|
11 Kasım
2005 Cuma
Fransa'da
Olup Bitenler Üzerine
“Bastil’e Doğru”
mu?
Uzay Gökerman
Fransa’da olup bitenleri basit bir
vandalizm (Eski kültür ve sanat anıtlarını yakıp yıkan,
bunların değerini bilmeyen kimse veya topluluk)
değerlendirmesi içine sıkıştırmaya çalışırsak, daha sonra ortaya
çıkacak yeni durumları anlamada ve kavramada güçlük çekebiliriz.
Batı Uygarlığı ciddi bir sıkıntı
içinde. Bir anlamda köşeye sıkışmış diyebiliriz.
Nedir
bu?
Bir taraftan göz kamaştırıcı zenginlik
ve bunun beraberinde getirdiği tüketim, diğer taraftan da ciddi
boyutlara gelen, gelişimden ve tüketimden yeterince yararlanamayan
mutsuz insan kitlesi.
Üstelik yarın nasıl bir gün olacağını
bilmeden, banliyö diye tabir edilen; bir çeşit getto mahallerinde
yaşayan, içlerinde potansiyel suç işleme yönelimi taşıyan, kültür
düzeyi düşük, inanç sistemi akıldışılık içeren, tutucu/hurafe
unsurlarla donanmış, etnik motiflerin bolca rastlanıldığı, toplumun
mevcut süregiden düzenini bozmaya hazır bekleyen ve aslında ona
düşman, çoğunlukla yarı işsiz ve sosyal güvenlik güvencelerinden
yararlanamayan bir kitle bu.
Buna
karşılık Avrupa içinde çok uzun zamandır içten içe gelişen bir
yabancı düşmanlığı da yukarıda anlatmaya çalıştığımız grup ya da
kimliklere karşı artık çok daha sesli olarak kendisini ortaya
koyuyor. Milliyetçilik söylemi kendisini iktidara taşıyacak yollar
arıyor.
Son iki yüz yıla damgasını vuran
devrimlere ilham kaynağı olmuş Fransa bu anlamda liderliğini
kimselere bırakmıyor. Dünya Savaşları sonrasında Avrupa’da aşırı sağ
söylemi ilk defa, bu ülkede Le Pen ile duymuştuk. Üstelik 90’lı
yılların başında. Bugün İçişleri Bakanlığı görevini yapan ve
şiddet
olaylarının belki de artması ve bitmemesine neden olan Sarkozy de
2007 Cumhurbaşkanlığı seçimine hazırlanırken, yabancılara karşı
söylem geliştirmekten, hatta Türkiye’nin AB’ne girişine karşı
durmaktan geri kalmıyor. İşin tuhafı Fransız milliyetçi söylemini
dile getiren; olaylara “karışanlar için ‘gençler’ yerine
‘haydutlar’, ‘gençlerin ağabeyleri’ yerine de ‘mahalle kabadayıları’
nitelemesinde bulunmaya devam”
(1)
eden bu şahsın kökeninin Macar oluşu.
Avrupa
medeniyetinin sıkıştığı nokta buralarda bir yerde. Kosta Rika ile
maç yapan Fransız milli takımının üç golüne imza atan ve ismi tüm
dünya tarafından bilinen futbolcuların tamamı siyahi ve Afrika
kökenli. Üstelik aralarından birkaç tanesi de şöyle diyor:(2)
Lilian Thuram: Ben bu
varoşlarda büyüdüm ve bu gençlere kendimi çok yakın hissediyorum.
Durum beni hasta ediyor.
Hiç kimse doğru soruları sormuyor. Hiç kimse gerçek problemlere
bakmıyor. Asıl problem, bu gençlerin güvencesiz olması. Kimse bu
gençlere nasıl iş verileceğini söylemiyor. Kamuoyu bu gençlerin
serserilerden başka birşey olmadıklarına inandırılmaya çalışılıyor.
Belki de Sarkozy ağzından çıkan sözlerin ağırlığını bilmiyor.
Florent Malouda: Varoşlarda
yaşayan insanlar çaresiz. Durumun bu noktaya geleceği belliydi.
Eric Abidal: Kopma
noktasına ulaştık. Bu durum yeni bir durum ve çözüm bulunması
gerekiyor. Ben de La Duchere mahallesindenim. Oradaki süpermarket
bizim çocukları işe almıyordu. İnsanlar bu gibi olaylarla
karşılaşmaktan bıktılar.
