Sayı 36|EYLÜL 2008    Anasayfa | Blog | Kurumsal | Forum | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Sonbahar

Yazar: Yasin Sarı


Zamanla Dans

Yazar: Fehmi Özçelik


Ahh Sevgili Aşkın Çok Güzel

Yazar: Hale Karaarslan

 

 

 

 

 

Yazanlar: Prof.Dr. Necmettin Çepel ve Celal Ergün

Bilimsel Makale: Küresel Isınma

Küresel Isınmanın Kanıtları

Küresel ısınma olayı, genellikle fosil yakıt kullanımından meydana gelen yoğun karbondioksit emisyonu (salınımı) ile özdeşleşmiş bulunmaktadır.

Resim 1.  Kuzey Kutbu yakınlarındaki Blomstrandbreen Buzulu’nun 1918 ve 2002 yılındaki durumları (Foto: Reuters). 

Bu nedenle, böyle bir olayın varlığını kabul etme ve zararlarının önlenmesi, fosil yakıt kullanımının kısıtlanması anlamına gelecektir. Bu ise, özellikle sanayileşmiş ülkeler ekonomisi için çok yönlü olumsuz sonuçlar doğuracağından, bu ülkeler uzun süre küresel ısınma olayını inkâr etmişlerdir. Daha sonraları, bilim insanlarının ortaya koydukları kanıtlarla, böyle bir ısınma sürecinin başladığını kabul etmişler ancak, nedeninin fosil yakıt olmadığına ait çeşitli savlar ortaya atmışlardır. Bu ekolojik afetin önüne geçmek için uğraş veren bilim insanları, söz konusu bu savların doğru olmadığını somut örneklerle kanıtlamaya çalışmışlardır. Bunların başlıcaları aşağıda verilmiştir.

Son yüzyılın en sıcak yazları son 10 – 15 yıl içinde yaşanmıştır. Örneğin 1990’lı yılların dört yılı içinde ölçülen sıcaklıklar (1991, 1994, 1995 ve 1998) meteoroloji ölçmelerinin yapıldığı 1860 – 1996 yılları arasında ölçülen sıcaklıkların en yüksek değerlerine sahiptir. 1998 yılında, son 1400 yılın en sıcak yılı yaşanmıştır (Kadıoğlu 2004). Son 15 – 20 yılda ölçülen küresel sıcaklıkların ortalaması ise, çeşitli özel yöntemlerle belirlenen son 600 yılın en yüksek sıcaklık ortalaması olarak hesaplanmıştır.

Küresel ısınmanın çok önemli başka bir kanıtı da kutuplarda ve yüksek dağlarda (Alpler, Himalayalar gibi) buzulların erimeye başlamış olmasıdır.


Şekil 1. Atmosferdeki karbondioksit artışına koşut olarak hava sıcaklığının 1860 yılından beri artışı (Mitscherlich 1995, Şekil 2 ile karşılaştırınız). 


Resim 2. Alp Dağları’nda buzulların erimesi sonucunda açığa çıkan ve kayakçılar tarafından 1991 yılında bulunarak buz odasında korumaya alınan Buzadam Ötzi (Cumhuriyet Gazetesi Bilim ve Teknik Eki; 13.12.2003)

           


Resim 3. Güney kutbuna yakın Patagonya’da karasal buzulların 1928 – 2004 yıllarındaki durumlarının karşılaştırılması, buzulların hızla eridiğini ve dolayısıyla hava sıcaklığının arttığını göstermektedir.

Bu resim (Resim 3), yazarın 1957 yılı ilkbaharında İsviçre’nin yukarı Engadin bölgesine yaptığı inceleme gezisinde ilk olarak gördüğü karasal buzulu (Morteratsch Buzulu) anımsatmaktadır. Buzulların geriye çekilmesini inceleyen araştırıcılar tarafından verilen bilgilerin bir belgesi olarak yazar tarafından bu buzulun fotoğrafı çekilmişti (Resim 4). Ne yazıktır ki yaklaşık 50 yıl sonra, bu karasal buzulların bugünkü durumunu gösteren bir resim elimizde bulunmamaktadır. Ancak resim 2 ve 3 bu hususta bir tahmin yürütebilmemize yardımcı belgeler olarak kabul edilebilir.

Resim 4. İsviçre Alpleri, Ober - Engadin bölgesinde Morteratsch buzulları (Foto: Çepel, 1957).

 

 

Amerikan Kar ve Buz Verileri Merkezi (NSIDC) ölçümlerine göre, küresel ısınma ile ilgili şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır (Hürriyet Gazetesi, Dış Haberler Servisi, 20.03.2002):

Antartika’da son 50 yıl içinde hava sıcaklığı 2,5˚C artmış ve 7 dev buzul kitlesinin alanı, 1974 yılından bu yana 13500 kilometrekare daralmıştır.

Yaklaşık 12 bin yıllık olduğu tahmin edilen 3250 kilometrekarelik, 200 metre derinliğinde, 750 milyon ton ağırlığında buz kütlesi ana parçadan ayrılmış ve binlerce aysberge bölünmüştür.

Larsen-B buzulu, son 5 yılda 5700 kilometrekarelik bölümünü kaybetmiştir. 

