|
Düzenleyen: Erdal
Didar
Hallac-ı
Mansûr'u Anlamak
"Benim
kollarımı, bacaklarımı, başımı kestikten sonra, cesedimi yakıp, külünü
Dicle'ye atacaklar. Korkarım ki, nehir taşıp Bağdât'ı basacak. O zaman
hırkamı nehrin kenarına götürüp, sulara at."
Bir
gün Hüseyin Bin Mansûr, dostu olan bir hallâcın dükkanına girdi. Bir işinin
görülebilmesi için onun yardımını ricâ etti. Fakat hallâcın gittiği yerden
dönüşü biraz uzun sürdü. Geldiğinde; "Yâ
Hüseyin! Gördün mü başımıza gelenleri. Senin için bugün kendi işimden oldum"
diye söylendi.
Hüseyin bin Mansûr
onun endişeli hâline bakarak tatlı tatlı gülümsedi ve; "Üzülme
senin işini de biz hallederiz" dedikten sonra parmaklarını
pamuk yığınlarına doğru uzatıverdi. O anda henüz atılmamış pamuk yığınları
harekete geçti. Kaşla göz arasında, tel tel saf pamuk bir tarafa, kirli ve
süprüntü kısmı ise diğer tarafa ayrıldı. Hallâcın gözleri fal taşı gibi
açılmış şaşkınlıktan sanki ayakta donakalmıştı. Olay kısa zamanda halk
arasında yayıldı. Bu târihten sonra
Hüseyin Hallâc-ı Mansûr
olarak anıldı.
Hallâc-ı Mansûr
daha sonra Basra'dan ayrılarak Bağdât'a Cüneyd-i Bağdâdî
hazretlerinin yanına geldi, Cüneyd-i Bağdâdî ona susmayı ve insanlarla görüşmemeyi
emretti. Daha sonra Hicaz'a
giderek, bir sene Ravda-i
mutahherada kaldı. Zikir ve ibâdetle meşgûl oldu.
“Gâliba
bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya boyaman yakındır!”
Sonra tekrar Bağdât'a
geldi. Burada yine Cüneyd-i
Bağdâdî hazretleri ile görüştü ve bâzı sorular sordu.
Cüneyd-i Bağdâdî
Hallac'ın
suâllerine cevap vermedi ve kendisine; "Gâliba
bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya boyaman yakındır!" dedi.
Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri bu sözü ile ilerde onun şehît edileceğine işâret
ediyordu. Mansûr,
sorduğu meselelerin cevâbını alamayınca, izin alarak
Tüster'e gitti. Bir
sene orada kaldı. Burada büyük kabûl ve ilgi gördü. Sonra buradan ayrılıp,
beş yıl ortadan kayboldu.
Horasan ve
Mâverâünnehr gibi beldelerde bulundu ve
Ahvaz'a
geldi. Burada da nasihatlerde bulunup, Ahvaz halkı içinde büyük kabûl ve
ikrâm gördü. Ahvaz' da ilâhî esrârdan çok bahsettiğinden, kendisine
Hallâc-ı Esrâr
denildi.
Tekrâr hacca gitti. Dönüşte Basra'ya geldi. Oradan tekrar Ahvaz' a gitti.
Bir müddet daha burada kaldı. Sonra; "Halkı
Hak'a dâvet için şirk beldelerine gidiyorum" diyerek
Hindistan'ın yolunu tuttu. Buradan
Mâverâünnehr'e geldi. Çin'i, Maçin'i
dolaştı. Gittiği her yerde halkı Hak'a dâvet etti. Hint, Çin ve Türk
kavimlerinden pek çok kimsenin İslâmiyet’le şereflenmesine vesîle oldu.
Onların
İslâmiyet'i tanımaları için pek çok eserler telif etti. Dönüşünde
dünyanın dört bir yanından ona mektuplar yazılmaktaydı. Hintliler, ona; Ebû
Mugis, diye mektup yazarlardı. Çinliler Ebû Muîn, Türkler; Ebû Mihr,
Farslılar; Ebû Abdullah Zâhid, Huzistanlılar; Hallâc-ı Esrâr diye hitab
ediyorlardı.
