|
Gürhan
Faik Yeğit
K'nın
Öyküsü
Bardaktan boşanırcasına yağan
yağmurdan başka hiçbir şey göremiyordu. Boş ve ıssız vadilerde
yürümekteydi. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın görebildiği tek şey
yağmurdan oluşmuş, pırıl pırıl yağmakta olan ve giderek daha çok
parlayan yağmur damlaları çevresini sarmıştı. Artık göz kamaştırıcı
bütün bu parlaklık çok boyutlu bir ayna gibi bedenini gösteriyordu
sanki. Haliyle bulunduğu ortam gerçekliği kalkmış, her yönden bedeni
olduğu yere yansıtılıyordu sanki...
Kulakları,
çisil çisil yağan yağmur seslerinden başka hiçbir şeyi
duyamamaktadır. Bir süre sonra bu sesler de yitiverdiler.
Hatırladığı son şarkı işte buydu. Çisil, çisil, çisil. Ardından
derin ve boş bir sessizlik vadisine varmıştı. Sessiz boşluk onunla
konuşmaya başladı. Ona çevresini, ailesini, işini ve yaşamını bir
toplu şekilde gösteriverdi. Bütün etrafı pırıl pırıl saydamlaşmıştı.
Sanki artık bütün etrafı her taraftan kendisine yansıtılmaktaydı...
Yağmur damlaları ona yaşamını
ifade ediyorlar, ona hayatı her boyutuyla yaşatıyorlar gibiydi.
Görüntüsündeki gerçeklik; yağmur damlaları değildi artık. Derin ve
bomboş sessizlik hüküm sürüyordu. Çocuklarının, evinin ve hayatının
seslerini, görüntülerini izliyordu. Hala ayakta olmalıydı. Bir
zamanlar ayaktaydı çünkü. O an durdu ve bastığı toprağa doğru
dizüstü çöküverdi. Çok boyutlu parlak film perdesinden kendi yaşamı
yansıtılıyor ve çevresine baktığında kendine doğru yansıyanları
izleyebilmeye başlıyordu.
Ama
çevresinden izleyebildiği yaşamını hissedememekteydi. Görünen filmin
içinde oynuyor olsa da kendini tarafsız şekilde ve her yönden
izliyebilmekteydi. Artık bedenini de hissetmiyordu. Ama, yaşamı
hisseden, filmdeki karakteriydi. Yine bir an düşündü. Filmi ancak
her şeyi olduğu gibi izleyebildiği için yansıtabilmektaydi. O an
kendisini sanki temiz bir aynaymış gibi hissetti. Bu hali kendine
pek bir yeni geldi. Eskiden bedeni olarak kabul ettiği yerden ısı
dolu hava yükseliyordu sanki. Hararet oldu yeni bedeni. Yeni halinde
kendini bir ateş topu gibi hissetmeye başlamıştı. Kendi halini
kendisine ve her yönden karşısına yansıtıp izleyebilmekteydi.
Eskiden içi olarak kabul etmiş olduğu yerden, yeni bedeninden kendi
yaşamını yine kendi kendisine yansıttırıyordu. An sonsuzdu ve
durmuştu. Yaşadığı anları küme küme yaşamına yansıtabiliyordu.
Anları, ancak yaşamı tadan varlığı hissedebiliyordu. Yaşamını,
hayatındaki kişileri içinden fışkırtan ve perdedeki yaşamına ışık
gibi kendine savuruyordu. An be an yansıtıyor ve yine izliyordu
hayatı.
Bir
ara bedenini hala yağmur yağan vadide bile gördü. Aynı anda
yansıtabilmekteydi de. Farklı farklı yaşamlarını da kendi
karakterleri halinde oynattırabildiğini farketti. Yaşayanlar da bu
sanal sahnedeki ışığı gerçek yaşam sanıyorlardı. Hepsi kendisiydi.
Zamanı sonsuzdu. Her anı parça parça anlar halinde
yansıttırabildiğini ve sonra anları birbirlerine birleştirebildiğini
fark etti. Hepsi kocaman sonsuz bir andaydı işte. Perdedeki
karakterinin her hissi onları ayrı ayrı anlar gibi yaşanmasına sebep
olmaktaydı.
