|
Haber ve Röportaj:
Hale Karaarslan
Kültür ve Sanat Haberleri,
İstanbul - Mart 2008
Yaratıcı Kadının İlah-i Aşkı
Handan
Kaynakgöz’ün
2007
yılında ürettiği, ‘ilah-i-aşk-la-aile’ konulu resim çalışmalarından çok
etkilendiğimi söylemek isterim. Gerek resimler, gerekse konusuyla güzel bir
insanın, içindeki sanatçının, yaratıcının, güzelliğin dışarıya yansımaları
diye düşünüyorum.
Resimde, 5. boyut ve ötesi
ile ilgilendiğini anlatan Handan Kaynakgöz, çalışmalarını
karanlığa
kadar her düzey ışık altında seyredilebilir özellikte ürettiğini, bu
sebeple, üretim aşamalarında şiddetli ışık, loş ve karanlıktan da
faydalandığını söylüyor. Aynı değerdeki ışık altında ise, izleyenin açısı
değiştikçe resmin ışığı değişiyor. Sanatçı bu değişim etkisini, figürlerinin
girift yorumuyla, akıcı dokusal fırça izleriyle ve kullandığı yaldız sedef
gibi ışık yansımalı boyalarla elde ettiğini dile getiriyor. Ancak,
resimlerinde görsel derinliği değil de, algısal boyut derinliğini
önemsediğini, bunun da sadece ve sadece çalışma anındaki meditatif hal ile
içsel matematik (yani, kaotik-ritm) hissi ile gerçekleştirdiğini ekliyor.
‘Bu ritmik his, samimidir, yaratıcıyı yanıltmaz, izleyiciyi kandırmaz, bu
samimiyet özgürleştirir ve boyut açar.’ diyor.
Sanatçının, ‘sav-aşma sev-işte’, ‘Leyla’, ‘İstanbul rüyaları’, ‘aşkla
aşikâr’, ‘sevgi sarmalı’ isimli seri resimleri görülmeye değer. ‘savaşa
(adını anmamacasına) karşı çıkıyorum’ diyen sanatçı; ‘dünya çapında açlığa,
köleliğe, tarihsel zulüm, baskı ve savaşlara rağmen barış içinde yaşamayı
bilen her insan kadar, silahsızlanmak gerektiğini savunuyorum ve hayatını
yaşayan her varlık kadar da, yaşamsal enerjimizi tüketen, hayatımızın doğal
dengesini bozan, yaşama uzak kimyasal nükleer ve hidro gibi ölüme yakın
teknotermik trajediler kurulmasına da karşıyım’ diyor. Bir pidecinin
vitrininden çaldığı sloganı söylemeyi ihmal etmiyor. ‘Lavaşa evet, savaşa
hayır!’
Kataloğunda kendi yazdığı şiirimtraklara da yer veren Handan Kaynakgöz’ün
kendi deyişiyle sergilenen eserlerin konsepti:
•
Bir olmak: tek bir bütün olmak, tam ve
orijinal olmak,
•
İki olmak: beraber bir bütün olmak, aşık
ve sevgili olmak,
•
Üç olmak: BİRLİKTE bir bütün olmak, aile
olmak ve çoğalmak üzerinedir.
Yaşamını İstanbul’da sürdüren sanatçı, 7 kişisel sergi açmış, 18 karma
sergiye katılmış ve yapıtlarıyla çeşitli etkinliklerde yer almıştır.
Çalışmalarını Kadıköy’deki atölyesinde sürdürmektedir.
Sevgili Handan Hanım’ı okuyucularımıza sunmaktan mutluluk duyuyorum.
Röportaj:
Hale Karaarslan
Kendinizle ilgili söyleyebilecekleriniz… Resme başlayış… Ve bu güne kısa bir
yolculuk yapar mısınız?