Hallâc-ı Mansûr'un İslâm' ı yaymak için yıllarca dolaştığı, şehir şehir
gezdiği bu seyâhatleri sırasında pek çok kerâmetleri, hârikulâde halleri
görüldü. Kerâmetlerinden daha mühimi de onun mârifet, hikmet ve ince mânâlar
dolu sözleridir. Bunlar, onun ilim ve mârifette ulaştığı kıymetli dereceleri
gösteren birer delildir.
Ne zaman sırtını
dikenli bir ağaca dayasa, ağaç taze hurma verirdi.
Hallâc-ı Mansûr dört yüz Sûfî ile birlikte çöle
açılmıştı. Birkaç gün geçti. Gıdâ namına hiçbir şey bulamadılar. Açlıktan
perişan bir hâle geldikleri sırada Hallâc-ı Mansûr'a gelerek şimdi kelle
kebâbı olsa da yesek dediler. Hallâc, hemen elini arkaya uzatıp, kebap olmuş
bir kelle ile iki pide alıp, birine verdi. Dört yüz kişiydiler. Her
defâsında elini arkaya uzatıp, bir kelle iki pide aldı. Neticede 400 kelle,
800 pide almış ve her birine bir kelle iki pide vermiş oldu. O topluluk
bunları yedikten sonra, tâze hurma olsa da yesek dediler. Kalktı ve beni
silkeleyin buyurdu. Hurmalar döküldü. Doyuncaya kadar yediler. Bundan sonra
yolda ne zaman sırtını bir dikenli ağaca dayasaydı, tâze hurma verirdi.
Bir
defâsında Mekke'ye
gitmişti. Kâbe'nin karşısında bir sene oturdu. Uzuvlarının yağı buradaki taş
üzerine aktı. Derisinin rengi değişti. Fakat yerinden kıpırdamadı. Her gün
ona bir somun ile bir testi su getirirlerdi. Somundan kopardığı birkaç lokma
ekmek parçasıyla iftar edip geriye kalan kısmını testinin üstüne koyardı. O
sene hacılarla birlikte Arafat'a çıktı. Herkes geri döndüklerinde bir âh
çekti ve dedi ki:
"Ey
âlemlerin Rabbi! Ey azîz olan Allah'ım! Bütün tesbîh edenlerin tesbîhinden,
bütün tehlîl söyleyenlerin tehlîlinden ve her tefekkür sâhibinin
tefekküründen seni tenzîh ederim. Ya İlâhî! Biliyorsun ki, sana şükretmekten
âcizim. Benim Şükrüm ancak budur."
Kudret Paraları
Hallâc-ı Mansûr yanına gelenlere yazın kış meyveleri, kışın yaz meyveleri
çıkarır ikrâm ederdi. Elini havaya uzatınca, avucu, üzerinde "Kul
hüvallahü ehad" (De ki O Allah'tır) yazılı gümüş paralarla
dolardı. Bunlara "Kudret
Paraları" ismini verirdi. İnsanlara, evlerinde ne
yediklerini, ne yaptıklarını, ne konuştuklarını ve kalplerinden geçenleri
Allah-ü Teâlâ'nın bildirmesi ile haber verirdi.
Bir
gün kendisine; "Sabır nedir?"
diye sorduklarında;
"Sabır
odur ki; iki elini ayağını keserler, onu köprünün üzerine asarlar ve hattâ
bundan daha acayip muâmeleler yaparlar da bir kere âh etmez."
buyurdu. Kendisinin ölümü ve idâmı böyle cereyân etmiştir.
“Ene’l
Hak”
Nitekim Hallâc-ı Mansûr
Allah-ü teâlânın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada;
"Ene’l
Hak"(Ben
Tanrıyım)
sözünü söyledi. Bu sözü
Hallâc-ı Mansûr'un bu yaşamdaki
sonunu getirdi.
Hallâc-ı Mansûr,
"En el-Hak" sözünü söyleyince tasavvuf ilmine vâkıf olmayan zâhir ulemâ bu söze
şiddetle karşı çıktı. Sözünü Halîfe Mu'tasım'ın yanına götürerek fesâd
çıkardılar. O sırada vezir olan Ali bin Îsâ'yı ona karşı kışkırtarak
aleyhine çevirdiler. Halîfe, Hallâc'ın bir sene zindana atılmasını emretti.
Fakat halk yine ona gidip bâzı meseleler soruyordu. Daha sonra, insanların
onu ziyâreti de yasaklandı. İbn-i Atâ'nın ve Ebû Abdullah bin Hafîf'in
yaptıkları ziyâretler müstesnâ beş ay müddetle kimse onu ziyâret edemedi.
