Sayı 35|AĞUSTOS 2008    Anasayfa | Blog | Kurumsal | Forum | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

 

Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Yazar: Can Duman

Suskun ve Keskin

 

Yazar: Yasin Sarı

Sirius Burada

 

Yazar: Fehmi Özçelik  

Oyun

 

Yazar: Mehmet Yapıcı

Sen Yoktun

 

Yazar: Can Duman

Bilinmezin Sensizi

 

 

 

 

 

Haber ve Röportaj: S.Kuzey Yıldız / BGHA

Ölüdoğan Bir Demokrasi Denemesi

12 Eylül 1980 darbesiyle katledilen demokrasinin yeniden diriliş denemelerinden biriydi Radikal Demokrat Yeşil Parti. Amacı barışçıl bir toplum yaratmaktı.

Kurucusu İbrahim Eren, Avrupa’dan sıra dışı düşüncelerle gelmişti. Ümitleri vardı. Bir şeyler değişecekti. Antimilitarizm, yeşilcilik, vicdani red ama en çok da eşcinsel hareket fikri Radikaller’in sonunu getirdi. İşte İbrahim Eren’in ölüdoğan demokrasi denemesinin hikayesi…

Röportaj:


 Radikal Demokrat Yeşil Parti’yi yapısal ve ideolojik açıdan anlatır mısınız? 

80 darbesinin getirdiği özel ortamda yeşeren. Ve hiçbir zaman “yasal parti” statüsüne yükselemeyen bir hareketti. Yükselmesi de mümkün değildi. RDYP, antiotoriter karakterli bir partiydi. Bugün için bile yasallaşması zor olurdu. Merkeziyetçi bir devlet yerine çok geniş otonomilere sahip, bir çeşit eyaletler bütününü öngören bir ideolojisi vardı. Çıkış amacı, Türkiye’deki yerleşik düşünce sistemini sarsmaktı. Dolayısıyla tüm “azınlık” diye tabir edilen dinsel, cinsel, etnik toplulukların haklarını çoğunluk tahakkümüne karşı savunma gibi amaçları programına almış bir siyasi hareketti. Askeri darbeyle düzlenmiş siyasi alan, partinin kendisini göstermesine müsait bir alandı.

Dönemin koşullarına baktığımızda, böyle bir partiyi kurma düşüncesi bile büyük cesaret istiyor. Nasıl bir tecrübe oldu sizin için? 

O dönemin şartlarına baktığımız zaman birincisi, askerler darbeyi tamamlamıştı. “Demokrasi” ye geçme işini başlatmışlardı. Ama bu konuda kendilerine yardımcı olacak unsurlara karşı tedirgindiler. Milliyetçilerin, dindarların ve komünistlerin henüz içerde oldukları bir dönemdi. Yeşil hareket o güne kadar ortaya çıkmadığı için, bizim için bu kısmen kolay oldu, rejim şaşkındı. Biz o dönem, son derece sakıncalı çıkışlarda bulunduk. Örneğin; bugün vicdani red hakkından bahsediliyor. “Vicdani red” deyimini, kendi aramızda yaptığımız toplantılarda tercüme ettik. Türkçe’ye kazandırdık. Böyle bir deyim hiç düşünülmemişti. Askeri rejim, geriye küçük adalar bırakmıştı. Bu adalarda bazı şeyler tartışılabiliyordu. Örneğin, bir konferanstaydık. Konferansın yarısında, ben antimilitarist düşünceyi anlatırken, rahmetli Mustafa Kemal Ağaoğlu elimin altına bir kâğıt sıkıştırdı. Kağıtta; “İbrahim Bey, polis binayı sardı. Sen konuşmana yine de devam et. Biz, durumu basına duyuracağız.” yazıyordu. Hakikaten de, konferans bitiminde bir polis güruhunun içinden geçerek dağıldık. Basınımızdan kimse bunları yazmadı. Konferansı sadece Türkiye Gazetesi, “İbrahim Eren, bu sefer de şanlı ordumuza saldırdı.” başlığı altında duyurdu. Buna benzer yüzlerce olayla karşılaştık. Enteresan olan şeylerden biri de şudur. Avrupa Parlamentosu’ndaki Gökkuşağı grubu tarafından Brüksel’e davet edilmiştim. Milletvekilleriyle birkaç toplantıya katıldım. Garip bir şekilde, benden Türkiye Cumhuriyeti’ni ve generalleri suçlamamı beklediler. Ve birdenbire, Türkiye Devleti’ni suçlamadığım ve fantezi işkenceler anlatmadığımdan gözlerden düştüm.  

