|
Yazanlar: Prof.Dr. Necmettin Çepel ve Celal Ergün
Bilimsel
Makale: Küresel Isınma
Küresel
Isınmanın Kanıtları
Küresel ısınma olayı, genellikle fosil
yakıt kullanımından meydana gelen yoğun karbondioksit emisyonu (salınımı)
ile özdeşleşmiş bulunmaktadır.
.JPG)
Resim 1.
Kuzey Kutbu yakınlarındaki Blomstrandbreen Buzulu’nun 1918 ve 2002
yılındaki durumları (Foto: Reuters).
Bu nedenle, böyle bir olayın varlığını
kabul etme ve zararlarının önlenmesi, fosil yakıt kullanımının kısıtlanması
anlamına gelecektir. Bu ise, özellikle sanayileşmiş ülkeler ekonomisi için
çok yönlü olumsuz sonuçlar doğuracağından, bu ülkeler uzun süre küresel
ısınma olayını inkâr etmişlerdir. Daha sonraları, bilim insanlarının ortaya
koydukları kanıtlarla, böyle bir ısınma sürecinin başladığını kabul etmişler
ancak, nedeninin fosil yakıt olmadığına ait çeşitli savlar ortaya
atmışlardır. Bu ekolojik afetin önüne geçmek için uğraş veren bilim
insanları, söz konusu bu savların doğru olmadığını somut örneklerle
kanıtlamaya çalışmışlardır. Bunların başlıcaları aşağıda verilmiştir.
•
Son yüzyılın en sıcak yazları son 10 – 15
yıl içinde yaşanmıştır. Örneğin 1990’lı yılların dört yılı içinde ölçülen
sıcaklıklar (1991, 1994, 1995 ve 1998) meteoroloji ölçmelerinin yapıldığı
1860 – 1996 yılları arasında ölçülen sıcaklıkların en yüksek değerlerine
sahiptir. 1998 yılında, son 1400 yılın en sıcak yılı yaşanmıştır (Kadıoğlu
2004). Son 15 – 20 yılda ölçülen küresel sıcaklıkların ortalaması ise,
çeşitli özel yöntemlerle belirlenen son 600 yılın en yüksek sıcaklık
ortalaması olarak hesaplanmıştır.
•
Küresel ısınmanın çok önemli başka bir
kanıtı da kutuplarda ve yüksek dağlarda (Alpler, Himalayalar gibi)
buzulların erimeye başlamış olmasıdır.
.JPG)
Şekil 1.
Atmosferdeki karbondioksit artışına koşut olarak hava sıcaklığının 1860
yılından beri artışı (Mitscherlich 1995, Şekil 2 ile karşılaştırınız).
.JPG)
Resim 2. Alp Dağları’nda buzulların erimesi sonucunda açığa çıkan ve
kayakçılar tarafından 1991 yılında bulunarak buz odasında korumaya alınan
Buzadam Ötzi (Cumhuriyet Gazetesi Bilim ve Teknik Eki; 13.12.2003)
.JPG)
.JPG)
Resim 3. Güney kutbuna yakın Patagonya’da karasal buzulların 1928 –
2004 yıllarındaki durumlarının karşılaştırılması, buzulların hızla eridiğini
ve dolayısıyla hava sıcaklığının arttığını göstermektedir.
Bu resim (Resim 3), yazarın 1957 yılı
ilkbaharında İsviçre’nin yukarı Engadin bölgesine yaptığı inceleme gezisinde
ilk olarak gördüğü karasal buzulu (Morteratsch Buzulu) anımsatmaktadır.
Buzulların geriye çekilmesini inceleyen araştırıcılar tarafından verilen
bilgilerin bir belgesi olarak yazar tarafından bu buzulun fotoğrafı
çekilmişti (Resim 4). Ne yazıktır ki yaklaşık 50 yıl sonra, bu karasal
buzulların bugünkü durumunu gösteren bir resim elimizde bulunmamaktadır.
Ancak resim 2 ve 3 bu hususta bir tahmin yürütebilmemize yardımcı belgeler
olarak kabul edilebilir.
Resim
4.
İsviçre Alpleri, Ober - Engadin bölgesinde Morteratsch buzulları (Foto:
Çepel, 1957).
Amerikan Kar ve Buz Verileri Merkezi (NSIDC)
ölçümlerine göre, küresel ısınma ile ilgili şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır
(Hürriyet Gazetesi, Dış Haberler Servisi, 20.03.2002):
•
Antartika’da son 50 yıl içinde hava
sıcaklığı 2,5˚C artmış ve 7 dev buzul kitlesinin alanı, 1974 yılından bu
yana 13500 kilometrekare daralmıştır.
•
Yaklaşık 12 bin yıllık olduğu tahmin
edilen 3250 kilometrekarelik, 200 metre derinliğinde, 750 milyon ton
ağırlığında buz kütlesi ana parçadan ayrılmış ve binlerce aysberge
bölünmüştür.
•
Larsen-B buzulu, son 5 yılda 5700
kilometrekarelik bölümünü kaybetmiştir.
•
İzlanda Üniversitesi profesörlerinden
Helgi Björnson, yaptığı araştırmalara dayanarak, İzlanda’nın % 8’ini
kaplayan ve kutuplar dışındaki en büyük buzul olan Vatna dev buzulunun, 1930
yılından bu yana en yüksek erime hızına eriştiğini ve küresel ısınmanın
böyle devam etmesi halinde, bu dev buzulun 100 yıl sonra yok olacağını ve
bütün İzlanda’nın sular altında kalacağını, Ocak 2002 yılında bildirmiştir.