Bir gece
Hallâc-ı Mansûr'u
zindanda bulamadılar. İkinci gece ne zindan vardı ne de Mansûr... Üçüncü gece, zindan da Mansûr da
yerindeydi. Kendisine bunun hikmeti suâl edildiğinde;
"İlk
gece Onunlaydım, beni bulamadınız. İkinci gece, O benimleydi, ne beni ne de
zindanı görebildiniz. Üçüncü gece, her şey yerli yerindeydi. Tâ ki mukaddes
dînimizin emrini yerine getiresiniz. Beni idâm edesiniz"
diye
buyurdu.
Şeyh Ebû Abdullah-i Hafîf şöyle nakletmiş:
.JPG) Bir çok hîle ile zindana
girerek Hallâc-ı Mansûr'u görmeye gittim. Yumuşak halılar ve döşeklerle
döşenmiş, iyi tertip edilmiş güzel bir oda gördüm. Odanın duvarına bir ip
bağlanmış, üzerinde bir havlu asılmıştı. Orada yüzü güzel bir köle gördüm.
"Şeyh nerededir?"
diye sordum. "Abdesthânededir.
Abdest hazırlığı görüyor." dedi.
"Ne zamandan beri
şeyhin hizmetindesin?" dedim. "On
sekiz aydan beri." dedi. "Bu
zindanda şeyh ne yapıyor?" dedim. "On
üç batman ağırlığında bir demir baş ile, her gün bin rekat namaz kılıyor."
dedi. Sonra devâm ederek: "Bu
gördüğün zindanın kapılarının her birinin arkasında eşkıyâ ve hırsız
kimseler vardır. Onlara nasîhat eder. Bıyıklarını ve saçlarını keser."
dedi. "Ne yer?"
diye sordum. "Her gün önüne
çeşitli yemeklerle donatılmış bir sofra getiririz. Bir müddet onlara bakar.
Sonra parmağının ucu ile o yemeklerin üzerine basar ve içli bir sesle
çeşitli şiirler söyler. Aslâ onları yemez. Sonra önünden alır, götürürüz."
Biz bu şekilde konuşurken o abdesthâneden çıktı. Güzel görünüşlü olup,
câzibeli bir boyu vardı. Beyaz sof giymiş, işlemeli bir peştamalı başına
sarmıştı. Sofa tarafına çıkıp oturdu. Bana, "Ey
delikanlı! Neredensin?" dedi. "Fars'tanım
(İranlıyım)" dedim. "Hangi
şehirdensin?" diye sordu. "Şiraz'danım" dedim. Benden meşâyih haberlerini sordu. Ebü'l-Abbâs
ibni Atâ'ya gelince, sözümü keserek: "Onu
görürsen, o kâğıtları (mektupları) yakmasını söyle." dedi.
Sonra yine, "Buraya nasıl
gelebildin?" dedi. "Bâzı
İran askerlerinin yardımıyla." dedim. Tam bunu söylediğim
zaman zindancı başı içeri girdi. Yer öpüp oturdu. Şeyh ona, "Sana
ne oldu?" dedi. Zindancı başı, "Düşmanlarım
beni halîfeye gammazlamışlar. Güyâ ben, ululardan birini buradan bin dinar
alarak salmışım. Yerine de halktan birini hapsetmişim. İşte şimdi beni alıp
götürecek, katledecekler." dedi. Şeyh, "Var
selâmetle git." dedi. O gittikten sonra, şeyh hücrenin
ortasında dizleri üzerine gelerek, ellerini havaya kaldırdı. Başını önüne
eğdi. Şahâdet parmağı ile işâret ederek, ansızın ağladı. Öyle ağladı ki,
gözyaşından ıslanmadık bir yeri kalmadı. Kendinden geçerek yüzünü yere
koydu. O sırada zindancı başı içeri girdi. Tekrar şeyhin önüne oturdu.
