|
Yazar:
Funda Umut Pakkal
"Kristal
Çocuk" Annesi Olmak (1)
Benim oğlumla ilk maceram, hastanede ilk
gün başladı. Hemşire, bebek odasından Onu emzirmem için getirdiğinde “Bu
çocuk filozof mu ne olacak. Hiç ağlamıyor. Dikkatli dikkatli sanki görürmüş
gibi etrafa bakmaya çalışıyor” demişti. Kucağıma alır almaz sevgisini, beni
tanıdığını, sesimi bildiğini fark etmiştim. Büyüdükçe de onunla ilgili
farkındalıklarım katlanarak arttı.
Yardımsever,
iyilik dolu bir çocuk. Parkta, bahçelerde kendinden küçüklerle oyuncaklarını
paylaşır, bir çocuk ağlarsa üzülür, karşısında susturmaya çalışır ya da
kendisi de en sonunda dudaklarını büker. Başkasının ağlamasına dayanamaz.
Hiç unutmuyorum, henüz 1.5 yaşındaydı, ağlıyordum bir gün sessiz sessiz.
Sözüm ona, ağladığımı fark ettirmemeye çalışarak. Nasılsa oyundan kaldırdı
başına baktı bana; tüm yüzümü öpücüklere boğdu. O saatten sonra ne ağlama
kaldı bende; ne gam, ne keder. O günden bu yana da ağlamam onun yanında.
Ancak
rahatsız olmaya başladım onun sürekli bu iyilik durumundan. İlk gittiğimiz
oyun parkında başladı rahatsızlığım. Salıncakların kenarında inmesini
bekliyoruz sallanan çocuğun. Ancak uyanık ve atılgan bir diğer çocuk
fırlayıveriyor yerinden “Bekleyen mi var?” demeden; indirebilirsen ne ala.
Anneler ise, çocukların atılganlığından müthiş keyifli. Benimki de pek bir
cesur, dışa dönük ayaklarındalar.
Biz bir türlü gelmeyen sıramızın
gelmesini beklerken sıkılıp ayrılıyoruz oradan. Ben gene de ‘o çocukların
yaptığının yanlış olduğunu, başkalarının hakkını yememek gerektiğini,
sıramızı beklemek gerektiğini’ filan söylüyorum. Gene bir gün, parkta
ömrünün ilk dayağını yiyor ama ne dayak. Kaydırağın en tepesinde kayacak
benimkisi, eşimle ben gururla ona bakıyoruz. Çocuk suratı: sevinçli, mutlu,
apaydınlık. Kayacak ama en altta bir bebek inmek için cebelleşiyor.
Bizimkisi,
bebeğe çarpmamak için yukarıda bekliyor. Ama o sırada sabırsız bir kız
çocuğu “Niye kaymıyor?” diye ilk önce tekmelemeye, sonra saçını başını
yolmaya başlıyor. Aşağıda hayretler için seyrediyorum birkaç saniye.
Bizimkisi ise hala kaymıyor küçüğü korumak için. Eşimle ben dayağa son
veriyor, avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz çocuğun annesine. “Siz
çocuğunuza hangi davranışları öğretiyorsunuz? Bu nasıl bir davranıştır?”
diye. Bizimki surat kırmızı, ağlamaktan bitap düşmüş, niye dayak yediğini
anlamamış, eve gitmek istiyor.
Şimdilerde
4.5 yaşında iyilik severliğinden, paylaşma ve yardımlaşma güdüsünden hiçbir
şey kaybetmedi. Ancak ben bazı şeyleri tembihler oldum. Anlayan kim?
Anlatayım. Gittiği anaokulunda her çarşamba oyuncak günüdür. Bizimki hem
kendine hem de sınıftaki diğer tüm erkek çocuklarına birer oyuncak koyar.
“Belki unutan vardır” ya da “hep beraber aynı oyunu oynarız” diye. Geçen
hafta çantamızı evde unutmuşuz. Okuldan içeri girdik, öğretmenimiz “Gene bir
sürü oyuncak getirdin mi? Benim paylaşımcı oğlum” demesiyle bizim ki
yıkıldı. “Olsun oğlum, sen de diğer çocukların oyuncakları ile oynarsın”
dememle toparlandı ve ayakkabısını çıkarmak için oturdu. O sırada yanına
aynı sınıftan iki erkek çocuk geldi. Ellerinde oyuncakları ile onları
görünce “Oğlum da paylaşabilir mi?” diye sordum ancak ikisi de razı gelmedi.
Ben yıkıldım. İki senedir evden
oyuncak
taşıdığımız oğlanlar, bir seferlik de olsa fazla oyuncaklarını bize
vermediler. Buradan çıkarılacak elbet bir ders var. Ama bizimkisi bu hafta
gene çok sayıda oyuncak götürerek huylu huyundan vazgeçmedi.
Bu kadar da değil. Hafta sonları oğlumla
bir yere gittiğimde oturamıyorum. Sebep: sürekli bizimkini kollamaktan canım
çıkıyor. Elindeki çikolatayı, şekeri isteyene veriyor, oyuncakları çocuklar
elinden kapıyorlar, sırasını alıyorlar. Bizimkisine sorduğumda “Oğlum, niye
böyle yapıyorsun?”. Bana cevabı “Olsun anne; boş ver.”
Boş veremiyorum.
Dün
arkadaşlarımızla ünlü bir kebapçıya gittik. Malumunuz bir oyun odası var bu
sebeple tercih ettiğimiz bir mekan. Oyun odasında olanlar için
arkadaşlarımız, “Sizin oğlan pek enayi, sırtına semer vuran çok olacak”
dediğinde üzüldüm. Çünkü söylediği cümle, toplumun genelinin düşünme
yapısını ortaya koyuyor, “iyi niyetli; öyleyse kullanalım, ezelim,
çiğneyelim, yok sayalım.” Halbuki bunlar birer ERDEM, birer DEĞER, bu
çocuklar birer MÜCEVHER, kırılmamaları ve üzülmemeleri lazım.
Kimse
ya bilmiyor ya da “Canım o eskidendi; Şimdi arsız, ben merkezci,
başkalarının hak ve özgürlüklerini önemsemeyen kişiler kazanıyor.”deyip
geçiştiriveriyorlar.
Ancak ben kırk kez da çocuk doğursam yine
de bir kristal çocuk annesi olmayı isterim. O kadar farklı, duyarlı ve özel
ki. Farkı anladığınızda bir kristal çocuk annesi olarak kendimi özel ve
hatta seçilmiş hissediyorum.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Funda
Umut Pakkal
1970 İstanbul doğumlu. Eğitim danışmanlığı ve öğretmenlik
yapıyor. Çocuk Psikolojisi uzmanı. Ayrıca gönüllü seminer ve eğitimler veriyor. İstanbul
Üniversitesi Felsefe mezunu. Yüksek lisansını Maltepe
Üniversitesi'nde
Psikoloji, Felsefe,
İnsan Bilimleri bölümünde psikoloji üzerine tamamladı.
Detaylı Bilgi
|