•
Güney Kutbu’ndaki Thwaites büyük
buzulundan 3400 kilometre karelik (Mayorka Adası kadar) buz kütlesi
kopmuştur (22.03.2002). Bu haber “Güney Kutbu eriyor” başlığını
taşıyordu (Cumhuriyet Gazetesi 22.03.2002).
Küresel ısınmanın
ekolojik Sonuçları
Küresel ısınma ve buna bağlı olarak
meydana gelen iklim değişimi sürecinin yaratacağı veya yaratmış olduğu
ekonomik, ekolojik ve sosyolojik sonuçlar, dünyanın her yerinde henüz tam
anlamıyla yaşanmamıştır. O nedenle, bu sürecin potansiyel tehlikeleri tam
anlamıyla kavranılamamıştır. Ancak, bilim insanları yapmış oldukları
araştırmalarda, insanların bu tehlikelerle er geç karşılaşacağını ve
bunların yaratacağı sonuçların neler olabileceğini bilimsel verilere
dayanarak açıklamaktadırlar. Bunlara ait bazı somut örnekler aşağıda
verilmiştir:
a. Sıcaklıklar artınca, büyük su
yüzeylerinden (deniz, göl, baraj, akarsu vb) buharlaşma artacak, toprak
kuruyacaktır. Bunun sonucunda bölgesel olarak iklim değişecek, tarımsal
ürünler ve ormanlar zarar görecektir. Şöyle ki;
•
Büyük su yüzeylerine yakın yerlerde hava
nemi ve buna bağlı olarak yağışlar artacak, sel afetleri meydana gelecektir.
•
Karasal kısımlarda ise toprak suyunu
kaybederek kuraklaşacak, tarımsal ürün verimi azalacak, ormanların alanı
daralacak, hidrolojik enerji üretimi düşecektir.
b. Buzullar eriyecek, bunun
sonucunda göller, denizler ve akarsularda su düzeyi yükselecek, kıyı
bölgeleri sular altında kalacaktır, sel afetleri yaşanacak ve toplumsal
göçler başlayacaktır. Bunun somut örnekleri son yıllarda İngiltere, Almanya
ve İtalya’da görülmüştür. Bu ülkelerde meydana gelen sel afetleri son 50
yılın en büyük sel afetleri olup İngiltere’de 1 milyar, İtalya’da (2000 Ekim
ayında) 1,5 milyar Euro tutarında zarar meydana gelmiştir. Ayrıca 1994 Kasım
ayında İtalya’da meydana gelen sel afeti 64 can; 1991 yılında Çin’de meydana
gelen sel afeti 3074 can, ayni ülkede 1994 baharında meydana gelen sel
afetleri 1846 can almıştır. Bunun yanında milyarlarla ifade edilen maddi
zararlar meydana gelmiştir.
2002 Ağustosunda Almanya’da yaşanan sel
afetinin bilançosu da tüyler ürpertici idi (Schayan und Stumpt 2002): 21
kişi sellere kapılarak öldü; on binlercesinin mekânları boşaltıldı;
binlercesi evsiz kaldı. 800 km uzunlukta nehir kıyısı boyunca dehşet yaşandı
(Resim 5). En azından 25 milyar Euro tutarında maddi zarar meydana geldi.
740 km devlet yolu ve 180 köprü şiddetli zarar gördü. Bazı kentler harabeye
döndü. 50 000 asker ve gönüllü, kurtarma ve selleri önlemede çalıştı. Bu sel
afetini meydana getiren ve 1 hafta süren yağışı bilim insanları şöyle
değerlendirmişti: “Bu yaşananlar dünyadaki iklim değişiminin bize kadar
gelen çok az bir işaretidir. Bu olayın nedeni dünya çapındaki (küresel)
ısınmadır.”
Ülkemizde de son yıllarda meydana gelen
sel afetlerinin nedeni, hiç kuşkusuz aynı nedenlerden kaynaklanmaktadır
(Resim 6).
.JPG)
Resim 5. Almanya’da Elbe Nehri 2002 Ağustos ayında tarihinin en
yüksek düzeyine ulaşarak taşkınlara neden olmuştu. Şekilde gönüllüler ve
askerler kum torbalarını kıyıya yığarken görülmektedir.
Resim
6. Ülkemizde de son yıllarda sel afetleri hem sayı hem de şiddet
bakımından artmıştır. Resimde 2004 yılında İstanbul-Alibeyköy’de meydana
gelen sel afeti görülmektedir.
c. Dengesiz küresel ısınmalar hem
sayı hem de şiddet bakımından son derece zararlı kasırgalar yaratacaktır.
Bunlara ait birkaç somut örnek aşağıda verilmiştir (Berz 1995).
•
1991 Mayıs ayında Bangladeş’te meydana
gelen “Adsız Siklon” 140 000 kişinin ölümüne neden olmuştur.
•
1993 Mart ayında Kuzey Amerika’da meydana
gelen “Kış Fırtınası” 246 kişinin ölümüne neden olmuştur
•
2004 yılı boyunca ABD’de 1727 kasırga
olayı yaşanmıştır. Tarihinin en sık kasırgasını yaşayan ABD, bu
kasırgalardan milyarlarca dolar zarar görmüştür.