İzlanda Üniversitesi profesörlerinden Helgi Björnson, yaptığı araştırmalara dayanarak, İzlanda’nın % 8’ini kaplayan ve kutuplar dışındaki en büyük buzul olan Vatna dev buzulunun, 1930 yılından bu yana en yüksek erime hızına eriştiğini ve küresel ısınmanın böyle devam etmesi halinde, bu dev buzulun 100 yıl sonra yok olacağını ve bütün İzlanda’nın sular altında kalacağını, Ocak 2002 yılında bildirmiştir.

Güney Kutbu’ndaki Thwaites büyük buzulundan 3400 kilometre karelik (Mayorka Adası kadar) buz kütlesi kopmuştur (22.03.2002). Bu haber “Güney Kutbu eriyor” başlığını taşıyordu (Cumhuriyet Gazetesi 22.03.2002).

Küresel ısınmanın ekolojik Sonuçları

Küresel ısınma ve buna bağlı olarak meydana gelen iklim değişimi sürecinin yaratacağı veya yaratmış olduğu ekonomik, ekolojik ve sosyolojik sonuçlar, dünyanın her yerinde henüz tam anlamıyla yaşanmamıştır. O nedenle, bu sürecin potansiyel tehlikeleri tam anlamıyla kavranılamamıştır. Ancak, bilim insanları yapmış oldukları araştırmalarda, insanların bu tehlikelerle er geç karşılaşacağını ve bunların yaratacağı sonuçların neler olabileceğini bilimsel verilere dayanarak açıklamaktadırlar. Bunlara ait bazı somut örnekler aşağıda verilmiştir:

a. Sıcaklıklar artınca, büyük su yüzeylerinden (deniz, göl, baraj, akarsu vb) buharlaşma artacak, toprak kuruyacaktır. Bunun sonucunda bölgesel olarak iklim değişecek, tarımsal ürünler ve ormanlar zarar görecektir. Şöyle ki;

Büyük su yüzeylerine yakın yerlerde hava nemi ve buna bağlı olarak yağışlar artacak, sel afetleri meydana gelecektir.

Karasal kısımlarda ise toprak suyunu kaybederek kuraklaşacak, tarımsal ürün verimi azalacak, ormanların alanı daralacak, hidrolojik enerji üretimi düşecektir.

b. Buzullar eriyecek, bunun sonucunda göller, denizler ve akarsularda su düzeyi yükselecek, kıyı bölgeleri sular altında kalacaktır, sel afetleri yaşanacak ve toplumsal göçler başlayacaktır. Bunun somut örnekleri son yıllarda İngiltere, Almanya ve İtalya’da görülmüştür. Bu ülkelerde meydana gelen sel afetleri son 50 yılın en büyük sel afetleri olup İngiltere’de 1 milyar, İtalya’da (2000 Ekim ayında) 1,5 milyar Euro tutarında zarar meydana gelmiştir. Ayrıca 1994 Kasım ayında İtalya’da meydana gelen sel afeti 64 can; 1991 yılında Çin’de meydana gelen sel afeti 3074 can, ayni ülkede 1994 baharında meydana gelen sel afetleri 1846 can almıştır. Bunun yanında milyarlarla ifade edilen maddi zararlar meydana gelmiştir.

2002 Ağustosunda Almanya’da yaşanan sel afetinin bilançosu da tüyler ürpertici idi (Schayan und Stumpt 2002): 21 kişi sellere kapılarak öldü; on binlercesinin mekânları boşaltıldı; binlercesi evsiz kaldı. 800 km uzunlukta nehir kıyısı boyunca dehşet yaşandı (Resim 5). En azından 25 milyar Euro tutarında maddi zarar meydana geldi. 740 km devlet yolu ve 180 köprü şiddetli zarar gördü. Bazı kentler harabeye döndü. 50 000 asker ve gönüllü, kurtarma ve selleri önlemede çalıştı. Bu sel afetini meydana getiren ve 1 hafta süren yağışı bilim insanları şöyle değerlendirmişti: “Bu yaşananlar dünyadaki iklim değişiminin bize kadar gelen çok az bir işaretidir. Bu olayın nedeni dünya çapındaki (küresel) ısınmadır.”

Ülkemizde de son yıllarda meydana gelen sel afetlerinin nedeni, hiç kuşkusuz aynı nedenlerden kaynaklanmaktadır (Resim 6).

Resim 5. Almanya’da Elbe Nehri 2002 Ağustos ayında tarihinin en yüksek düzeyine ulaşarak taşkınlara neden olmuştu. Şekilde gönüllüler ve askerler kum torbalarını kıyıya yığarken görülmektedir.

           


Resim 6. Ülkemizde de son yıllarda sel afetleri hem sayı hem de şiddet bakımından artmıştır. Resimde 2004 yılında İstanbul-Alibeyköy’de meydana gelen sel afeti görülmektedir. 

 

 

 

 

c. Dengesiz küresel ısınmalar hem sayı hem de şiddet bakımından son derece zararlı kasırgalar yaratacaktır. Bunlara ait birkaç somut örnek aşağıda verilmiştir (Berz 1995).

1991 Mayıs ayında Bangladeş’te meydana gelen “Adsız Siklon” 140 000 kişinin ölümüne neden olmuştur.

1993 Mart ayında Kuzey Amerika’da meydana gelen “Kış Fırtınası” 246 kişinin ölümüne neden olmuştur

2004 yılı boyunca ABD’de 1727 kasırga olayı yaşanmıştır. Tarihinin en sık kasırgasını yaşayan ABD, bu kasırgalardan milyarlarca dolar zarar görmüştür.

