|
Yazar:
Firdevs Burçak
- Mart 2008
Yaşamak Sanatı
İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten
korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği
için.
Düşünmekten korkuyor sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu
için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için.

Aslında çok güzel
özetlemiş Shakespeare yukarıdaki dizelerde, insan denilen varlığın doğumu ve
ölümü arasındaki süreç içerisinde elde ettiği “yaşamak” eyleminin
içini neden tam olarak dolduramadığını. Çevre faktörünün çok büyük bir etmen
olmasıyla birlikte, çocukluktan itibaren her birimizin kafasına vurula
vurula öğretilmiş olan korkular, dolayısıyla da yaşanan çaresizlikler
yaşamayı engelleyen
basamaklardan
sadece bir tanesini oluşturmaktadır. Hepimiz bebek olarak geldiğimiz bu
dünyada, sahip olmadığımız (öğrenilmiş) korkularımız nedeniyle çok güçlü
başlamıştık oysaki hayata. Hayatı keşfetmeye çalışırken emeklemeye başladık,
sonra (düşme riskini de göze alarak) ilk adımı attık ve adımların
hızlanmasıyla koştuk devam eden cesaretimizle. Kimi zaman düştük,
yaralandık, acıyı hissettik tüm bedenimizle, ama bütün bunlar engel olamadı
tekrar ayağa kalkıp devam etmemize, çünkü çocukça mutluyduk ve yaşıyorduk ta
ki “hızlı koşma düşersin”, “oraya gitme yaralanırsın” gibi cümlelerle
hayatımıza sınırlar koyulana dek. İşte o zaman yaşamayı bırakmaya başladık
kaybettirilen cesaretimizle birlikte.
Korkular
ve çaresizlikler, ön yargılar gibidir; yaşamanıza izin vermezler.
Öğrendiğiniz dolayısıyla da hayatınıza geçirdiğiniz her bir korku, hayata
dair girmek istediğiniz yeni bir yolda küçük bir adımın atılma çabasına
yönelik büyük bir engeldir. Hayatın salt beyaz ya da siyahtan oluşmadığını,
bazen her ikisini barındırmakla birlikte bazen her ikisinden bağımsız farklı
renkleri de taşıyan bir paradoks olduğunu düşünürsek; kalan zamanımızı
korkularımızdan arta kalan keşkeler ve pişmanlıklarla tüketip, hiç
başlayamamak, yani farklı renkleri tadamamak, büyük bir kayıp olsa gerek.
Yaşamayı
engelleyen diğer bir basamak hiç şüphesiz ki, toplum empozelerinden
sıyrılamayarak geliştirmeye fırsat bulamadığımız, belki de aslında hiçbir
zaman tam olarak bulamadığımız benliğimizdir. M. Foucault’un da söylediği
gibi “yaşama sanatı, kendine bağımlı olma sanatıdır.” Yani sürekli olarak
yapabileceğimiz ya da yapamayacağımız eylemlerin başkaları tarafından karar
verilerek yeteneğimiz olmasına rağmen “sen yapamazsın” larla asla keşfetmeye
bile yeltenmediğimiz durumlar, almış olduğumuz kararlarımızdaki
özgürlüklerimize vurulmaya çalışılan ketlerle, toplumda “boyun eğilerek”
yaratılmış bir sürünün parçası olmanın her zaman daha az risk taşıması ve
kolay kabullenilir bir durum olması nedeniyle keşfedemediğimiz benliğimiz
dolayısıyla da başkalarının doğrularıyla yaşamak zorunda bırakılan
hayatlarımız hiçbir zaman “yaşamak sanatını” icra edemediler. “Sanat”
sözcüğünün antik Yunan, Çin ve Hint kültürlerindeki karşılığının, "yaptığına
kendini vererek ve maharetle yapmak" nosyonuna denk düştüğünü hatırlarsak,
yaşamak sanatını icra edebilmemiz için gerekli olan tek şeyin, kendimizi
gerçekleştirme sürecinin en zirvesine tırmanarak kendi hayatımızı inşa etmek
olduğunu anlarız. Oysaki süregelen zaman diliminde aynı olan yaşamlarla
devam ediyoruz, işte bu nedenledir ki, birçoğumuz hep mutsuz, hep bir arayış
içerisinde, hep pişman ve “keşke…” diye başlayan cümleler kuruyor geçen
zamana ilişkin.
Yaşamanız
için size bahşedilmiş olan süre, tüm bu olumsuzluklarla doldurulmayacak
kadar kısa ve değerlidir. Dolayısıyla yaşanmayı bekleyen yıllar için
benliğimizi keşfederek ve geliştirerek, cesaretle ve özgürce aldığımız
kararlarımızı uygulayarak, tüm bu dogmalara ve sıradanlığa inat küçük bir
adım atarsak; “yaşamak” kavramı dolu dolu can bulacak hayatımızın her bir
karesinde. Geriye dönüp baktığımızda ise yaşanmışlıklara, sevmek ve
sevilmekle geçmiş, mutluluğun ve huzurun bolca yer aldığı ve artık ölümün
bile sizi korkutamadığı bir ömrün mutluluğuyla devam edeceksiniz yaşamaya
kaldığınız yerden. Tercih sizin; ya yaşamayı seçeceksiniz ya da zamanınızı
dolduracaksınız!

YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Firdevs Burçak: "Paradokslar
zinciri olarak tanımladığım hayata, 17 Şubat 1988’de Denizli
sınırları içerisinde başladım. Bu zincirin bir halkası
olarak yoluma; hayatı, kendimi, var olma nedenimi bulmaya
ve anlamaya çalışarak devam ettim ve etmekteyim.
Yazıyorum, çünkü yapılan adaletsizliklere,
toplum empozeleriyle öldürülmeye çalışılan kimliklere,
sıradanlığa ve sürünün parçası olmak zorunda bırakılan her
koşula inatla, nefretimi kusmak için..."
Detaylı bilgi
|