Handan
Kaynakgöz:
Üç
yaşımda portre yaparken burun çizemediğim için ağladığım hikaye, resim
yapmakla ilgili en eski anımdır. O zamandan beri resim yapıyorum. İlkokulda
Leonardo’yu tanıdım, Mona Lisa’yı çizerken buldum kendimi. Ortaokulda, bütün
ders defterlerim öğretmenlerimin portreleriyle ya da ressamlarının figür
yorumlarıyla doluydu. Meslek lisesinde zorla resim bölümünü açtırıp kayıt
oldum. Oh çok mutluydum, artık günde en az 6 saat resim çalışıyordum. Çok
dikkatli ve nitelikli bir öğretmen (Zuhal Baran), sayesinde önce elimde
olmadan, sonra farkındalıkla, kendi gelişim aşamalarımı izlemeyi öğrendim.
Sonra öğretmene hiç ihtiyaç duymadım. Lisede, yurt içinde yurt dışında
birçok birincilikler aldım, genelde sonradan haberim oldu, ve bir kaç tane
de sergi bile açtım. Böyle şeylerin yarıştırılmayacağını o yaşlarımda
öğrendim. Üniversiteyi, İzmir’de ailemin yanında değil de, İstanbul’da
okumak istiyordum. Şartlar zordu ama resim bölümünü birincilikle kazanmak,
ailemi ikna etmek konusunda dayanağım oldu. Okudum bitirdim. Bir okuduğum
okullara baktım, bir de kendime baktım. Sonra mesleğimle ilgili eğitim
vermek istedim ve eğitim psikolojisi üzerine ayrıca eğitim aldım. Bir
öğretilenlere baktım, bir de öğretilmeyenlere. Bir kabul gören öğretilere
baktım, bir de kabul görmeyen öğretilere. Bireysel öz eğitimimle ilgili
boşlukları kendim tamamladım…
Renkler
ve renkleri kullanma biçiminiz, renklerin sizdeki etkisini anlatır mısınız?
Handan
Kaynakgöz:
Resim
çalışırken, duygusal frekansım seçer rengi. Görsel dışavurum olarak
düşününce, rengi de, renksizlik dinginliğini de seviyorum resimde. Biliyorum
ki, resim için gerekli olan ışıktır öncelikle. Işık-gölge, görünme ve
göstermenin en minimal tanımıdır. Sonra, renk başka kapılar, maceralar açar.
Işık (gölge), görsel için vazgeçilmezdir. Renkle çalışmayı sevdiğim kadar,
mürekkep ya da karakalem çalışmayı da severim, renge ihtiyaç duymadan,
renksizlikten korkmadan. Işık olan her yerde renk vardır zaten. Renkli
çalışmalarımı bile renklerin anlamsızlaştığı derece karanlık loş ışıkta
seyrederim ve çalışırım bazen. Renk ışığın kristalize olmuş halidir. Her
ışık zerreciğinin içinde bir gökkuşağı olarak gizlidir renk. Görebildiğimiz
her ışık, gözümüze, kırmızıdan başlayıp mora kadar olan 7 renk
bombardımanını gönderir. Bunu öyle hızlı yapar ki (ışık hızı), bu hızda
renkler nötrleşir, pırıltı olarak görürüz. Kızıl ötesi ve mor ötesi
ışınımları ise ayrıca inceleme konusudur, yazık ki bu gözümüzle ve bu
atmosfer içinde algılayamıyoruz.
7
renk armonisi, bu atmosfere ait, görme duyma hissetme durumumuzun armonik
dengesidir. Zıt renkleri ayırt edemeyen bu sebeple görme dengesizliği
yaşayanlara, tıp kabaca renk körü der. Ehliyet vermez. Bu denge öyle önemli
ki, ruh halimize yansır. Renksiz resim anlamlı olabilir, ama renksiz bir
dünya, çekilmez olurdu benim için.
Resimde desen ve hayal gücü dengesi önemli mi sizce?