RDYP kurulmadan önce, uzun bir Avrupa geçmişiniz var. O dönemde Türkiye’deki baskın sol görüşün pek de alışık olmadığı kavramlarla döndünüz. Antimilitarizm, yeşilcilik, eşcinsel hareket gibi. Parti nasıl tepkiler aldı? 

Öncelikle Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SODEP) adı verilen, Erdal İnönü’nün başkanlık yaptığı partideydik. Erdal İnönü, bu partinin demokrasi hareketi yapacağını söylerdi hep. Demokrasi yolunda ciddi bir mücadele yapılmadığını gördük. Bunun üzerine partiden ayrıldık. Türkiye’de siyasetin dışına itilmiş ne kadar kişi, sınıf, grup, tabaka varsa bütün bunları bir arada olmaya çağırdık. En büyük zaafımız, cinsel hakları da bu işe dâhil etmemizdi. Türkiye buna alışık değildi, bunlar konuşulmazdı. Sürekli ti’ye alındık. Eşcinsellerin haklarının olması gerektiğini söylediğimiz andan itibaren, bu partinin siyasi bir hareket olamayacağı ortaya çıktı.  Basının dalga malzemesi olduk. Ve şu söylenebilir, basın Türkiye’de bazı çağdaş hakların kazanılmamasında başlıca sorumludur. Çünkü kamuoyunun, okurunun fantezisini sömürerek tiraj yapmayı ön planda tutmuştu. Bunun altını çizmek zorundayım. 

Basın, sizi “eşcinsellerin partisi” diye lanse etmişti. Halbuki bünyenizde ateistlerden vicdani retçilere kadar pek çok grup vardı. Basının size karşı duruşu hakkında ne söyleyeceksiniz? 

Basın, RDYP girişimini sabote etti ve onun yok olmasına sebep oldu. Örneğin, biz antimilitarist grubumuzla beraber Yunanistan Konsolosluğu’nun karşısında bir gösteri yaptık. Orada, üzerinde Türkçe ve Yunanca “barış” yazıları bulunan beyaz bir güvercin resmi çizildi. Yunanistan’da o sırada, Türkiye’nin Yunanistan’a saldırmayacağını söyleyerek askerlik yapmayı reddeden bir arkadaş yargılanmaktaydı. Biz, ona destek olmak istemiştik. Böyle bir olayda bile, basın bizim adımızın altına “Eşcinseller, Yunanistan Konsolosluğu önünde gösteri yaptılar” diye yazdı. O grupta o gün belki 20 kişiysek, aramızdakilerden sadece 3’ü eşcinseldi. Tüm bunlar bir kenara bırakıldı. Basın, her seferinde bunları “eşcinsellerin yaptığı gösteri” olarak gösterdi.  

Ciddi bir çıkış olarak RDYP’nin Türkiye tarihinde başka bir örneği yok sanırım. Basının taraf olmasının dışında, hangi nedenler sizi ölü doğuma götürdü? Parti, neden siyasallaşamadı? 

