Yazar:
Firdevs Burçak
- Nisan 2008
Özgürlüğün
Katlediliş Hikâyesi
Benim
Hizmet ettiğim kanunlar, küçük parmağımı bile köle etmeye kalksalar, nereye
olsa gider, başka kanunlar arardım.
— M. Montaigne
“Özgürlük”
kavramının yankılanmasıyla zihinlerde anlam bulan temsilcisi, beyaz
güvercinler olmuştur çoğu kez. Onlar değil midir ki; uçsuz bucaksız
gökyüzünde bembeyaz kanatlarıyla, bir uçtan diğer bir uca istedikleri gibi
süzülenler; üstelik de biz insanları kıskandıran edalarıyla? Bir kere
tattılar mı o özgürlüğün eşsiz tadını, kaybetmemek için, var olan tüm
güçleriyle savaşırlar; aşılması güç engellere inatla. Çünkü onlar için nefes
almakla eş değerdir özgürlük; çünkü “yaşamak” eyleminin içini tam olarak
doldurmaktır özgürlük; işte bu nedenledir ki, güvercinlerin özgürlüklerini
kafeslerle sınırlandırmaya kalkarsanız eğer, bilin ki onları ölüme mahkum
edersiniz.
Aynı
güvercinlerde olduğu gibi, insanlar da yaşayabilmek için özgürlüğe ihtiyaç
duyarlar; hem de ilk nefes almaya başladıkları andan itibaren. Bu durumu J.Lock,
“Her insan iki hakka sahip olarak dünyaya gelir. Birincisi, başka insanların
üzerinde hiç bir gücünün söz konusu olmayacağı özgürlük hakkıdır. İkincisi
ise, mülkiyet hakkıdır.” diyerek çok güzel dile getirmiştir. Oysaki özgür
doğan insan, güvercinlerden farklı olarak, yaşamı boyunca (bilinçli ya da
bilinçsiz) olarak her yerde zincire vurulmuştur. Dolayısıyla, özgürlüklerin
toplumda doyasıya yaşanmasının sadece bir ütopyadan ibaret olduğunu
söylemek, hiç te yersiz olmaz. Peki, nasıl oluyor da ilerleyen zamanla
birlikte insanın doğuştan getirdiği özgürlükleri, onların ayaklarına vurulan
prangalarla yitip gidiyor?
Özgürlüklerin
sömürülme tarihçesine baktığımızda, en temel aşamalarından birini,
yeterince anlaşılamayan (günlük yaşamda herkes tarafından oldukça sık ve
bilinçsizce kullanılan) “saygı” kavramının oluşturduğunu görmekteyiz. Yani
özgürlüklerin sömürülmeden toplum içerisinde yer bulabilmesi, toplumun
“saygı” kavramına gösterdiği değerle orantılı olarak değişmektedir. Çünkü
birbirlerinin yaşam hak ve özgürlüklerine saygı duymasını bilmeyen bireyler
başkalarının özgürlüklerine (bilinçsizce) vurdukları her bir zincirle,
aslında kendi özgürlüklerini de yok etmiş olurlar.
.jpg)
Hayat
yolunun en başında insanlara bahşedilmiş olan, özgürlüğün katlediliş
hikâyesini dinlemek ister misiniz? Geleneksel aile modelinin hakim olduğu
toplumda çocuklar, ailelerin birer uzantısı olarak görüldüğü için, çoğu kez
ailede ve kendi hayatları hakkında alınan kararların bir parçası olamadılar.
Toplumun bir birey olarak görmediği bu çocuklara, hata yapma özgürlüğü bile
tanınmadı ve onlar için çizilmiş doğrular yolunda ilerlemeleri istendi her
daim. “Sen bilemezsin”lerle susturulan ve fikirlerine yer verilmeyen bu
çocuklara ilk keti, aileler, ellerinden “ifade etme özgürlüğünü
“alarak vurdu. Bu durum çocuğun bilinçaltına “kendisinin ve düşüncelerinin
gereksiz” olduğu fikrini tekerrürlerle aşılayarak; kendisini bir “birey”
olarak ortaya koymasına izin vermedi.
.jpg)
Okul
hayatıyla birlikte toplumun bir parçası haline gelen bu çocuğa, bir diğer
darbeyi de kronikleşmiş eğitim sistemi sorunları vurdu. Yaratıcılığın ve
özgür düşünmenin tamamen reddedildiği, içeriğini bitmek bilmeyen sınavların
ve ezberciliğin oluşturduğu eğitim sistemi “düşünme özgürlüğünü”
katletti. Ortaya ise, düşünmeye ve sorgulamaya gerek duymayan, ezberciliğin
ve taklitçiliğin kölesi olmuş, tüm söylenenleri yapmak zorunda olduğu için
yapan
robotlaşmış
bir gençlik çıktı. Bu gençliğin büyük bir kısmı kimlik arayışı içerisinde
bulunduğu dönemlerde, ona uygun görülen kimliği giymek zorunda kaldı; çünkü
nasıl bir kimlik giymek istediği hiçbir zaman sorulmamış ve önemsenmemişti.