Handan
Kaynakgöz:
Hayal
gücünün bir sınırı yoktur, her şeyi hayal edebiliriz, ama hayalini
kurduğumuz resmi göz önüne sermeyi başaramıyorsak, gösterecek bir görüntü
elde edemiyorsak, hayallerimizi paylaşmakta sıkıntı yaşarız. Bu anlamda
resim bir gösterme işidir.
Resim yapmak için yetenek illaki gerekli midir? Yoksa eğitimle de resim
yapılabilinir mi?
Handan
Kaynakgöz:
Yetenek, herkeste olan şeydir. Hiç kimseye yabancı bir şey değil. Duyum,
kavram, sunum pratiğidir. İnsan, kendi hünerini sevip sahip çıkıp gerçekten
değer verip kullanıp geliştirirse, görme algılama ve aktarma (göz, beyin,
beceri) ve bu üçünün diyalektiği gelişir. Ve bu gelişme bu üçlünün
rezonansına ve dansına dönüşür. Bu haz, bu rezonans, sadece ve sadece işine
kendini vererek sağlanabilir. Adamak, kendini kaybetmek adeta unutmak,
kendinden geçmek, huşu… Çok ismi olabilir, hepimizin başına gelmiş bir
haldir. Meditatiftir.
Bütün
öğrencilerime, öğrenmenin sırrının keşfetmek olduğunu, bu keşif yolculuğu
için her türlü şarta hazır olmak gerektiğini, anlattım durdum. Biliyoruz ki,
sanat ve hayat, okulda öğretilemez, yaşanarak özümsenir, ürüne döner.
Küllerinden yeniden doğmak gibi… Yani gerçek’le karşılaşma duygusu, bize
dikkat verir, yaşam (enerjisi) yakıtı olur, can verir, heyecan verir, önce
sevgiye ve sonra gönüllülükle sanata dönüşür. Bu yaşam sevinci esere aşı
olur. Böyle sanat eserleri, izleyenlere, her zaman yaşam enerjisi dağıtmış,
duygusal alış verişe girmiş, izleyenleri heyecanlandırmıştır. Haklı olarak…
Çünkü eser sanatçının yaşam enerjisini, sırrını barındırır.
Yaratıcılığınızı neler etkiliyor? Beslendiğiniz ana kaynak?
Handan
Kaynakgöz:
Ben
yaratıcılığı naçizane barındırdığıma göre, ‘ben’ yeterli bir kaynaktır.
Kaynağım, üst benliğimdir. Her yapacağım şeyi danıştığım en üst makamım.
Aklımla her yarattığım şey önüme dikilmiş olsa, onlardan nasıl kurtulacağımı
düşünürdüm. Her aklıma geleni yaratmama izin vermez üst benlik. Ben de onu
dinlemeyi öğrendim zamanla. Yaratıcılık, en hassas en sağlam en harika
yanımız. Her şeyden etkilenebilecek kadar hassas, hiç bir şeyden
etkilenmeyecek kadar sağlam, ürettiği yenilikler kadar harika olan
özelliğimiz.
Bir
uslubunuz, tarzınız var mı? Sanatta tarz olması gerektiğini düşünür müsünüz?
Handan
Kaynakgöz:
Tarz,
farz değildir. Tarz, çağa yere duruma şahsa göre değişken olandır. Bende
bile değişecek birşeyi, vazgeçilmez görmeye gerek yok. Sanatta bir tarz
edinmenin gerekliliğine inanmıyorum. Gereksiz de demiş olmak istemem. Bunu
düşünenleri yargılamak istemem. Her sanatçı kendi gereklerini kendi bilir,
edinir. Sanat ürünü sanatçının tavır ve tepkisini dile getirişidir. Bu dile
geliş bir tarz aracılığıyla olur, çok tarz aracılığıyla olur ya da aracısız
olur. Bu sanatçının kendi seçimidir.
Resimlerinizi yaparken beğendirme kaygısı taşır mısınız? Ve sanat eseri
yaratmak için mi yaparsınız?