Basın, bizi bu şekilde kuşattı ve ateist grup bu baskı altında dağıldı. “Biz bu harekete inanıyoruz ve eşcinsel haklarını destekliyoruz, ama mahallemize dönünce bize ‘eşcinsel’ denilmesini istemiyoruz.” dediler. Parti bu şekilde kuşatılınca, yayılabilme şansını kaybetti. Durumu fark eden bazı fırsatçılar, yeşil hareketin Avrupa’da yükseldiğini de görünce; “Bir yeşiller partisi kuralım, eşcinsellerle ilgimiz olmadığını anlatalım. Türkiye’deki pastayı biz toplarız” diye düşündüler ve Yeşiller Partisi’ni kurdular. Bu arkadaşlar çok ilginçtir, toplantılarımızdan birini polise ihbar etmişlerdi; Kürtçülük propagandası yapıyoruz diye. Polis toplantımızı bastı. Sonra bu arkadaşlar HADEP gibi bir partiden aday oldular. Açıklamadığımız çok enteresan teklifler aldık ve inanın meclise girebilirdik. Bunları kullanmadık. Meclise girseydik ne yapardık bilmiyorum. Çünkü o meclisin yapısı bizimkiyle tamamen tersti. Belki Türkiye İşçi Partisi ( TİP )’nin yaptığı şeyler vardı ve milletvekilleri dayak yerdi mecliste. Benim kişisel olarak gruptan ayrılmam şöyle oldu. O dönem, mahalli seçimlerde biz, “partilerin adaylarına karşı halkın adayı” diye birisiyle çıkalım; bu öyle biri olsun ki taze kan getirsin dedik. Adaylar tespit ettik. Ben de bir Osmanlı şehzadesini –ismini vermek istemiyorum- İstanbul Belediye Başkanlığı’na aday göstermek arzusundaydım. Bunu arkadaşlarıma söylediğimde hayret verici bir tepkiyle karşılaştım. Bu teklifim, bir çeşit fırtına yarattı. Kız kardeşim başta olmak üzere, çevremce çok sert biçimde eleştirildim. Ve inanın çok kırıldım. 

Tüm mesele Osmanlı kimliği taşıması mıydı? 

Bunu ben İstanbul’un tarihsel ve kültürel rolünü düşünerek istedim. Ve bazı tabuları yıkmanın, yine bize düştüğünü söyledim arkadaşlarıma. Bunları ayrı ayrı izah etmeye çalıştım. Adamı meclise yollamıyorduk. Türkiye’de bazı şeylerin konuşulabilmesine gidecek yolda radikal yeşillere düşen bir görevin olduğunu, Asya ile Avrupa’nın birleştiği yerde bulunan bu kentin onurlandırılması gerektiğini, bu kentin soyulduğunu ve hakarete uğradığını ve bu kentin “sömürge” statüsünde olduğunu düşünüyordum. Hala aynı fikirdeyim. Bu kente elbette, Singapur gibi “bağımsız kent” statüsü önermiş değilim. Zaten RDYP’nin taslağında, biz Türkiye’yi çok geniş otonomileri olan eyaletler bütünü olarak görmek istemiştik. Buna, İstanbul’un otonomisiyle başlanabilirdi. İstanbul, kendi valisini seçmeliydi ve kentin kendine ait meclisi olmalıydı ve yasaların çok büyük kısmını kendi çıkarabilmeli gibi şeyler düşünmekteydim. Fakat bu devlet öylesine otoriter ki, bu mesele bugün de tartışılamaz tabi. Oysa bunsuz bir demokrasinin olabileceğine inanmıyorum. Ama bu kentte, belediye başkanı olarak bir Osmanlı şehzadesinin olabilmesi, tüm gözleri İstanbul’a çevirecekti. Bu Osmanlı şehzadesi tartışmasından sonra, istifa ettiğimi açıkladım ve grupla ilişkimi alt seviyeye indirdim. 

Mevcut iktidarın savunduğunuz değerlere yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? 

Savunduğumuz hiçbir konuda ne iktidarla ne de muhalefetle benzeşmiyoruz. Yani bunların hangisi gerçekten çevreciliği savunuyor, hangisi vicdani reddin bir hak olduğunu düşünüyor? Bu ülkede ciddi bir alevi kitlesi var. Onlar da yok sayılmaya devam ediliyor. En az beş milyon ergin eşcinsel var, onları da yok sayıyorlar. Töre cinayetleri var, basın yazıyor ama ana muhalefet partisinin bu konuda yapıcı bir öneriyi dillendirdiğine rastlamadım. Komik bir şekilde sadece kınıyorlar. Bu cumhuriyetin hala Osmanlı’nın çok gerisinde olduğunu düşünüyorum. Bu cumhuriyetin anayasasıyla beraber tepeden tırnağa reforme edilmesi gerekiyor. Ankara’nın İstanbul’a her vali gönderişini kendime yapılmış ağır bir hakaret olarak görüyorum. İstanbul’un Ankara’nın bu yetkisini kabul edişini anlayamıyorum. Adam eski Elazığ Valisi’ni, İstanbul’a atıyor. Elazığ ile İstanbul arasında ne gibi bir benzerlik olabilir!  