•
Küresel iklim değişimi, karalara ve
sulara ait tüm ekosistemlerde şimdiden tahmin edilmesi çok güç olan
dengesizlikler meydana getirecektir. Canlı ve cansız çevrenin doğal dengesi
bozulacak, bu da canlıların temel yaşam süreçlerinden olan ekolojik
çevrimleri etkileyecektir. Tüm canlılar için temel ekolojik yaşam koşulları
ortadan kalkacaktır. Örneğin bitkisel planktonların zarar görmesiyle, dünya
oksijen üretiminin % 50 – 60’ını sağlayan bu kaynağın verimi ve üretim gücü
ciddi anlamda düşecektir (Flavin 1996).
d. Küresel ısınma ile Sibirya ve
Kanada’daki buzlu tundra toprakları çözünecek ve bataklık haline gelecektir.
Buralarda bol miktarda bataklık gazı (metan) oluşarak atmosfere karışacak,
artan sera gazları nedeniyle küresel ısınma daha da artacak ve böylece kısır
döngüye girilmiş olunacaktır (Mitscherlich 1995).
Örnekler daha da arttırılabilir. Ancak bu
sınırlı sayıdaki örnekler bile, insanlığın karşı karşıya bulunduğu ekolojik
tehlike potansiyelinin ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.
Küresel Isınma ve
Küresel İklim Değişimine Karşı alınabilecek önlemler
Küresel ısınma nedeninin, tüm ülkeler
tarafından atmosfere salınan sera gazlarından kaynaklandığı hususunda bilim
insanları ve ilgili uzmanlar fikir birliğine varmışlardır. Bu nedenle,
küresel ısınmaya karşı alınabilecek önlemler, sera gazları salınımının tüm
ülkeler tarafından azaltılmasıyla özdeşleşmiştir.
Ancak, sera gazları salınımına kısıtlama
getiren fosil yakıtların kullanılmasının azaltılması çok yönlü ekonomik
sorunlar yaratmaktadır. İşsizlik, büyüme hızının azalması, ticaret
gelirlerinin düşmesi, alternatif enerjiler için yeni masrafların yapılması
zorunluluğu, vb. bu sorunlardan sadece birkaçıdır.
O nedenle fosil yakıt kullanımını
azaltarak, küresel ısınma hızının düşürülmesi önlemlerinin uygulamaya
geçirilebilmesi bir dizi çalışma ve uğraşılar sonucu gerçekleşebilmiştir. Bu
sürecin 1988–2005 yılları arasındaki aşamaları aşağıda açıklanmıştır (Çevre
Bakanlığı 1993, Dunn and Flavin 2002, Schayan und Stumpf 2002):
•
Birleşmiş milletler Genel Kurulu 1988
yılında, “İklim değişikliği, insanlığın ortak kaygısıdır.” şeklinde
bir karar almıştır (Karar no. 43/53). Aynı yıl BM Çevre Programı ve Dünya
Meteoroloji Örgütünün ortaklaşa düzenlediği, “Hükümetler Arası İklim
Değişikliği Paneli IPCC” yapılmıştır. Bu panelin değerlendirilmesi 1990
yılının Ağustos ayında bir rapor halinde kamuoyuna açıklanmıştı.
•
Aynı yıl (1990) İkinci İklim Değişikliği
Paneli düzenlenmiş, söz konusu rapor tartışılmış ve rapora son şekli
verilmiştir.
•
Bu rapora dayanarak BM Genel Kurulu
“İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesini” (UNFCC) hazırlamış ve bu BM
İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 1992 yılı Rio Kalkınma Konferansı’nda
imzaya açılmıştır. Bu çerçeve sözleşmesi 1993 yılına kadar çok sayıda ülke
tarafından imzalanmıştır. Söz konusu çerçeve sözleşmesi bir yandan, sera
gazlarının atmosferdeki yoğunluklarını, “dünya iklimine insan eliyle
tehlikeli etkilerde bulunulmasına” engel olacak düzeylerde sabitlerken,
öte yandan da ekonomik kalkınmanın devam etmesini sağlama amacı taşıyordu.
Sözleşme, birkaç temel ilkeyi esas almıştı (Dunn and Flavin 2002):
•
Yeterince bilimsel kanıt olmaması, bu
alanda önlem alınmasına engel olmakta kullanılmamalıdır.
•
Ulusların, “Ortak, ancak farklı
sorumlulukları” vardır.
•
Geçmişte, iklim değişimine en çok katkıda
bulunmuş olan sanayileşmiş ülkeler, bu sorunun çözümünde başı çekmelidir.
•
Taraf devletlerin hepsi, sözleşmeyi
uygulamak için yaptıkları faaliyetleri bildirme konusunda taahhüde girerler.
•
Anlaşmaya taraftar devletler gönüllü
olarak 2000 yılında sera gazı salınımlarını 1990 yılı düzeyine çekmeyi
hedefleyecekler ve diğer ülkelere teknik ve mali destek vereceklerdir.