Handan
Kaynakgöz:
Tabi
ki beğendirme kaygısı taşırım, ama kendime. O beğeni ve haz durumu
olmaksızın işimi yapamam ki. En zor beğeni insanın kendi beğenisi değil mi?
Herkesin onayladığı şeyi hala beğenmiyor olabiliriz. Sanatçı kaprisi
dedikleri de bu olabilir, beğendirme dediğimiz şey, tamamen içe sinme
meselesi.
Sanatın dallarından sadece resimle mi ilgilisiniz? Kendinize sanatçı
diyebilir misiniz?
Handan
Kaynakgöz:
Şair
olarak nitelendirmedim kendimi hiç ama yazmak hep ilgilendiğim bir şey oldu.
Dilin, dile getirmenin, söylemin, estetiği ritmi ve hızı ile ilgilendim.
Yazı yazmayı öğrendiğimden beri, yazıyla hep oynadım. Bu konuda kendi çabam
dışında eğitim almadım, dili sevenleri de okudum biraz, katledenleri de.
Sanat
ortak evrensel bir dildir, bu dili kullanma sorumluluğu üstlenmiş biri
olarak ve bu yolun çilesini çekmeyi kabullenmiş biri olarak ve haklı olarak
iç huzuruyla kendime sanatçı diyebilirim. Ama bu tamamen benim iç huzurumla
ilgili, başkalarının takdiri ne olur, bana ne sıfat verir bilemem,
ilgilenemem. Öyle düşünüyorum ki, herkes kendi yerini en iyi kendi bilir.
Bütün
bildiğim sıfatlar içinde kendime uygun gördüğüm tek tanı ressam’mış,
kartvizitimi yaparken sıfat seçmek en büyük derdim olmuştu. Ne çok sıfatımız
varmış, bunu öğrendim.
Resimlerinizde görsel derinliği değil de algısal boyut derinliğini
önemsediğinizi ve meditatif hal ile içsel matematik hissi ile
gerçekleştirdiğinizi belirtmişsiniz. Bu içsel matematik ve ritim halini
açıklar mısınız?
Handan
Kaynakgöz:
Resimlerimde görsel derinliği (3 boyutlu derinliği) kullanırım bazen, bir
Rönesans ustasının aldığı hazzı almam tabii. 500 yıl önce önemliymiş 3
boyutluluk, deneyimlenmiş, hala denenebilir, keyiflidir. Ama farklı
boyutları deneyleyecek bir zeminim var, kendi çağım. Ve de tecrübeler
okuduğum kocaman bir sanat tarihim var. 90 sene kadar önce görsel sanat
insanları 2 boyutlu bir yüzeyde 4üncü boyut derinliğini deneyimledikten
sonra, görebildiğim kadarıyla, ne derinliğin sınırı var ne de boyutların
sonu. Sonsuz sınırsızlığın farkında olunması gereken bir çağdayız.
Kalp
atışlarımız, ilk bildiğimiz ritimdir en basitiyle. Hatta annemizin karnında
önce onun kalp atışlarına aşina büyürüz. Ritm, doğamızda olan bir şeydir.
İçsel matematiğimiz de öyle, orantılı dengeli hareket etmemizi sağlar,
huzursuz durumlarda tehlike sinyallerini çalan içsel matematiktir, ritm
bozulmuştur, bunu fark eden içsel matematiğimizdir, kullanıyorsak, huzursuz
durumları yatıştırmayı bu sayede başarırız. Oran, dışardan bir algı
değildir, bizde var olan bir estetik denge halidir. Yani en ücra hücremize
ve atom çekirdeğimize kadar matematiksel altın kesim oranlarıyla doluyuz,
ben bu matematiği nasıl kullanıp geliştirmem?
Gözümüz de görme anlamında ritmsel davranır doğal olarak. Uzaktan aniden
yakına baktığında odaklama yapar. Kendini ayarlar yani. Kullanma talimatıyla
doğmuyoruz. Elimizde bir prospektif yok. Mademki işim görmek; ‘’göz bu
canım, kendi kendine ayar yapıyor işte!’’ deyip geçmedim, göz benim. Başka
neler yapabiliyor bu göz diye, deneyledim. Görme meditasyonları yaptım.