Bulunduğu yerleri, hayatının
yağmur gibi akışını eş anda yansıtmakta olduğunu bir kez daha
farketti. Her şey tek ve aynı anda olmaktaydı. Kendisi için artık
hesaplanabilen zaman dilimleri ortada yoktu, çünkü yaşadığını
hisseden karakteri, her zaman dilimini yaşam dilimlerine
bölebiliyordu pekala. Nereden geldiği, nereye gitti belli olmayan
sonsuz bir haldeydi artık. Sürekli genişliyor, yaşam olarak
yansıttıkları sürekli kendi kendilerine de ürüyebiliyordu. Oralarda
da yansıtan ve yaşayan parçalar ekiyordu. Çoğalıyorlardı sanki. Gül
çiçeği gibi bir biri içinde açan yaşamları gördü. Emin olduğu tek
şey, biraz garibine bile gitse, yaşamı hisseden hali ile bu engin
hal durumları birbirlerine eştilerdi. Yaşamı tarafsızca yansıtıyor
ve bu sayede aynı anda tarafsızca da izleyebiliyordu. "Acaba bu iki
halde yaşamak nasıl olur?" diye sordu kendi kendine. O an, yine
yaşamını an be an hissetmeye başladı. Hissetmek ve hissedebilmek,
yaşayan için bir taraflıktı. Bedeni, yürümekte olduğu vadiyle
beraber, çisil çisil sesi ile yağan yağmur sesleri altında yaşama
geri döndü.
Bir
şey olmuştu. Yeni bir şey. Yaşamı eski halindeki gibi hissetmiyordu
artık. Sanki içinde, bir yaşamın ifade edilişini ve bunun hazzını
beraber yaşıyordu. Önce bu deneyimi yaşamadığı zamanki halini, sonra
ışık fışkırması gibi sonsuz ateş halini daha sonra da bunları idrak
eden şimdiki halini düşündü bir kez.
Artık O, bütün deneyimlediği
hallere tek bir anda geçebilmekteydi ve yaşayabiliyordu. Yaşam
olarak hissettiği anı, bedeninin bulunduğu yerini, nelerin nasıl
yaşam olarak ifade edileceğini ve hayatındaki diğer karakterleri
kendine yansıtıyordu. Bunları idrak edemeyen ilk hali, karakteri,
sadece olan biteni yaşıyordu. Deneyimden önceki hali yansıtan halini
farkedemeyen bir uykudaydı sanki. Yürümeye devam etti. Artık yaşamı
eskisinden daha farklı bir açıdan yaşamaya başladı. Farkındalıklı
hali ile farkındalıksız hali farklı açılarla yaşanıyor, ortada
kesişiyorlardı. Ortadaki hali yansıtabilen ve yaşam olarak
yansıttıklarını da olduğu gibi görebilmekteydi, en temiz bir ayna
hali vardı.
Bazen
farkındalık; yaşama gömülüp bocalayan yaşam sarhoşlarının, gözünün
önündeki göremedikleri bir şeydir. Farkında olanlar ise ortadan
yansıtan direği bir kez olsun deneyimleyenlerden çıkmaktaydı. Durum
tıpkı "K" harfinin kendisi gibi... Ortadaki çizgide hem yansıyanı
görüyor hem de eş anda karşısına yansıtabiliyordu. Yaşamı farkederek
yaşamak ve perdelerini hissederek oynayan karakterimizle akmamız
gerekiyor. Yaşam yağmur damlaları gibi akıyor. Karakterler, olaylar
ve bulunduğumuz yerin an-lanıyor olması akan suların durduğu ve yön
verildiği yerlerdeki deneyimlerle gerçekleşebiliyor. Her temiz ayna,
artık eskiden içi olarak bildiği yerden yaşamımını güzellikle ifade
ettiriyor.
“K”,
kadim uygarlıkların hemen hemen tümünün ifade ettiği gibi; yaşamın
öyküsüdür. Dünyanın batısıyla, doğusuyla, güneyiyle, gelmiş geçmiş
ve halen sürmekte olan medeniyetlerinin ifade ettikleri bir yaşam
gücü ifadesidir. Yaşamın ifade edilişi; K, Ki, Kaf öyküleriyle
anlatılır. Bu öykü K’nın yine birer birer "K" olan bizlere yaşamı
ifade etmemizin öyküsüdür.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Gürhan Faik Yeğit
1971, İstanbul
doğumlu. Anadolu Üniversitesi İşletme mezunu, 1989'dan bu yana
turizm sektöründe çalışıyor. Spritüel, Psikanalitik, ve ruhsal
konularda araştırmacı ve eğitimcidir.
Detaylı bilgi için tıklayın
|