Bu Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği
Çerçeve sözleşmesine 188 ülke taraftar olmuş ve bu sözleşme 1994 Mart ayında
yürürlüğe girmiştir. Ancak, Türkiye bu 188 ülke içinde yoktur. Çünkü
Hükümetler Arası Görüşme Komitesi Mayıs 1992 New York toplantısında
Türkiye’yi yanlışlıkla hem EK-I listesine (ekonomisi geçiş sürecinde olan
ülkeler), hem de EK-II listesine (OECD ülkeleri) koymuştur. Türk hükümeti
buna itiraz etmiş ve bu itirazı ancak 2001 yılının 29 Ekim – 6 Kasım
tarihinde yapılan Fas’ın Marekeş Kentindeki 7. Taraflar Toplantısında
görüşülerek bu hata giderilmiş ve ülkemiz bu durumu BM’nin ilgili
komisyonuna bildirmiş ve bütün formaliteler tamamlandıktan sonra Türkiye 24
Mayıs 2004 tarihinde “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve
Sözleşmesi”ne 189. ülke olarak katılmıştır.
1995 Mart ayında 120’yi aşkın çevre
kuruluşu temsilcileri bir araya gelerek, yeniden bir iklim değişikliği
paneli düzenlemişlerdir. Bu panelde, Rio Zirvesi’nde benimsenen hedeflerin
ne dereceye kadar gerçekleştiği tartışılmıştır. Yapılan tartışmalar
sonucunda, 1994 yılında Birleşmiş Milletler İklim Değişimi Çerçeve
Sözleşmesine taraf olan ülkelerin taahhütlerini, yeteri kadar yerine
getirmediklerine karar verilmiştir. Bu nedenle, çerçeve sözleşmesine yasal
olarak bağlayıcı bir protokol eklenmesinin zorunlu olduğu kanaatine
varılarak bir protokolün düzenlenmesi çalışmalarına başlanmıştır. Bu
çalışmalar sonunda 1997 Kyoto protokolü ortaya çıkmıştır.
1997 yılında 160’dan çok ülke
temsilciliklerinden oluşan bilim adamları, Japonya’nın Kyoto kentinde bir
araya gelerek, küresel ısınma ve küresel iklim değişimi olayının
önlenmesinde, hiç değilse hızının kesilmesinde dünya ülkelerine yasal
sorumluluk yükleyen oldukça ayrıntılı bir rapor düzenlediler. Bunun adına,
“Kyoto Protokolü” denmektedir. Bu protokol yürürlüğe girdiğinde,
protokolü imzalayan ülkeler şu yaptırım ve koşulları kabul etmiş
sayılacaklar, derhal uygulamaya geçeceklerdir:
1. Gelişmiş ülkelerin her biri, kendileri
için belirlenmiş sera gazı salınımlarının sınırları üstüne çıkmayacaklar,
2. İklim değişimini önlemeye dönük
politikalar geliştirilerek, bunları uygulamaya koyacaklar.
3. Enerji verimi ve tasarrufunu arttırıcı
önlemler alınacaktır.
4. Çöp ve motorlu araçlardan kaynaklanan
sera gazı salınımlarını sınırlandıracaklar veya azaltacaklar.
5. Sera gazlarının atmosfere karışmasını
önleyecek teknik tesisleri ve ormanları koruyacaklar.
6. Protokol hükümlerinin amacına
ulaşmasını engelleyecek her türlü aktiviteleri ortadan kaldıracaklar.
7. Sanayileşmiş ve gelişmekte olan
ülkelere farklı sorumluluklar yükleyen bu protokole göre, zararlı sera
gazları salınımının 2012 yılında % 5,2 oranında azaltılmasıyla, 1990
yılındaki sera gazları salınım düzeyine indirilmesi sağlanacaktır.
8. Gelişmekte olan ülkeler ise, sera gazı
salınımlarını izleme ve bunları azaltma için gerekli ön hazırlıkları
tamamlayacaklar ve bu husustaki faaliyetlerini BM ilgili kuruluşlarına
raporla bildireceklerdir.
1998 yılında hükümetler, protokol
hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili kuralların hazırlanmasına ilişkin bir
takvim ve eylem planı üzerinde anlaşmaya vardılar.
2000 yılının 13-15 Kasımı’nda
Hollanda’nın Lahey kentinde yapılan Altıncı Dünya İklim Konferansı’nda
hedeflere nasıl ulaşılacağı tartışıldı. Ancak, bazı önemli hükümler üzerinde
ABD ile AB ülkeleri anlaşamadı ve toplantı kesintiye uğradı. ABD
müzakerelerden çekildi.
2001 yılının haziran ayında ABD dışında
178 devlet temsilcisi Bonn’da toplanarak protokolün kurallarıyla ilgili
temel konular üzerinde anlaşmaya vardı. 1988 yılından bu yana dünyada
yürütülen en yaygın araştırmayı yapan ve iki binden fazla bilim insanı ve
teknik uzmanların katılımı ile gerçekleşen “Birleşmiş Milletler İklim
Değişikliği Paneli”nin söz konusu bu 2001 yılı toplantısına ait raporda,
insanlığın neden olduğu küresel ısınmanın zaten başlamış bulunduğu ve
sürecin hızla geliştiği vurgulandı.
2001 yılının 29 Ekim – 6 Kasım tarihinde
Fas’ın Marekeş kentinde yeniden toplanıldı. Bu toplantının amacı bundan önce
üzerinde anlaşmaya varılan konuları görüşmekti. Ancak, bu toplantıda da tam
anlaşma sağlanamadı.