Türkiye’nin geçmişte RDYP’ye ne kadar ihtiyacı vardı, şimdi ne kadar var? Ve iktidarda RDYP olsaydı, nasıl bir Türkiye’de yaşıyor olurduk? 

RDYP, o dönem iktidarda olamazdı bugün dahi olamaz. RDYP’yi kimsenin talep etmediğini düşünüyorum. Asıl vahim olan da bu zaten. İktidar sözü bizim için zaten kullanılamaz. RDYP iktidarı azaltmaya, bölüşmeye; dolayısıyla ülkede çok odaklı bir siyasal yapıyı oluşturmaya çalışıyor olurdu. Bunu yapardık, bu olabilirdi. Mevlana’nın Konya’daki türbesi bir müzedir.  Mevleviler, o türbeye biletle girerler. Hacı Bektaş-ı Veli’nin türbesi de öyledir. Kapıdaki bir adam, bugün resmi tatildir der. Bunlar inanılmaz şeylerdir. Devletin en acil şekilde, bu tür yerlerden elini çekmeli ve bu yerleri sahiplerine devretmelidir. En acil şekilde Diyanet İşleri Başkanlığı’nı lağvetmesi lazım gelir. Her inancın, kendi fikir yapısına ve evrensel insan haklarına ters düşmeyecek şekilde örgütlenmesine izin verilmelidir. Mevlevilerin, Bektaşilerin kendi türbelerine biletle girdikleri bir düzenin adını ben telaffuz etmek istiyorum. 

Fırsat bulsanız yeniden siyasete ne dersiniz?

Bana teklifler gelmiştir. Teklifin gelmesi de gerekmiyor aslında, karar verdikten sonra tek başıma da siyasete girebilirim tekrar. Başka bir siyasi kuruluşun teklifi de olabilir, beni ikna edici bir tekliftir onlarla beraber olurum. Veyahut da, ülkenin böyle bir şeye ihtiyacı var diyerek kolları sıvayabilirim. Ama ben şu anda, yanında durabileceğim bir siyasi hareket görmüyorum.


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

S.Kuzey Yıldız, 1985 İstanbul doğumlu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Televizyon Haberciliği ve Programcılığı Bölümü’nde eğitimine devam ediyor. 2000 yılında birey odaklı yazılarına başladı. Üç yüzün üzerinde deneme yazısı bulunuyor. Yazılarında bireysellikten sıyrılıp, soyutlamaya ve topluma dayalı empatisini geliştirmeye odaklanıyor. Kısa film yapımı, edebiyat, roller-blade, senaryo yazımı ile ilgileniyor. Detaylı Bilgi


HABERLER

 

 

Mars'taki İnsan Yüzü


Hangi Partiye Oy Vereceğim?


22 Temmuz Seçim Tahminleri


Karamela Sepeti


Politika Pazarı


Ölüdoğan Bir Demokrasi Denemesi


Zamanya


Aşırı Sıcaklarda Kalp Krizi Riski


Sıcak Havalara Dikkat!


Ölümün Ardından


Ağrı Dağı Neden Bu Kadar Çekici?


Akupunkturun Bilinmeyenleri


İstiklal’in Sanat Dolu Sokakları


Dilimiz, En Büyük Zenginliğimiz!


Costa Brava


Sağlığınız Tehlikede Olabilir!


Ölümsüz Ölümler


Küresel Isınmanın Kanıtları


Yurtdışındaki Okullarda Artan Şiddet 

 

denemeler

neyseo

 

KÖŞE YAZARLARI

 

Burcu Akar

Gerçek Kimliğimiz "Tanrısallık"


Zuhal Keresteci

Geleceğime Dikilen Umutlar


Hale Karaarslan

Coşkuda olmak 


Rüya Yüksel Ersavcı 

Cehenneme Giden Yol İyilik Taşlarıyla Döşelidir


Buse Doğan

Karanfil Kokusu Kalır 


Didem Çivici

Cennetimin Kapıları


Dr. Levent Atlaş

Yıldızlar Yalnız Gezer


Volkan Burnaz

Just Help Me Save Padmé’s Life


Didem Çivici

Let it Be 


Didem Çivici

Ruhun Yolculuğu-2

 

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  18 Agustos 2008 TSİ 01:00