HADEP gibi bir
partiden aday oldular. Açıklamadığımız çok enteresan teklifler aldık ve
inanın meclise girebilirdik. Bunları kullanmadık. Meclise girseydik ne
yapardık bilmiyorum. Çünkü o meclisin yapısı bizimkiyle tamamen tersti.
Belki Türkiye İşçi Partisi ( TİP )’nin yaptığı şeyler vardı ve
milletvekilleri dayak yerdi mecliste. Benim kişisel olarak gruptan ayrılmam
şöyle oldu. O dönem, mahalli seçimlerde biz, “partilerin adaylarına karşı
halkın adayı” diye birisiyle çıkalım; bu öyle biri olsun ki taze kan
getirsin dedik. Adaylar tespit ettik. Ben de bir Osmanlı şehzadesini –ismini
vermek istemiyorum- İstanbul Belediye Başkanlığı’na aday göstermek
arzusundaydım. Bunu arkadaşlarıma söylediğimde hayret verici bir tepkiyle
karşılaştım. Bu teklifim, bir çeşit fırtına yarattı. Kız kardeşim başta
olmak üzere, çevremce çok sert biçimde eleştirildim. Ve inanın çok kırıldım.
Tüm
mesele Osmanlı kimliği taşıması mıydı?
Bunu ben İstanbul’un tarihsel ve kültürel
rolünü düşünerek istedim. Ve bazı tabuları yıkmanın, yine bize düştüğünü
söyledim arkadaşlarıma. Bunları ayrı ayrı izah etmeye çalıştım. Adamı
meclise yollamıyorduk. Türkiye’de bazı şeylerin konuşulabilmesine gidecek
yolda radikal yeşillere düşen bir görevin olduğunu, Asya ile Avrupa’nın
birleştiği yerde bulunan bu kentin onurlandırılması gerektiğini, bu kentin
soyulduğunu ve hakarete uğradığını ve bu kentin “sömürge” statüsünde
olduğunu düşünüyordum. Hala aynı fikirdeyim. Bu kente elbette, Singapur gibi
“bağımsız kent” statüsü önermiş değilim. Zaten RDYP’nin taslağında,
biz Türkiye’yi çok geniş otonomileri olan eyaletler bütünü olarak görmek
istemiştik. Buna, İstanbul’un otonomisiyle başlanabilirdi. İstanbul, kendi
valisini seçmeliydi ve kentin kendine ait meclisi olmalıydı ve yasaların çok
büyük kısmını kendi çıkarabilmeli gibi şeyler düşünmekteydim. Fakat bu
devlet öylesine otoriter ki, bu mesele bugün de tartışılamaz tabi. Oysa
bunsuz bir demokrasinin olabileceğine inanmıyorum. Ama bu kentte, belediye
başkanı olarak bir Osmanlı şehzadesinin olabilmesi, tüm gözleri İstanbul’a
çevirecekti. Bu Osmanlı şehzadesi tartışmasından sonra, istifa ettiğimi
açıkladım ve grupla ilişkimi alt seviyeye indirdim.
Mevcut
iktidarın savunduğunuz değerlere yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?
Savunduğumuz hiçbir konuda ne iktidarla
ne de muhalefetle benzeşmiyoruz. Yani bunların hangisi gerçekten çevreciliği
savunuyor, hangisi vicdani reddin bir hak olduğunu düşünüyor? Bu ülkede
ciddi bir alevi kitlesi var. Onlar da yok sayılmaya devam ediliyor. En az
beş milyon ergin eşcinsel var, onları da yok sayıyorlar. Töre cinayetleri
var, basın yazıyor ama ana muhalefet partisinin bu konuda yapıcı bir öneriyi
dillendirdiğine rastlamadım. Komik bir şekilde sadece kınıyorlar. Bu
cumhuriyetin hala Osmanlı’nın çok gerisinde olduğunu düşünüyorum. Bu
cumhuriyetin anayasasıyla beraber tepeden tırnağa reforme edilmesi
gerekiyor. Ankara’nın İstanbul’a her vali gönderişini kendime yapılmış ağır
bir hakaret olarak görüyorum. İstanbul’un Ankara’nın bu yetkisini kabul
edişini anlayamıyorum. Adam eski Elazığ Valisi’ni, İstanbul’a atıyor. Elazığ
ile İstanbul arasında ne gibi bir benzerlik olabilir!
Türkiye’nin geçmişte RDYP’ye ne kadar ihtiyacı vardı, şimdi ne kadar var? Ve
iktidarda RDYP olsaydı, nasıl bir Türkiye’de yaşıyor olurduk?
RDYP, o dönem iktidarda olamazdı bugün
dahi olamaz. RDYP’yi kimsenin talep etmediğini düşünüyorum. Asıl vahim olan
da bu zaten. İktidar sözü bizim için zaten kullanılamaz. RDYP iktidarı
azaltmaya, bölüşmeye; dolayısıyla ülkede çok odaklı bir siyasal yapıyı
oluşturmaya çalışıyor olurdu. Bunu yapardık, bu olabilirdi. Mevlana’nın
Konya’daki türbesi bir müzedir. Mevleviler, o türbeye biletle girerler.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin türbesi de öyledir. Kapıdaki bir adam, bugün resmi
tatildir der. Bunlar inanılmaz şeylerdir. Devletin en acil şekilde, bu tür
yerlerden elini çekmeli ve bu yerleri sahiplerine devretmelidir. En acil
şekilde Diyanet İşleri Başkanlığı’nı lağvetmesi lazım gelir. Her inancın,
kendi fikir yapısına ve evrensel insan haklarına ters düşmeyecek şekilde
örgütlenmesine izin verilmelidir. Mevlevilerin, Bektaşilerin kendi
türbelerine biletle girdikleri bir düzenin adını ben telaffuz etmek
istiyorum.
Fırsat
bulsanız yeniden siyasete ne dersiniz?
Bana teklifler gelmiştir. Teklifin
gelmesi de gerekmiyor aslında, karar verdikten sonra tek başıma da siyasete
girebilirim tekrar. Başka bir siyasi kuruluşun teklifi de olabilir, beni
ikna edici bir tekliftir onlarla beraber olurum. Veyahut da, ülkenin böyle
bir şeye ihtiyacı var diyerek kolları sıvayabilirim. Ama ben şu anda,
yanında durabileceğim bir siyasi hareket görmüyorum.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
S.Kuzey
Yıldız,
1985
İstanbul doğumlu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Televizyon
Haberciliği ve Programcılığı Bölümü’nde eğitimine devam
ediyor. 2000 yılında birey odaklı yazılarına başladı. Üç yüzün
üzerinde deneme yazısı bulunuyor. Yazılarında bireysellikten
sıyrılıp, soyutlamaya ve topluma dayalı empatisini
geliştirmeye odaklanıyor. Kısa film yapımı, edebiyat,
roller-blade, senaryo yazımı ile ilgileniyor.
Detaylı Bilgi
|