2002 yılının 2 – 4 Eylül’ünde Afrika’nın
Johannesburg kentinde “Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma
Zirvesi” yapıldı. Bu toplantı, yalnız küresel ısınma ve küresel iklim
değişiminin önlenmesi konuları için değil, çevre tahribinin önüne geçilmesi,
yoksullar ile varsıllar arasındaki uçurumun ortadan kaldırılması gibi
konular da tartışarak, uygulama için bir eylem planı hazırlanması amacıyla
düzenlenmişti. Bu toplantıya ilişkin şu bilgiler verilmekte ve
değerlendirmeler yapılmaktadır (Wille 2002).
Nelson Mandella, Johannesburg’a ayak
basar basmaz: “Küresel ayrıcalıklar sona erdirilmelidir. Dünyadaki
varsıllar ve yoksullar arasındaki uçurumun gittikçe artması, dünya çapında
bir skandaldır.” Şeklindeki beyanatı ile toplantının bu konuya da
eğilmesi için bir mesaj veriyordu. Buna ek olarak yaptığı “Bundan on yıl
önce Rio De Janeiro Dünya Zirvesi’nde ortaya konan korkutucu bilançoda
belirtilen ne iklim değişimi, ne de biyolojik çeşitliliğin azalması durmadı;
devam ediyor.” Şeklindeki beyanatı ile de, zirvede konuşulup
tartışılması gerekli olan diğer konulara dikkat çekiyordu.
Gerçekten Rio Zirvesi’nden sonra geçen on
yıl içinde olumsuz gelişmeler sürüp gitmiştir. Örneğin çevre sorunları
gittikçe artmış, küresel çapta ekonomik kalkınma için hemen hemen hiç bir
şey yapılmamış, yoksullar ile varsıllar arasındaki fark gittikçe büyümüştür.
İşin en üzücü yanı, bu sorunların çözümü için gösterilen çabaların gittikçe
yavaşlayıp azalmasıydı. Bu hususta şu tipik örnekler verilmektedir:
1.
Rio Zirvesi’nde azaltılması kararlaştırılan sera gazları, tam
aksine on yıl içinde % 10 oranında artmıştı. Ülkemizde de 1998- 2002 yılları
arasında toplam fosil yakıt tüketiminde % 10,7 oranında bir artış meydana
gelmiştir (Şekil 2). Buna koşut olarak da CO2
emisyonu 1997–2001 yılları arasında yaklaşık % 5,2
oranında artmıştır (DİE, 2003). Bunda, özellikle linyit kullanan termik
santrallerin payı büyüktür (Resim 7).
2. Doğal kaynakların taşıma kapasitesi
aşılmıştı.
3. Biyolojik çeşitlilik ve ormanların
korunmasından söz edilmez olmuştu.
4. ABD küresel ısınmanın önlenmesi
anlaşmasını imzalamayacağını açıklıyordu.
Şekil
2.
Türkiye’de fosil yakıt tüketiminin beş yıllık gelişimi. Miktarlar tüm fosil
yakıt (taşkömürü, linyit, petrol ve doğalgaz) toplamıdır (DİE yıllığı 2003).
Resim
7. Ülkemizde fosil yakıt
kullanan termik santraller, atmosfere bol miktarda sera gazı yaymaktadır.
Şekilde Afşin-Elbistan Termik Santrali görülmektedir (TEMA arşivi).
Yukarıda sayılan sorunların çözülmesi ve
aksaklıkların düzeltilmesi için Johannerburg Toplantısı’nda kararlar
alınmasına, eylem plânları yapılmasına karşın, bu toplantı da hayal
kırıklığı ile sona ermiştir. Gerçekten, 190 ülkeden katılan binlerce delege,
uzman ve hükümet temsilcileri bu zirvenin de başarısızlıkla sonuçlandığını
ifade ediyorlardı. Bu toplantıya gözlemci olarak katılanlar ve medya
temsilcileri, bu başarısızlığın nedenlerini aşağıdaki gibi açıklıyorlardı:
•
Zirveyi politikacılar ve yöneticiler ele
geçirdi ve kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiler. Bunun sonucunda da
hazırlanan eylem plânı, çok uluslu şirketler ve bazı hükümetlerin maddi
çıkarlarına uygun biçimde değiştirildi.
•
Zirveye 189 ülkeden katılan 100 hükümet
ve devlet başkanı ile birçok kuruluşun çoğunun liderleri şirket yöneticileri
gibi davrandılar, böylece insanlığa ihanet ettiler.
•
Bu zirvede insan hakları yerine şirket
hakları tartışıldı.
•
Yenilenebilir enerji ve uluslar arası
çevre sorunlarının çözümü çalışmalarında da zirveden olumlu bir sonuç
alınamamıştır. Yaklaşık 100 ülke temsilcilerinin yenilenebilir enerji
kullanımının arttırılması için gösterdiği çabalar; ABD, Avustralya ve Kanada
ile Arap ülkelerinin oluşturduğu yadırganacak bir birlik (pakt) tarafından
sabote edilerek, tüm çabaların boşa gitmesi sağlanmıştır.
Sonuç olarak, bu dünya zirvesi ticaret
firmalarının zaferiyle sonuçlanmıştır. Yol ayrımı ve farklı toplumlar için
bir başlangıç oluşturarak, hayal kırıklığı yaratmıştır. Ancak bu zirvenin
önemli bir yararı da olmuştur. Eğer bu dünya zirvesinde konular enine boyuna
tartışılmamış olsaydı, küresel ısınma ve küresel iklim değişimine ilişkin
alınabilecek önlemlere ait gerçekler ve ive diklerin önemini kavrama uzun
yıllar ötesine atılıp ertelenebilir ve böylece gelecek 50 yılda
karşılaşılacak ekolojik afetlerin acı sonuçları çok daha büyük olurdu.