Şeyh, "Ne oldu?"
diye sordu. Zindancı başı, "Kurtuldum."
dedi. "Hangi sebeple
kurtuldun?" diye sordu. O, "Beni
halîfenin yanına götürdükleri zaman halîfe, <<Şimdiye kadar seni katletmeyi
tasarlıyordum. Şimdi sana gönlüm hoş geldi. Seni beğendim. Tekrar affettim>>
dedi. Bundan sonra şeyh,
yüzünü o havlu ile temizlemek istedi. Havlunun asılı olduğu ipin yüksekliği
şeyhten yirmi arşın yukarıdaydı. Şeyh elini uzatarak havluyu aldı. Şeyhin
eli mi uzandı yoksa o havlu mu şeyhe yaklaştı anlayamadım.
Sonra ben çıkıp gittim ve İbn-i Atâ'ya vardım. O haberi verdim. Dedi ki: "Eğer
tekrar onunla buluşursan; beni, kendi başıma bırakırlarsa, ona mektupları
saklayacağımı söyle." dedi.

“Bizim
onunla böyle bir sırrımız vardır”
Naklederler ki, Hallâc-ı
Mansûr hapishânedeyken üç yüz kişiydiler. Bir gece
diğerlerine; "Ey mahpuslar!
Gelin sizi kurtarayım." dedi."Peki
sen kendini niçin kurtarmıyorsun. Gücün olsa kendini kurtarırsın."
dediklerinde; "Biz himâye ve
selâmet içindeyiz. Eğer dilersek bir işâretle bütün kelepçeleri açarız!"
dedi. Sonra parmağıyla işâret edince, bütün kelepçeler yere döküldü. Bunun
üzerine; "İyi ama
hapishânenin kapısı kilitli, şimdi biz nereye gidelim?"
dediler. Bunun üzerine bir daha işâret etti. Duvarlarda bir takım gedikler
ortaya çıktı. Bu hali gören mahpuslar, hemen Hallâc'ın ayaklarına kapanarak
kendileriyle gelmesi için yalvarmaya başladılar. Fakat o reddetti. Neden
diye sorduklarında;
"Bizim
O'nunla öyle bir sırrımız vardır ve sır sâhibinden başkasına söylenmez."
buyurdu.
Bu
haberler halîfeye ulaşınca; "Fitne
çıkarmak istiyor, onu katlediniz veya Enel-Hak sözünden dönene kadar
sopalayınız." emrini verdi. Bunun üzerine Hallâc-ı Mansûr
hazretlerini Bağdât'ta Tâk kapısına götürdüler. Evvelâ yüz kırbaç vurdular.
Kendisinden en küçük bir ses çıkmadı. Ölmediğini görünce, ellerini ve
ayaklarını kestiler.
“Tasavvufun
ileri derecesini görmeye tahammülünüz olmaz”
Hallâc-ı Mansûr'un elleri ve ayakları kesildiğinde;
"Sakın
korkudan sarardığımı zannetmeyin. Kan kaybetmekten sararıyorum"
buyurdu.
Darağacına çıkan Mansûr hazretlerine şu suâl soruldu; "Tasavvuf
nedir?".
Hallâc-ı Mansûr cevap verdi;
"Tasavvufun
en aşağı derecesi, işte bende gördüğünüz bu haldir".
"Ya
ileri derecesi?" diye sordular.
Hallâc;
"Onu
görmeye tahammülünüz olmaz."
dedi.
İdâm edilmeden önce halk taş atmaya başladı. Atılan taşlara hiç ses
çıkarmıyor, hattâ tebessüm ediyordu. Bir dostu, taş yerine gül attı. O zaman
Mansûr hazretleri inledi. Sebebi sorulduğunda;
"Taş
atanlar beni yakînen tanımayanlardır. Tabiîdir ki halden anlamazlar. Halden
anlayanların bir gülü bile beni incitti." cevâbını verdi.
Bu
arada kendisinden nasîhat istemek için gelen hizmetçisine;
"Nefsi,
yapması gereken bir şeyle, ibâdetle meşgul et! Yoksa o seni yapılmaması
gereken bir şeyle, haramlarla meşgul eder." dedi.
Ellerinden, bacaklarından sonra dilini de kesmek istediler. İzin isteyip;
"Allah'ım,
bana senin için bu işkenceyi revâ görenlere rahmet et! Senin rızân için beni
elimden, ayağımdan, gözlerimden, başımdan, canımdan ayıran bu kullarını
affet!" diye yalvardı.
Daha sonra dili ve başı da kesildi, cesedi yakıldı, külleri Dicle'ye atıldı.