Artık
düşünmekten ve ifade etmekten kaçınan, ki bu açıdan bakıldığında da
hayvanlardan pek bir farkı kalmayan insana, son özgürlük kelepçesini;
despotlukları, geleneksel yargıları ve püriten ahlak ve kültür
anlayışlarıyla toplum taktı. Böylece bir bireyin sahip olması gereken ve en
temel özgürlüğü olan “yaşam özgürlüğü” de elinden alındı hoyratça.
Kendini tanımayan, kim olduğunu, var olma amacını sorgulamayan gençliğin
peşinde bir gölge gibi dolaşan sürü zihniyeti, benliğin geliştirilmesinde en
büyük engeli oluşturdu. Evet, bu aşamalarla tek tek özgürlüklerine amansızca
gem vurulmuş ve toplumun büyük bir kesimini oluşturan “kendi olamamış” bir
gençlik yaratıldı ne yazık ki. Bu gençliğe hayatın
salt beyaz ya da siyahtan oluştuğu, farklılıkların kabul yargılarının
dışında olduğu, sürünün bir parçası olmanın kabul edilebilir olduğu,
düşünmek ve bilimsellik yerine süre gelen değişmez yargıların çerçevesinde
öğretilenlerle zamanını doldurması
gerektiği ezberletildi. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, bir de cinsiyet
farklılığı ön plana çıkarılarak, insanlık dışı bir muameleyle, kızların
hayatları erkeklere oranla daha fazla istismar edildi.
İçinde
bulunduğumuz durumu yansıtan bir ayna gibi, bu hikâyenin bizlere oldukça
tanıdık gelmesi olağandır. Bu günkü gençlik, yıllarca süregelen değişmez
kısır döngünün büyük bir mağduru olmasına rağmen; yetişkinler tarafından
sürekli eleştiri bombardımanına tutulmaktadır. İlginçtir ki; her toplumun
yetişkinleri, içinde bulunduğu dönemin gençlerini beğenmeyerek, kendi
gençliklerini örnek gösterirler daima. Halbuki her genç kuşağın, geleceğin
yetişkin kuşağı olacağını ve özgürlüklerin bireylere geri verilmesi adına
başlatılmayan girişimlerle tekerrür eden bu çarkı düşünürsek; sonu hiç
gelmeyecek olan şikayetlerin nedenini anlayabiliriz.
Cumhuriyet tarihinden beri eğer ki hedeflerimiz olmuşsa; muasır medeniyetler
seviyesinin üstüne çıkmak, aydın bireylerlerin oluşturduğu bir toplum
yaratmak, soysal devlet anlayışı içinde vatandaşların huzur ve refahını
sağlamak, ekonomi, sağlık, eğitim, hukuk gibi pek çok alanda yapılan
reformlarla “en iyi”yi yakalamak ve ilerlemek, o zaman özgürlüklere saygı
duymayı öğrenmeli ve öğretmeliyiz.
Özgürlüğün
bir ülke için nedenli önemli olduğunu bilen Ulu Önder “Özgürlük olmayan bir
ülkede ölüm ve çöküntü vardır. Her ilerlemenin ve her kuruluşun anası
özgürlüktür” diyerek bu durumu çok iyi özetlemiştir.
Unutulmamalıdır ki; ileride geleceğin yetişkinleri olacak bu gençliğin bir
kısmı, ülkenin başına geçerek ülke adına önemli karalar verecek, insanlık
adına özgün ve yararlı buluşlar ortaya koyacak, kanunları düzenleyecek,
insanların güvenliğini sağlayacak, aydın bireyler yetiştirecek… Sonuçta
ortaya çıkacak olan durumun, şikâyet ettiğimiz günümüz koşullarından farklı
olmasını istiyorsanız eğer; çocukların ve gençlerin özgürlüklerini doyasıya
yaşamalarını sağlayın; bırakın bu hayatı “kendileri olarak” yaşasınlar.
Yarınlar birbirinden farklı özgün, yaratıcı, bilimsel analiz yapabilen,
sorgulayan ve baskıları reddeden, insanlık ve toplum yararı için çalışan,
Atatürk’ün emanetine sahip çıkabilecek güce sahip… aydın bireylerle
ışıldasın.
Özgürlükler diyarında, özgürce yaşamanız dileğiyle…
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Firdevs Burçak: "Paradokslar
zinciri olarak tanımladığım hayata, 17 Şubat 1988’de Denizli
sınırları içerisinde başladım. Bu zincirin bir halkası
olarak yoluma; hayatı, kendimi, var olma nedenimi bulmaya
ve anlamaya çalışarak devam ettim ve etmekteyim.
Yazıyorum, çünkü yapılan adaletsizliklere,
toplum empozeleriyle öldürülmeye çalışılan kimliklere,
sıradanlığa ve sürünün parçası olmak zorunda bırakılan her
koşula inatla, nefretimi kusmak için..."
Detaylı bilgi
|