Küresel iklim değişimi, karalara ve sulara ait tüm ekosistemlerde şimdiden tahmin edilmesi çok güç olan dengesizlikler meydana getirecektir. Canlı ve cansız çevrenin doğal dengesi bozulacak, bu da canlıların temel yaşam süreçlerinden olan ekolojik çevrimleri etkileyecektir. Tüm canlılar için temel ekolojik yaşam koşulları ortadan kalkacaktır. Örneğin bitkisel planktonların zarar görmesiyle, dünya oksijen üretiminin % 50 – 60’ını sağlayan bu kaynağın verimi ve üretim gücü ciddi anlamda düşecektir (Flavin 1996).

d. Küresel ısınma ile Sibirya ve Kanada’daki buzlu tundra toprakları çözünecek ve bataklık haline gelecektir. Buralarda bol miktarda bataklık gazı (metan) oluşarak atmosfere karışacak, artan sera gazları nedeniyle küresel ısınma daha da artacak ve böylece kısır döngüye girilmiş olunacaktır (Mitscherlich 1995).

Örnekler daha da arttırılabilir. Ancak bu sınırlı sayıdaki örnekler bile, insanlığın karşı karşıya bulunduğu ekolojik tehlike potansiyelinin ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.

Küresel Isınma ve Küresel İklim Değişimine Karşı alınabilecek önlemler

Küresel ısınma nedeninin, tüm ülkeler tarafından atmosfere salınan sera gazlarından kaynaklandığı hususunda bilim insanları ve ilgili uzmanlar fikir birliğine varmışlardır. Bu nedenle, küresel ısınmaya karşı alınabilecek önlemler, sera gazları salınımının tüm ülkeler tarafından azaltılmasıyla özdeşleşmiştir.

Ancak, sera gazları salınımına kısıtlama getiren fosil yakıtların kullanılmasının azaltılması çok yönlü ekonomik sorunlar yaratmaktadır. İşsizlik, büyüme hızının azalması, ticaret gelirlerinin düşmesi, alternatif enerjiler için yeni masrafların yapılması zorunluluğu, vb. bu sorunlardan sadece birkaçıdır.

O nedenle fosil yakıt kullanımını azaltarak, küresel ısınma hızının düşürülmesi önlemlerinin uygulamaya geçirilebilmesi bir dizi çalışma ve uğraşılar sonucu gerçekleşebilmiştir. Bu sürecin 1988–2005 yılları arasındaki aşamaları aşağıda açıklanmıştır (Çevre Bakanlığı 1993, Dunn and Flavin 2002, Schayan und Stumpf 2002):

Birleşmiş milletler Genel Kurulu 1988 yılında, “İklim değişikliği, insanlığın ortak kaygısıdır.” şeklinde bir karar almıştır (Karar no. 43/53). Aynı yıl BM Çevre Programı ve Dünya Meteoroloji Örgütünün ortaklaşa düzenlediği, “Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli IPCC” yapılmıştır. Bu panelin değerlendirilmesi 1990 yılının Ağustos ayında bir rapor halinde kamuoyuna açıklanmıştı.

Aynı yıl (1990) İkinci İklim Değişikliği Paneli düzenlenmiş, söz konusu rapor tartışılmış ve rapora son şekli verilmiştir.

Bu rapora dayanarak BM Genel Kurulu “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesini” (UNFCC) hazırlamış ve bu BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 1992 yılı Rio Kalkınma Konferansı’nda imzaya açılmıştır. Bu çerçeve sözleşmesi 1993 yılına kadar çok sayıda ülke tarafından imzalanmıştır. Söz konusu çerçeve sözleşmesi bir yandan, sera gazlarının atmosferdeki yoğunluklarını, “dünya iklimine insan eliyle tehlikeli etkilerde bulunulmasına” engel olacak düzeylerde sabitlerken, öte yandan da ekonomik kalkınmanın devam etmesini sağlama amacı taşıyordu. Sözleşme, birkaç temel ilkeyi esas almıştı (Dunn and Flavin 2002):

Yeterince bilimsel kanıt olmaması, bu alanda önlem alınmasına engel olmakta kullanılmamalıdır.

Ulusların, “Ortak, ancak farklı sorumlulukları” vardır.

Geçmişte, iklim değişimine en çok katkıda bulunmuş olan sanayileşmiş ülkeler, bu sorunun çözümünde başı çekmelidir.

Taraf devletlerin hepsi, sözleşmeyi uygulamak için yaptıkları faaliyetleri bildirme konusunda taahhüde girerler.

Anlaşmaya taraftar devletler gönüllü olarak 2000 yılında sera gazı salınımlarını 1990 yılı düzeyine çekmeyi hedefleyecekler ve diğer ülkelere teknik ve mali destek vereceklerdir.  

Bu Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve sözleşmesine 188 ülke taraftar olmuş ve bu sözleşme 1994 Mart ayında yürürlüğe girmiştir. Ancak, Türkiye bu 188 ülke içinde yoktur. Çünkü Hükümetler Arası Görüşme Komitesi Mayıs 1992 New York toplantısında Türkiye’yi yanlışlıkla hem EK-I listesine (ekonomisi geçiş sürecinde olan ülkeler), hem de EK-II listesine  (OECD ülkeleri) koymuştur. Türk hükümeti buna itiraz etmiş ve bu itirazı ancak 2001 yılının 29 Ekim – 6 Kasım tarihinde yapılan Fas’ın Marekeş Kentindeki 7. Taraflar Toplantısında görüşülerek bu hata giderilmiş ve ülkemiz bu durumu BM’nin ilgili komisyonuna bildirmiş ve bütün formaliteler tamamlandıktan sonra Türkiye 24 Mayıs 2004 tarihinde “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi”ne 189. ülke olarak katılmıştır.