Buraya kadar yapılan açıklamalarla,
insanlığın ekolojik sorunlarına ve özellikle küresel ısınma ve küresel iklim
değişimine ilişkin, 10 yıllık yapıcı ve yıkıcı davranış ve tutumlar otaya
konmaya çalışıldı. İnsanların yaşanabilir bir dünya için bu derece karşıt
tutum ve davranışlarını anlamak gerçekten güçtür. Birçok hükümetler,
ekolojik afetlere ait potansiyel tehlikeleri bir türlü görememekte veya
görmek istememektedirler. Onun içinde “ekonomik kâr ve yararları”,
“ekolojik yaptırımlara” yeğlemektedirler. Kanaatimize göre, sadece kendi
toplumlarının yararını göz önünde tutan bu ülkeler şu şekilde bir düşünce
içerisindedirler:
Eğer sera gazlarının salınımını azaltmak
için fosil yakıtların kullanımına (özellikle petrol) sınırlama getirilirse
bu sanayi ile ilgili tüm sektörlerde bazı değişimler zorunlu hale
gelecektir. Bu da bazı harcamaların yayılmasını, dolayısıyla kârların
düşmesi sonucunu doğuracaktır. Ayrıca bu sanayi ülkelerinin dünya
pazarlarındaki yerleri sarsılacaktır. Buna ek olarak ekonomik büyüme hızı da
düşecektir. İşsizlik de artabilecektir. ABD, Japonya, Kanada, Avustralya ve
Rusya gibi ülkeler genellikle bu tür düşünceler içinde olduklarından, uzun
yıllar Kyoto Protokolünü imzalamamışlardır. Bu da protokolün yürürlüğe
girmesini önlemiştir. Çünkü protokolde şöyle bir madde bulunmaktadır.
“Kyoto Protokolü’nün bütün dünyada yürürlüğe girebilmesi ve gerekli
yükümlülüklerin yerine getirilmesine başlanabilmesi için bu protokolün, 1990
yılı zararlı sera gazı salınımlarının % 55’inden sorumlu olan en az 55
hükümet tarafından imzalanması gerekmektedir.”ABD, dünyada üretilen
zararlı sera gazlarının % 36’sını (bazı kaynaklara göre %24’ünü)
üretmektedir. Rusya için bu oran %18 dir. İşte bu iki ülke 2004 yılına
kadar bu protokolü imzalamadığı için, yukarıda açıklanan yürürlük maddesi
gereğince, Kyoto Protokolü yürürlüğe giremedi. Ancak, Rusya 2004 yılı Kasım
ayında bu protokolü onaylayarak, protokolün yürürlüğe girmesinin önündeki
engelleri kaldırmış oldu. Gerekli işlemlerin tamamlanmasından sonra bu
protokolün 2005 yılının 18 Şubat’ında yürürlüğe girmiş olduğunu iç ve dış
basından öğrenmiş bulunuyoruz. Böylece, bu konuda gelişmiş ve gelişmekte
olan ülkelere farklı sorumluluklar yükleyen bu protokole göre, zararlı sera
gazları salınımının 2012 yılında %5,2 oranında azaltılmasıyla, 1990
yılındaki sera gazları salınım düzeyine indirilmesini öngören anlaşma
yürürlüğe girmiş oldu. Ancak, bugün gelinen noktada artık, sera gazları
salınımlarını engellemenin yeterli olmadığı ve belli ölçüde küresel
ısınmanın kaçınılmaz hale geldiği belirtilmektedir. Bu gerçeği, BM İklim
Değişikliği Hükümetlerarası Panel Başkanı Rajendra Pachanri Ocak 2005’te şu
şekilde dile getiriyordu. “İnsan ırkının yaşamını sürdürme kapasitesini
riske atıyoruz.” Bu karamsarlığın nedeni olarak, dünyanın baş
kirleticisi ABD’nin Kyoto Protokolü’nü imzalamaması gösteriliyordu. Bu
nedenle de Kyoto Protokolü’nün etkili olmasının beklenemeyeceği kanaati
belirtiliyordu.
4. Küresel Isınma ve
Küresel İklim Değişimi sürecinin ekolojik değerlendirmesi
Küresel ısınma ve küresel iklim değişimi
süreci, şimdiye kadar gerçekleşmiş ve gerçekleşmekte olan ekolojik afetlerin
en tehlikelisi olarak kabul edilmektedir. Bu olayın önüne geçmek için
gereken önlemlerin bugün alınması halinde bile, doğacak zararların önüne
geçilemeyeceği hususunda bilim insanlarının fikir birliğine varmış olmaları,
bu olaya ait potansiyel tehlikelerin ne kadar büyük olduğunu ortaya
koymaktadır. Bu konuda yıllarca çalışmış bilim insanları ve uzmanların
kanaat ve düşünceleri şöyle ifade edilmektedir: Küresel ısınmaya neden olan
sera gazları salınımı hemen durdurulsa bile gezegenimiz on yıllarca ısınmaya
devam edecek ve bu ısınmanın etkileri 50 – 100 yıl boyunca sürecektir.