Liberal ekonomi savunucuları için
aslında bulunmaz bir örnek Fransız Ulusal Takımı. “Bakın, işte
fırsatlar düzeni bu, çalışan yükselip, bulunduğu yerden
kurtulabilir.” Pekala mümkün. Fakat işin özünde dikkat çekici husus,
orada yaşamış ve bugün ülkenin gözbebeği olmuş yıldızların,
geldikleri yerleri unutmamaları ve bu isyana bir anlamda omuz
vermeleri.
Uçurum
öylesi boyutlarda, ayrımlar o kadar derin ve keskin ki, toplumun her
katmanından insanı bir şekilde etkiliyor.
İnsanlığa, gelişimi, uygarlığı,
refahı, mutluluğu ve sonsuz tüketimi gösterip, diğer taraftan da
“...ama siz bizden değilsiniz!” demek, o uygarlığın temel taşı
olan demokrasi kavramıyla çelişmektedir.
İnsanoğlu bugün batı medeniyetinin
çizdiği normlar içinde yaşamaya çoktan hazır. Türkiye’nin AB yolunda
kendisinden beklenmeyecek bir performans göstererek, “bunlar
yapamazlar nasıl olsa” diyen zihniyeti çaresiz duruma düşüren
içsel enerji de budur.
Bir taraftan, refahınızı ortaya
çıkaracak tüm araçların yaratımı ve kullanımı için ucuz işgücü
arayışı ile bu insanları kendinize çekeceksiniz, diğer taraftan da
onları “barbarlar” diye nitendireceksiniz.
Bugün tarifini yaptığımız uygarlığın
biriktirdiği zenginlikler, dünyanın daha yaşanabilir bir yer olması
için yeter de kat kat artar bile. Fransa karşılaştığı bu durumdan
kurtulabilmek için şimdiden çeşitli fonlar yaratmaya başladı bile.
Gelişimin zorlayıcı gücünden
kaçılamayacağının tonla örneği ile doludur tarih kitapları.
Diyalektik, karşıtların birliğini ve birbirini geliştirmesini çoktan
ispat etmiştir bile: Toplumsal pramit bütün geometrisi ile gelişir
ve büyür.
Bu
nedenle sokağa çıkmış insanın sesini dinlemek, ne istediğine kulak
vermek, duyarlılık göstermek, toplumsal bir görevdir. Bugün
Fransa’da olup bitenler, yarın Türkiye’nin kapısını çalabilir.
İnsanın temel derdinin daha iyi yaşam (buradaki talep, sonsuz bir
tüketimin içinde olmak değil; insani tanımın içinde, ona yaraşır bir
şekilde yaşamak ve kalmak) sürmek olduğunu asla göz ardı edemeyiz.
Batı Medeniyeti, yarattığı zenginliği
ve uygarlığı paylaşmak; kendisinden olmadığını düşündüğü kimlikleri,
kendisine eklemek, onlarla bütünleşmek zorundadır. Problemler yumağı
kapıya dayanmıştır. Güvenlik sorunu Avrupa’nın içine girmiştir.
Uzlaşma ve diyalog kurmanın öncülüğü yapmış bir kültürün, sokakta
olup bitenleri serseriler topluluğunun aykırılıkları gibi görmek, ne
olduğunun farkına varılmadığı anlamına gelir. Bu kişilerin
yakalanıp, sınırdışı edilmesiyle çözüm bulamazsınız.
Çünkü
onların “içeri” girmesine ve orada yaşamasına engel olamıyorsunuz.
Ceza verme yaklaşımı da, toplumsal
uzlaşmanın en üst düzeyde olduğu yerde vardır. Ceza anlaşılır ve
kabul edilebilir olduğu zaman bir değer taşır. Ceza, ‘öğretme’nin en
radikal biçimidir. Cezayı yaşayan sonunda ondan bir şey
öğrenmelidir. “Yasa koyarım, olur biter,” derseniz, gün gelir sizin
en ünlü, gözde yeriniz Bastil olur ve mutlak suretle de yıkılır ve
yıkıntılarının arasından uzlaşmanın bir yapısı ortaya çıkar. Yanlış
hatırlamıyorsam, Fransız Devrimi sırasında yıkılan Bastil’in
taşlarından, toplumsal konsensusun merkezi yeni meclis binası
yapılmıştı.
(1)
10 Kasım 2005, Milliyet Gazetesi
(2)
10 Kasım 2005, Hürriyet Gazetesi
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
bhagavadgitha@yahoo.com
|