1995 Mart ayında 120’yi aşkın çevre kuruluşu temsilcileri bir araya gelerek, yeniden bir iklim değişikliği paneli düzenlemişlerdir. Bu panelde, Rio  Zirvesi’nde benimsenen hedeflerin ne dereceye kadar gerçekleştiği tartışılmıştır. Yapılan tartışmalar sonucunda, 1994 yılında Birleşmiş Milletler İklim Değişimi Çerçeve Sözleşmesine taraf olan ülkelerin taahhütlerini, yeteri kadar yerine getirmediklerine karar verilmiştir. Bu nedenle, çerçeve sözleşmesine yasal olarak bağlayıcı bir protokol eklenmesinin zorunlu  olduğu kanaatine varılarak bir protokolün düzenlenmesi çalışmalarına başlanmıştır. Bu çalışmalar sonunda 1997 Kyoto protokolü ortaya çıkmıştır.

1997 yılında 160’dan çok ülke temsilciliklerinden oluşan bilim adamları, Japonya’nın Kyoto kentinde bir araya gelerek, küresel ısınma ve küresel iklim değişimi olayının önlenmesinde, hiç değilse hızının kesilmesinde dünya ülkelerine yasal sorumluluk yükleyen oldukça ayrıntılı bir rapor düzenlediler. Bunun adına, “Kyoto Protokolü” denmektedir. Bu protokol yürürlüğe girdiğinde, protokolü imzalayan ülkeler şu yaptırım ve koşulları kabul etmiş sayılacaklar, derhal uygulamaya geçeceklerdir:

1. Gelişmiş ülkelerin her biri, kendileri için belirlenmiş sera gazı salınımlarının sınırları üstüne çıkmayacaklar,

2. İklim değişimini önlemeye dönük politikalar geliştirilerek, bunları uygulamaya koyacaklar.

3. Enerji verimi ve tasarrufunu arttırıcı önlemler alınacaktır.

4. Çöp ve motorlu araçlardan kaynaklanan sera gazı salınımlarını sınırlandıracaklar veya azaltacaklar.

5. Sera gazlarının atmosfere karışmasını önleyecek teknik tesisleri ve ormanları koruyacaklar.

6. Protokol hükümlerinin amacına ulaşmasını engelleyecek her türlü aktiviteleri ortadan kaldıracaklar.

7. Sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkelere farklı sorumluluklar yükleyen bu protokole göre, zararlı sera gazları salınımının 2012 yılında % 5,2 oranında azaltılmasıyla, 1990 yılındaki sera gazları salınım düzeyine indirilmesi sağlanacaktır.

8. Gelişmekte olan ülkeler ise, sera gazı salınımlarını izleme ve bunları azaltma için gerekli ön hazırlıkları tamamlayacaklar ve bu husustaki faaliyetlerini BM ilgili kuruluşlarına raporla bildireceklerdir.  

1998 yılında hükümetler, protokol hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili kuralların hazırlanmasına ilişkin bir takvim ve eylem planı üzerinde anlaşmaya vardılar.

2000 yılının 13-15 Kasımı’nda Hollanda’nın Lahey kentinde yapılan Altıncı Dünya İklim Konferansı’nda hedeflere nasıl ulaşılacağı tartışıldı. Ancak, bazı önemli hükümler üzerinde ABD ile AB ülkeleri anlaşamadı ve toplantı kesintiye uğradı. ABD müzakerelerden çekildi.

2001 yılının haziran ayında ABD dışında 178 devlet temsilcisi Bonn’da toplanarak protokolün kurallarıyla ilgili temel konular üzerinde anlaşmaya vardı. 1988 yılından bu yana dünyada yürütülen en yaygın araştırmayı yapan ve iki binden fazla bilim insanı ve teknik uzmanların katılımı ile gerçekleşen “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Paneli”nin söz konusu bu 2001 yılı toplantısına ait raporda, insanlığın neden olduğu küresel ısınmanın zaten başlamış bulunduğu ve sürecin hızla geliştiği vurgulandı.

2001 yılının 29 Ekim – 6 Kasım tarihinde Fas’ın Marekeş kentinde yeniden toplanıldı. Bu toplantının amacı bundan önce üzerinde anlaşmaya varılan konuları görüşmekti. Ancak, bu toplantıda da tam anlaşma sağlanamadı.

2002 yılının 2 – 4 Eylül’ünde Afrika’nın Johannesburg kentinde “Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi” yapıldı. Bu toplantı, yalnız küresel ısınma ve küresel iklim değişiminin önlenmesi konuları için değil, çevre tahribinin önüne geçilmesi, yoksullar ile varsıllar arasındaki uçurumun ortadan kaldırılması gibi konular da tartışarak, uygulama için bir eylem planı hazırlanması amacıyla düzenlenmişti. Bu toplantıya ilişkin şu bilgiler verilmekte ve değerlendirmeler yapılmaktadır (Wille 2002).