İngiltere’deki Uluslar Arası İklim Konferansına sunulan raporda, geri
dönülmez noktaya yaklaşan küresel ısınmada meydana gelecek 1 – 3˚C’lik
sıcaklık artışlarının gelecek 100 yıl içinde yapacağı etkiler şöyle
sıralanmaktadır (2005 Şubat – Dış Basın):
•
2025 yılına kadar Avustralya ve Güney
Afrika Tropikal Ormanları yok olacak; Akdeniz bölgesinde orman yangınları
artacak, besin üretimi ve su kaynakları azalacaktır.
•
2050’de Avustralya’daki mercan resifleri
yok olacak. Alpler’deki bitki ve hayvan türleri azalacak, Çin’in büyük
ormanları hızla ölecek, suların yükselmesiyle verimsiz ve kurak hale gelen
topraklardan göç edecek insan sayısı 150 milyona ulaşacak.
•
2070’te Kuzey Buz Denizi tüm canlıları
ile yok olacak, Amazon Ormanları’nda zarar geri dönülemez noktaya ulaşacak,
5.5 milyar insan gıda sıkıntısı çekecek.
Bu afetler dizisi, aşağıda belirtilen
gerçeklere dayalıdır (Flavin and Dunn 1998).
1. İnsan aktivitesinden kaynaklanan ve
atmosferde biriken en önemli sera gazlarından karbondioksit, fosil yakıt
kullanımı ile artmış ve gittikçe artmaya devam etmektedir.
2. Bir karbondioksit molekülünün
atmosferdeki ömrü 50 – 100 yıl olarak tahmin edilmektedir.
3.
Küresel Karbon yayılımı 1996 yılında 6,2 milyar ton ile rekor
düzeye çıkmıştı. Bu miktar 1950 yılına ait CO2
yayılımının yaklaşık 4 katıdır.
4.Sanayileşmiş ülkeler, 1950 yılından bu
yana atmosferde biriken karbon salınımının % 76’sından sorumludur. Ulaşım
sektörünün hızlı gelişim göstermesi, bu konuda büyük bir paya sahiptir.
Çünkü 1950 yılında 50 milyon olan motorlu araç sayısı, günümüzde 500
milyonun üzerine çıkmıştır. Aynı gelişim ülkemiz içinde geçerlidir. (Şekil 3
ve Resim 8).
.JPG)
Şekil 3. Türkiye’de yolcu taşıtları (otomobil, minibüs, otobüs), yük
taşıtları (kamyon ve kamyonet) ve motosiklet dahil diğer motorlu araç
sayılarının 5 yıl içindeki artışı (DİE yıllığı 2003).
Resim
8. İstanbul’da yolcu taşıtlarının yoğunluğu (TEMA Arşivi).
5. Gelişmekte olan ülkelerde de
elektrikli ev aletleri kullanımı artmış, motorlu ve diğer teknik araç sayısı
gittikçe çoğalmış ve bu yolla da karbon yayılımı katlanarak büyümüştür.
6. Kyoto protokolünü hazırlayan bilim
insanları, şimdiye kadar yapmış oldukları araştırmalara dayanarak üç temel
ilke üzerinde durmuşlar ve bu ilkelerin benimsenerek uygulamaya konması için
büyük çaba harcamışlardır.
Küresel ısınmayı ve buna bağlı olarak
küresel iklim değişimini bir dereceye kadar engelleyebilecek strateji olarak
kabul ettikleri bu üç temel ilkeyi şu şekilde belirlemişlerdir:
•
Bütün dünya için yaklaşık 200 milyar
dolar tutarındaki geleneksel enerji üretim kaynaklarını destekleme fonu
azaltılmalı, karbon vergisi fonları, temiz enerji üretimi için
harcanmalıdır.
•
Enerji kullanımında verimlilik ve
tasarruf önlemleri alınmalı ve yaygınlaştırılmalı.
•
Temiz enerji kaynakları bulunması ve
kullanılmasını destekleyecek önlemler alınmalıdır. Örneğin güneş, rüzgar,
hatta deniz dalgaları enerjisinden yararlanılmalıdır. Bu hususta Japonya’nın
“Güneş Enerjisi Damlar Projesi” örnek olarak verilebilir.
Kyoto protokolünün uygulanması ile bu üç
temel ilkeye dayanan sera gazları salınımı önemli ölçüde azalacaktır. Onun
için bu protokol tüm insanlığın umut kaynağı olmuştur. Rusya’nın bu
protokole 2004 yılında taraf olmasıyla, küresel ısınmaya karşı alınabilecek
önlemlerin önündeki engellerin kalkması nedeniyle, 2004 yılına bu potansiyel
tehlike için dönüm noktası olarak bakılmaktadır.
Kyoto protokolünün yürürlüğe girmesiyle
insanlık küresel ısınma sonucunda meydana gelebilecek ekolojik afetlerin bir
dereceye kadar azaltılabileceğini ümit etmektedir. Ancak alınan önlemlerin
olumlu etkisi çok uzun yıllar sonra ortaya çıkabilecektir. Ayrıca dünya
üzerindeki bütün ülkelerin kendine düşen sorumluluk ve yaptırımları ne
dereceye kadar yerine getireceğini de zaman gösterecektir. Çünkü hükümetler,
Kyoto Protokolünde taahhüt ettikleri yükümlülükleri yerine getirmekte, bazı
sosyal engeller (çarpık kentleşme, toplumun yaşam düzeyini sürekli olarak
yükseltme eğilimi, çevre tahribinin bir türlü önlenememesi, ekonomik kâr ve
yarar hırsının ağır basması vb.) nedeniyle zorlanmaktadır. Bazı bilim
insanları buna ek olarak, ABD’nin bu protokolü imzalamamasının, başarı
umutlarını azalttığını ifade etmektedirler. Bu umutsuzluklarını “Küresel
ısınma sorununun çözümü için birçok jenerasyonların çalışması gerekecektir.”