Görme konusunda ve dolayısıyla gösterme ve göz hafızası kayıtları ile ilgili
çok şey öğrendim. Okullarda bize bedenle ilgili her ayrıntıyı
ezberletiyorlar, ama bedenimizi nasıl kullanacağımızı ve duygularımızı
davranışlarımıza nasıl aktaracağımızı öğretmiyorlar. Bütün karnelerin sağ
tarafındaki davranış notları pekiyidir. Bu trajikomik bir durumdur.
Resimlerinize verdiğiniz isimlerden tasavvuf temasını algılıyoruz. Siz
anlatır mısınız?
Handan
Kaynakgöz:
Benim
için, ilahi bir konu olan, birlik, beraberlik, hep birliktelik ve bütünlük
duygusuna yoğunlaştım bu resimlerimde. Tabii ki, bu konuyu oldukça ayrıntılı
irdeleyen öğretiler olan tasavvuf, zen ve başka öğretileri de inceledim. Aşk
ve çekim duygusu, en parlak konu oldu benim için. Her şeyimizle tam bir
bireyken (ben), benzer başka bireyle(sen) bir araya gelme çekimi yaşıyoruz
ve bu çekimden doğan bir üçüncü birey (bebek) ile birlikte, aile Bir’imi
oluşuyor. 3 kişilik aile BİR’İ temsil etmiş oluyor. Ben konuyu minimalize
edip üç sayısıyla kısıtladım. Ama tarihsel düşününce, bölüne çoğala biz
olmuşuz, dağıla yayıla dünyayı doldurmuşuz. Evrensel bakınca, hepi topu BİR
dünyada, BİR sürü insan, BİR zeminde, BİR havayı soluyoruz. Ayrı gayrı diye
bir şey yok. Ayrı hareket ediyor olmamız, bir bütünün parçası olmadığımızı
göstermez. Ayrı yerlerde bulunmak, bütünden kopuk davranmamıza haklılık
getirmez. Ayrılık bile birliktelikten vücut bulur. Yaşamda attığın her yeni
adım seni ve her varlığı etkiler. Bu yüzden her buluşundan ve her keşfinden
sorumlusundur. Eğer güzel sanat yapan bir insansam, dünyayı güzellik
kurtarıyor diye düşünüyorsam.
Tek kelime ile ‘Harikasınız!’
Handan Kaynakgöz’ün 2007
yılında ürettiği, ‘ilah-i-aşk-la-aile’ konulu resim çalışmaları, Studio-live
Aziza’da, 22 Şubat – 22 Mart tarihleri arasında sergilenecektir.
Bu sıra dışı mekandaki enteresan sergi Burcu Arısoy tarafından
düzenlenmiştir. Pazartesi günleri dışında gündüz 12:00 den, gece 02:00
saatlerine dek izlenebilir.
Sergideki eserler -sanatçının kendi deyişi ile- ‘bizansorientalrealistanbuli
figüratif’ resimlerdir. Yaldız ve varak ta kullanılarak, tuval üzerine
karışık teknikle üretilmiş olan bu 19 parça işin boyutları 110x130 ile
19x24 arasında değişmektedir.
Varlıkları ve eserleri ile bizleri onurlandıran, güzellikleri yaratıp,
insana sunan sanatçıları tanımak çok güzel.
Teşekkür ederiz.
Güzellikleri sunduğunuz için.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Hale Karaarslan,
1964 doğumlu, Marmaris'te yaşıyor. İndigo Türkiye grubu
yöneticisi. EMF Dengeleme Tekniği uygulayıcısı. Profesyonel
olarak resimle ilgileniyor. İndigo Dergisi'nde Yazı İşleri
Müdürü ve Yayın Danışmanı olarak görev yapıyor.
Detaylı bilgi
|