Nelson Mandella, Johannesburg’a ayak basar basmaz: “Küresel ayrıcalıklar sona erdirilmelidir. Dünyadaki varsıllar ve yoksullar arasındaki uçurumun gittikçe artması, dünya çapında bir skandaldır.”  Şeklindeki beyanatı ile toplantının bu konuya da eğilmesi için bir mesaj veriyordu. Buna ek olarak yaptığı “Bundan on yıl önce Rio De Janeiro Dünya Zirvesi’nde ortaya konan korkutucu bilançoda belirtilen ne iklim değişimi, ne de biyolojik çeşitliliğin azalması durmadı; devam ediyor.” Şeklindeki beyanatı ile de, zirvede konuşulup tartışılması gerekli olan diğer konulara dikkat çekiyordu.

Gerçekten Rio Zirvesi’nden sonra geçen on yıl içinde olumsuz gelişmeler sürüp gitmiştir. Örneğin çevre sorunları gittikçe artmış, küresel çapta ekonomik kalkınma için hemen hemen hiç bir şey yapılmamış, yoksullar ile varsıllar arasındaki fark gittikçe büyümüştür. İşin en üzücü yanı, bu sorunların çözümü için gösterilen çabaların gittikçe yavaşlayıp azalmasıydı. Bu hususta şu tipik örnekler verilmektedir:

1. Rio Zirvesi’nde azaltılması kararlaştırılan sera gazları, tam aksine on yıl içinde % 10 oranında artmıştı. Ülkemizde de 1998- 2002 yılları arasında toplam fosil yakıt tüketiminde % 10,7 oranında bir artış meydana gelmiştir (Şekil 2). Buna koşut olarak da CO2 emisyonu 1997–2001 yılları arasında yaklaşık % 5,2 oranında artmıştır (DİE, 2003). Bunda, özellikle linyit kullanan termik santrallerin payı büyüktür (Resim 7).

2. Doğal kaynakların taşıma kapasitesi aşılmıştı.

3. Biyolojik çeşitlilik ve ormanların korunmasından söz edilmez olmuştu.

4. ABD küresel ısınmanın önlenmesi anlaşmasını imzalamayacağını açıklıyordu. 

Şekil 2. Türkiye’de fosil yakıt tüketiminin beş yıllık gelişimi. Miktarlar tüm fosil yakıt (taşkömürü, linyit, petrol ve doğalgaz) toplamıdır (DİE yıllığı 2003).  

 

 

 

 

 


Resim 7. Ülkemizde fosil yakıt kullanan termik santraller, atmosfere bol miktarda sera gazı yaymaktadır. Şekilde Afşin-Elbistan Termik Santrali görülmektedir (TEMA arşivi). 

 

 

Yukarıda sayılan sorunların çözülmesi ve aksaklıkların düzeltilmesi için Johannerburg Toplantısı’nda kararlar alınmasına, eylem plânları yapılmasına karşın, bu toplantı da hayal kırıklığı ile sona ermiştir. Gerçekten, 190 ülkeden katılan binlerce delege, uzman ve hükümet temsilcileri bu zirvenin de başarısızlıkla sonuçlandığını ifade ediyorlardı. Bu toplantıya gözlemci olarak katılanlar ve medya temsilcileri, bu başarısızlığın nedenlerini aşağıdaki gibi açıklıyorlardı:

Zirveyi politikacılar ve yöneticiler ele geçirdi ve kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiler. Bunun sonucunda da hazırlanan eylem plânı, çok uluslu şirketler ve bazı hükümetlerin maddi çıkarlarına uygun biçimde değiştirildi.

Zirveye 189 ülkeden katılan 100 hükümet ve devlet başkanı ile birçok kuruluşun çoğunun liderleri şirket yöneticileri gibi davrandılar, böylece insanlığa ihanet ettiler.

Bu zirvede insan hakları yerine şirket hakları tartışıldı.

Yenilenebilir enerji ve uluslar arası çevre sorunlarının çözümü çalışmalarında da zirveden olumlu bir sonuç alınamamıştır. Yaklaşık 100 ülke temsilcilerinin yenilenebilir enerji kullanımının arttırılması için gösterdiği çabalar; ABD, Avustralya ve Kanada ile Arap ülkelerinin oluşturduğu yadırganacak bir birlik (pakt) tarafından sabote edilerek, tüm çabaların boşa gitmesi sağlanmıştır.

Sonuç olarak, bu dünya zirvesi ticaret firmalarının zaferiyle sonuçlanmıştır. Yol ayrımı ve farklı toplumlar için bir başlangıç oluşturarak, hayal kırıklığı yaratmıştır. Ancak bu zirvenin önemli bir yararı da olmuştur. Eğer bu dünya zirvesinde konular enine boyuna tartışılmamış olsaydı, küresel ısınma ve küresel iklim değişimine ilişkin alınabilecek önlemlere ait gerçekler ve ive diklerin önemini kavrama uzun yıllar ötesine atılıp ertelenebilir ve böylece gelecek 50 yılda karşılaşılacak ekolojik afetlerin acı sonuçları çok daha büyük olurdu.