şeklinde dile getirmektedirler. Çözüm içinde şu anahtar bilgileri
vermektedirler: “Sorunun çözümü için sadece bir tane sihirli değnek
yoktur. Çok yönlü politik önlem ve yaklaşımlar bu sorunun çözümü için
uygulanacak en doğru yoldur.” Bu yolda başarılı olabilmek için aşağıda
açıklanan gerçeklerin hiçbir zaman gözden uzak tutulmaması gerektiğini
vurgulamaktadırlar.
•
Küresel ısınma ve iklim değişikliği
olayını artık geri çevirme olanağı yoktur. Yapılabilecek tek şey, değişim
hızını kesip ekstrem derecede zararlı etkilerden kurtulmak olacaktır.
•
Küresel ısınma olayının en tehlikeli
yanı, bunun hızlı ilerleyen bir trene benzemesidir. Frene ne kadar çabuk
basarsanız basın, treni hemen durduramazsınız. Ne kadar geç basarsanız o
kadar çok yol alır.
•
Gerekli önlemleri almada ve isteksiz
davranışlarda, her ne kadar ekonomik düşünce ve çıkarlar rol oynamakta ise
de, bu tutum ve davranışların esas nedeni şudur: İnsanların olayları
kavrayabilmesi için mevcut bilgi düzeyleri ve yeteneklerinin, ekolojik
afetlerin gelişme hızının çok gerisinde kalmasıdır. Bunun da temelinde şu
gerçek yatmaktadır: Tüm canlılar için son derece tehlikeli sorunlar, farkına
varılması genellikle en güç olan sorunlardır.
Bütün güçlüklere ve olumsuz tutum ve
davranışlara karşın, insanoğlunun geliştirdiği teknoloji ile yarattığı bu
potansiyel ekolojik tehlikeleri, yine kendi yaratacağı teknolojisi ile
önleyebileceğine olan inancımızı koruyarak, bu konuda beliren umut
ışıklarının büyümelerine yardımcı olmak, en doğru yol olarak görünmektedir.
KAYNAKÇA
Berz, G.,
“Hava Şartlarıyla İlgili Hasar Düzeyleri” Münich Insurance Company,
Münich 1995
Çepel, N.,
“Ekolojik Sorunlar ve Çözümleri”. TÜBİTAK Popular Bilim Kitapları
180. Aydoğdu Matbaası, Ankara, 2003.
Çevre
Bakanlığı (Yayımlayan), Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma
Konferansı (UNCED). Yeşil Seri 3, Ankara, 1993.
Devlet
İstatistik Enstitüsü (Yayımlayan), Türkiye İstatistik Yıllığı 2003.
Yayın no. 2895, DİE Matbaası, Ankara, Nisan 2004.
Dunn, S.,
“Enerji Ekonomisini Karbondan Arındırmak”. Dünyanın Durumu 2001,
TEMA Yayın No.35, İstanbul, 2001.
Dunn, S. And
C. Falavin, “İklim Değişikliğini Gündemin Ön Sıralarına Taşımak”.
Dünyanın Durumu Raporu 2002, TEMA Yayın No. 37. İstanbul, 2002.
Erinç, S.,
“Klimatoloji ve Metodları”. İ.Ü. Yayın No.994, İstanbul, 1969.
Flavin, C.,
“İklim Değişikliğinin Yol Açtığı Risklerle Mücadele”. Dünyanın
Durumu 1996, TEMA-TÜBİTAK Yayını, Ankara, 1997.
Flavin, C.
And S. Dunn, “İklim Değişikliği Tehlikesini Bertaraf Etmek”.
Dünyanın Durumu 1998 . TEMA Yayın No.23. İstanbul, 1998.
Hertsgaard,
M., Yeryüzü Gezgini, Çevresel Geleceğimizin Peşinde Dünya Turu.
TEMA Yayın No. 34. İstanbul, 2001.
Kadıoğlu,
M., Bildiğimiz Havaların Sonu. Küresel İklim Değişimi ve Türkiye.
Güncel Yayıncılık A.Ş. No.110, İstanbul, 2001.
Kadıoğlu,
M., “İklim Değişiyor... Türkiye Daha da Kuraklaşacak.” 2023
Dergisi, Sayı 40, s.8-16, 2004.
Mitscherlich,
G., Die Welt in der wir leben. Entstehung – Entwichlung, heutige
Stand. Rombach Ökologie, Rombach Verlag, Freiburg, 1995.
Schayan, J
und R. Stumpf., “Die Janhrhundertflut.” Magazine-Deutschland, D.
Nr. 5/2002, Oktober-November.
Türkiye
Çevre Vakfı (Yayımlayan), Türkiye’nin Çevre Sorunları 2003. TÇV
yayın no. 163, Önder Matbaası, Ankara, 2003.
Wille, J.,
“Johannesburg 2002, UN Weltgipfel, Konzepte für die Zukunft.”
Magazine Deutschland, D. Nr. 5/2002, Oktober-November.
|