Buraya kadar yapılan açıklamalarla, insanlığın ekolojik sorunlarına ve özellikle küresel ısınma ve küresel iklim değişimine ilişkin, 10 yıllık yapıcı ve yıkıcı davranış ve tutumlar otaya konmaya çalışıldı. İnsanların yaşanabilir bir dünya için bu derece karşıt tutum ve davranışlarını anlamak gerçekten güçtür. Birçok hükümetler, ekolojik afetlere ait potansiyel tehlikeleri bir türlü görememekte veya görmek istememektedirler. Onun içinde “ekonomik kâr ve yararları”, “ekolojik yaptırımlara” yeğlemektedirler. Kanaatimize göre, sadece kendi toplumlarının yararını göz önünde tutan bu ülkeler şu şekilde bir düşünce içerisindedirler:

Eğer sera gazlarının salınımını azaltmak için fosil yakıtların kullanımına (özellikle petrol) sınırlama getirilirse bu sanayi ile ilgili tüm sektörlerde bazı değişimler zorunlu hale gelecektir. Bu da bazı harcamaların yayılmasını, dolayısıyla kârların düşmesi sonucunu doğuracaktır. Ayrıca bu sanayi ülkelerinin dünya pazarlarındaki yerleri sarsılacaktır. Buna ek olarak ekonomik büyüme hızı da düşecektir. İşsizlik de artabilecektir. ABD, Japonya, Kanada, Avustralya ve Rusya gibi ülkeler genellikle bu tür düşünceler içinde olduklarından, uzun yıllar Kyoto Protokolünü imzalamamışlardır. Bu da protokolün yürürlüğe girmesini önlemiştir. Çünkü protokolde şöyle bir madde bulunmaktadır. “Kyoto Protokolü’nün bütün dünyada yürürlüğe girebilmesi ve gerekli yükümlülüklerin yerine getirilmesine başlanabilmesi için bu protokolün, 1990 yılı zararlı sera gazı salınımlarının % 55’inden sorumlu olan en az 55 hükümet tarafından imzalanması gerekmektedir.”ABD, dünyada üretilen zararlı sera gazlarının % 36’sını (bazı kaynaklara göre %24’ünü) üretmektedir. Rusya için bu oran %18  dir. İşte bu iki ülke 2004 yılına kadar bu protokolü imzalamadığı için, yukarıda açıklanan yürürlük maddesi gereğince, Kyoto Protokolü yürürlüğe giremedi. Ancak, Rusya 2004 yılı Kasım ayında bu protokolü onaylayarak, protokolün yürürlüğe girmesinin önündeki engelleri kaldırmış oldu. Gerekli işlemlerin tamamlanmasından sonra bu protokolün 2005 yılının 18 Şubat’ında yürürlüğe girmiş olduğunu iç ve dış basından öğrenmiş bulunuyoruz. Böylece, bu konuda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere farklı sorumluluklar yükleyen bu protokole göre, zararlı sera gazları salınımının 2012 yılında %5,2 oranında azaltılmasıyla, 1990 yılındaki sera gazları salınım düzeyine indirilmesini öngören anlaşma yürürlüğe girmiş oldu. Ancak, bugün gelinen noktada artık, sera gazları salınımlarını engellemenin yeterli olmadığı ve belli ölçüde küresel ısınmanın kaçınılmaz hale geldiği belirtilmektedir. Bu gerçeği, BM İklim Değişikliği Hükümetlerarası Panel Başkanı Rajendra Pachanri Ocak 2005’te şu şekilde dile getiriyordu. “İnsan ırkının yaşamını sürdürme kapasitesini riske atıyoruz.” Bu karamsarlığın nedeni olarak, dünyanın baş kirleticisi ABD’nin Kyoto Protokolü’nü imzalamaması gösteriliyordu. Bu nedenle de Kyoto Protokolü’nün etkili olmasının beklenemeyeceği kanaati belirtiliyordu.    

4. Küresel Isınma ve Küresel İklim Değişimi sürecinin ekolojik değerlendirmesi

Küresel ısınma ve küresel iklim değişimi süreci, şimdiye kadar gerçekleşmiş ve gerçekleşmekte olan ekolojik afetlerin en tehlikelisi olarak kabul edilmektedir. Bu olayın önüne geçmek için gereken önlemlerin bugün alınması halinde bile, doğacak zararların önüne geçilemeyeceği hususunda bilim insanlarının fikir birliğine varmış olmaları, bu olaya ait potansiyel tehlikelerin ne kadar büyük olduğunu ortaya koymaktadır. Bu konuda yıllarca çalışmış bilim insanları ve uzmanların kanaat ve düşünceleri şöyle ifade edilmektedir: Küresel ısınmaya neden olan sera gazları salınımı hemen durdurulsa bile gezegenimiz on yıllarca ısınmaya devam edecek ve bu ısınmanın etkileri 50 – 100 yıl boyunca sürecektir. İngiltere’deki Uluslar Arası İklim Konferansına sunulan raporda, geri dönülmez noktaya yaklaşan küresel ısınmada meydana gelecek 1 – 3˚C’lik sıcaklık artışlarının gelecek 100 yıl içinde yapacağı etkiler şöyle sıralanmaktadır (2005 Şubat – Dış Basın):

2025 yılına kadar Avustralya ve Güney Afrika Tropikal Ormanları yok olacak; Akdeniz bölgesinde orman yangınları artacak, besin üretimi ve su kaynakları azalacaktır.

2050’de Avustralya’daki mercan resifleri yok olacak. Alpler’deki bitki ve hayvan türleri azalacak, Çin’in büyük ormanları hızla ölecek, suların yükselmesiyle verimsiz ve kurak hale gelen topraklardan göç edecek insan sayısı 150 milyona ulaşacak.

2070’te Kuzey Buz Denizi tüm canlıları ile yok olacak, Amazon Ormanları’nda zarar geri dönülemez noktaya ulaşacak, 5.5 milyar insan gıda sıkıntısı çekecek.

Bu afetler dizisi, aşağıda belirtilen gerçeklere dayalıdır (Flavin and Dunn 1998).

1. İnsan aktivitesinden kaynaklanan ve atmosferde biriken en önemli sera gazlarından karbondioksit, fosil yakıt kullanımı ile artmış ve gittikçe artmaya devam etmektedir.

2. Bir karbondioksit molekülünün atmosferdeki ömrü 50 – 100 yıl olarak tahmin edilmektedir.

3. Küresel Karbon yayılımı 1996 yılında 6,2 milyar ton ile rekor düzeye çıkmıştı. Bu miktar 1950 yılına ait CO2 yayılımının yaklaşık 4 katıdır.

4.Sanayileşmiş ülkeler, 1950 yılından bu yana atmosferde biriken karbon salınımının % 76’sından sorumludur. Ulaşım sektörünün hızlı gelişim göstermesi, bu konuda büyük bir paya sahiptir. Çünkü 1950 yılında 50 milyon olan motorlu araç sayısı, günümüzde 500 milyonun üzerine çıkmıştır. Aynı gelişim ülkemiz içinde geçerlidir. (Şekil 3 ve Resim 8).

Şekil 3. Türkiye’de yolcu taşıtları (otomobil, minibüs, otobüs), yük taşıtları (kamyon ve kamyonet) ve motosiklet dahil diğer motorlu araç sayılarının 5 yıl içindeki artışı (DİE yıllığı 2003).


Resim 8. İstanbul’da yolcu taşıtlarının yoğunluğu (TEMA Arşivi).

5. Gelişmekte olan ülkelerde de elektrikli ev aletleri kullanımı artmış, motorlu ve diğer teknik araç sayısı gittikçe çoğalmış ve bu yolla da karbon yayılımı katlanarak büyümüştür.

6. Kyoto protokolünü hazırlayan bilim insanları, şimdiye kadar yapmış oldukları araştırmalara dayanarak üç temel ilke üzerinde durmuşlar ve bu ilkelerin benimsenerek uygulamaya konması için büyük çaba harcamışlardır.

Küresel ısınmayı ve buna bağlı olarak küresel iklim değişimini bir dereceye kadar engelleyebilecek strateji olarak kabul ettikleri bu üç temel ilkeyi şu şekilde belirlemişlerdir:

Bütün dünya için yaklaşık 200 milyar dolar tutarındaki geleneksel enerji üretim kaynaklarını destekleme fonu azaltılmalı, karbon vergisi fonları, temiz enerji üretimi için harcanmalıdır.

Enerji kullanımında verimlilik ve tasarruf önlemleri alınmalı ve yaygınlaştırılmalı.

Temiz enerji kaynakları bulunması ve kullanılmasını destekleyecek önlemler alınmalıdır. Örneğin güneş, rüzgar, hatta deniz dalgaları enerjisinden yararlanılmalıdır. Bu hususta Japonya’nın “Güneş Enerjisi Damlar Projesi” örnek olarak verilebilir.

Kyoto protokolünün uygulanması ile bu üç temel ilkeye dayanan sera gazları salınımı önemli ölçüde azalacaktır. Onun için bu protokol tüm insanlığın umut kaynağı olmuştur. Rusya’nın bu protokole 2004 yılında taraf olmasıyla, küresel ısınmaya karşı alınabilecek önlemlerin önündeki engellerin kalkması nedeniyle, 2004 yılına bu potansiyel tehlike için dönüm noktası olarak bakılmaktadır.

Kyoto protokolünün yürürlüğe girmesiyle insanlık küresel ısınma sonucunda meydana gelebilecek ekolojik afetlerin bir dereceye kadar azaltılabileceğini ümit etmektedir. Ancak alınan önlemlerin olumlu etkisi çok uzun yıllar sonra ortaya çıkabilecektir. Ayrıca dünya üzerindeki bütün ülkelerin kendine düşen sorumluluk ve yaptırımları ne dereceye kadar yerine getireceğini de zaman gösterecektir. Çünkü hükümetler, Kyoto Protokolünde taahhüt ettikleri yükümlülükleri yerine getirmekte, bazı sosyal engeller (çarpık kentleşme, toplumun yaşam düzeyini sürekli olarak yükseltme eğilimi, çevre tahribinin bir türlü önlenememesi, ekonomik kâr ve yarar hırsının ağır basması vb.) nedeniyle zorlanmaktadır. Bazı bilim insanları buna ek olarak, ABD’nin bu protokolü imzalamamasının, başarı umutlarını azalttığını ifade etmektedirler. Bu umutsuzluklarını “Küresel ısınma sorununun çözümü için birçok jenerasyonların çalışması gerekecektir.” şeklinde dile getirmektedirler. Çözüm içinde şu anahtar bilgileri vermektedirler: “Sorunun çözümü için sadece bir tane sihirli değnek yoktur. Çok yönlü politik önlem ve yaklaşımlar bu sorunun çözümü için uygulanacak en doğru yoldur.” Bu yolda başarılı olabilmek için aşağıda açıklanan gerçeklerin hiçbir zaman gözden uzak tutulmaması gerektiğini vurgulamaktadırlar.

Küresel ısınma ve iklim değişikliği olayını artık geri çevirme olanağı yoktur. Yapılabilecek tek şey, değişim hızını kesip ekstrem derecede zararlı etkilerden kurtulmak olacaktır.

Küresel ısınma olayının en tehlikeli yanı, bunun hızlı ilerleyen bir trene benzemesidir. Frene ne kadar çabuk basarsanız basın, treni hemen durduramazsınız. Ne kadar geç basarsanız o kadar çok yol alır.

Gerekli önlemleri almada ve isteksiz davranışlarda, her ne kadar ekonomik düşünce ve çıkarlar rol oynamakta ise de, bu tutum ve davranışların esas nedeni şudur: İnsanların olayları kavrayabilmesi için mevcut bilgi düzeyleri ve yeteneklerinin, ekolojik afetlerin gelişme hızının çok gerisinde kalmasıdır. Bunun da temelinde şu gerçek yatmaktadır: Tüm canlılar için son derece tehlikeli sorunlar, farkına varılması genellikle en güç olan sorunlardır.

Bütün güçlüklere ve olumsuz tutum ve davranışlara karşın, insanoğlunun geliştirdiği teknoloji ile yarattığı bu potansiyel ekolojik tehlikeleri, yine kendi yaratacağı teknolojisi ile önleyebileceğine olan inancımızı koruyarak, bu konuda beliren umut ışıklarının büyümelerine yardımcı olmak, en doğru yol olarak görünmektedir.


KAYNAKÇA

Berz, G., “Hava Şartlarıyla İlgili Hasar Düzeyleri” Münich Insurance Company, Münich 1995 

Çepel, N., “Ekolojik Sorunlar ve Çözümleri”. TÜBİTAK Popular Bilim Kitapları 180. Aydoğdu Matbaası, Ankara, 2003. 

Çevre Bakanlığı (Yayımlayan), Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı (UNCED). Yeşil Seri 3, Ankara, 1993. 

Devlet İstatistik Enstitüsü (Yayımlayan), Türkiye İstatistik Yıllığı 2003. Yayın no. 2895, DİE Matbaası, Ankara, Nisan 2004. 

Dunn, S., “Enerji Ekonomisini Karbondan Arındırmak”. Dünyanın Durumu 2001, TEMA Yayın No.35, İstanbul, 2001. 

Dunn, S. And C. Falavin, “İklim Değişikliğini Gündemin Ön Sıralarına Taşımak”. Dünyanın Durumu Raporu 2002, TEMA Yayın No. 37. İstanbul, 2002.

Erinç, S., “Klimatoloji ve Metodları”. İ.Ü. Yayın No.994, İstanbul, 1969. 

Flavin, C., “İklim Değişikliğinin Yol Açtığı Risklerle Mücadele”. Dünyanın Durumu 1996, TEMA-TÜBİTAK Yayını, Ankara, 1997. 

Flavin, C. And S. Dunn, “İklim Değişikliği Tehlikesini Bertaraf Etmek”. Dünyanın Durumu 1998 . TEMA Yayın No.23.  İstanbul, 1998. 

Hertsgaard, M., Yeryüzü Gezgini, Çevresel Geleceğimizin Peşinde Dünya Turu. TEMA Yayın No. 34. İstanbul, 2001. 

Kadıoğlu, M., Bildiğimiz Havaların Sonu. Küresel İklim Değişimi ve Türkiye. Güncel Yayıncılık A.Ş. No.110, İstanbul, 2001. 

Kadıoğlu, M., “İklim Değişiyor... Türkiye Daha da Kuraklaşacak.” 2023 Dergisi, Sayı 40, s.8-16, 2004. 

Mitscherlich, G., Die Welt in der wir leben. Entstehung – Entwichlung, heutige Stand. Rombach Ökologie, Rombach Verlag, Freiburg, 1995. 

Schayan, J und R. Stumpf., “Die Janhrhundertflut.” Magazine-Deutschland, D. Nr. 5/2002, Oktober-November. 

Türkiye Çevre Vakfı (Yayımlayan), Türkiye’nin Çevre Sorunları 2003. TÇV yayın no. 163, Önder Matbaası, Ankara, 2003. 

Wille, J., “Johannesburg 2002, UN Weltgipfel, Konzepte für die Zukunft.” Magazine Deutschland, D. Nr. 5/2002, Oktober-November.

HABERLER

 

 

Mars'taki İnsan Yüzü


Hangi Partiye Oy Vereceğim?


22 Temmuz Seçim Tahminleri


Karamela Sepeti


Politika Pazarı


Ölüdoğan Bir Demokrasi Denemesi


Zamanya


Aşırı Sıcaklarda Kalp Krizi Riski


Sıcak Havalara Dikkat!


Ölümün Ardından


Ağrı Dağı Neden Bu Kadar Çekici?


Akupunkturun Bilinmeyenleri


İstiklal’in Sanat Dolu Sokakları


Dilimiz, En Büyük Zenginliğimiz!


Costa Brava


Sağlığınız Tehlikede Olabilir!


Ölümsüz Ölümler


Küresel Isınmanın Kanıtları


Yurtdışındaki Okullarda Artan Şiddet 

 

denemeler

neyseo

 

KÖŞE YAZARLARI

 

Burcu Akar

Gerçek Kimliğimiz "Tanrısallık"


Zuhal Keresteci

Geleceğime Dikilen Umutlar


Hale Karaarslan

Coşkuda olmak 


Rüya Yüksel Ersavcı 

Cehenneme Giden Yol İyilik Taşlarıyla Döşelidir


Buse Doğan

Karanfil Kokusu Kalır 


Didem Çivici

Cennetimin Kapıları


Dr. Levent Atlaş

Yıldızlar Yalnız Gezer


Volkan Burnaz

Just Help Me Save Padmé’s Life


Didem Çivici

Let it Be 


Didem Çivici

Ruhun Yolculuğu-2

 

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  8 Eylül 2008 TSİ 01:00