Atılan küller dökülür dökülmez, nehir hemen kabarmaya başladı. Kabaran
Dicle'nin suları Bağdât'ı basmak üzereydi. O zaman bir dostu hırkasını
Dicle'ye attı ve Dicle bir müddet sonra eski normal hâlini aldı. Hallâc-ı
Mansûr hazretleri bu kimseye, şehit edilmeden önce:
"Benim
kollarımı, bacaklarımı, başımı kestikten sonra, cesedimi yakıp, külünü
Dicle'ye atacaklar. Korkarım ki, nehir taşıp Bağdât'ı basacak. O zaman
hırkamı nehrin kenarına götürüp, sulara at."
buyurmuştu.
Rivayet edilir ki: Onu darağacında astıkları vakit iblis yanına geldi ve; "Bir
<Ben> sen dedin, bir <Ben> de ben dedim. Sen Ene'l-Hak (Ben Tanrıyım) dedin, bense "Ene hayrun
minhü" (Ben ondan hayırlıyım) dedim). Nasıl oluyor da bu yüzden senin üzerine
rahmet, benim üzerime lânet yağdırıyor?" diye sordu. Mansûr şu cevâbı verdi:
"Sebep şudur. Sen "Ene" dedin, kendini ortaya koydun, ben "Enel" dedim,
kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin iyi olmadığını, benliği
ortadan kaldırmanın ise gâyet iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana
lânet etti."
Hallâc-ı Mansûr'un idâmına sebep olan "Enel-Hak" sözü, onun tasavvuf yolunda
sâhip olduğu kendi hal ve derecesine uygun ve kendi aşk sarhoşluğu içinde
söylediği doğru bir sözdür. Zâhiren kelime mânâsı; "Ben
Hak'ım" demek olan bu sözün hakîki mânâsı: "Ben
yokum. Hak vardır." demektir. Meselâ, bir insanın gölgesi,
kendinden hâsıl oluyor. Gölge, o kimse ile birleşmiş, onun aynıdır veya o
kimse o gölge şekline girmiştir, gibi şeyler söylenemez. O kimse, kendi
kendinedir. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi
filân görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır,
diyebilir. Yâni gölge yoktur, yalnız o insan vardır, der.
Onun hâli, dünyâsı ve içindeki ilâhî aşkı bir başka olup, zâhir insanının
anlayabilmesinden çok uzaktı. Zaman zaman şöyle derdi:
Dilim dilim bende yürek
Aşk nicedir gel benden sor.
Savrulurum kürek kürek
Aşk nicedir gel benden sor.
“Hak neyi dilerse biz onu dileriz”
Bir gün Mansûr'un hâtırından; "Peygamber
efendimiz, Mîrâc gecesi, sâdece müminleri diledi de, neden bütün insanları
dilemedi ve, yâ Rabbî, cümlesini bana bağışla demedi."
diye geçti. Böyle düşünürken, Hz. Mumammed içeri girdi ve;
"Biz
kimi dilersek Hak'ın fermânı ile dileriz. Bizim gönlümüz Hak'ın fermân
evidir. O'nun irâdesinin ve fermânının gayrisinden pâk ve mâsumdur. Eğer O,
hepsini dilerse, ben de hepsini dilerim."
buyurdu. Bundan sonra Hallâc-ı Mansûr, başından sarığını
çıkararak Resûlullah'ın huzûrunda kerâmet gösterdi. Resûlullah efendimiz
buyurdu ki:
"Bu
sarık kerâmeti ile, başını dahi vermek gerektir ki, ben râzı olayım." Onun idâm edilmesine hakîkatte, sebep, bu hüküm oldu.
Hallac-ı
Mansur İslam dünyasının çarmıha gerilen İsa’sı olarak bilinir onun döneminde
onu anlamak çok zordu. Hallac'ın neler anlatmak istediğini Ene’l Hak
cümlesinde ki o ince çizgiyi istersek yakalayabiliriz.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Erdal Didar, 1984, Şanlıurfa doğumlu.
Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler bölümünde eğitim
görüyor. Uzun dönem yerel televizyon, gazete ve radyolarda
çalıştı. Profesyonel olarak kamera ve fotoğraf makinesi
kullanıyor. Heykel, resim, senaryo, film çekimi, felsefe ve
müzik üzerine eğitim aldı. Halen Greenpeace ve Tarih Vakfı'nda
gönüllü olarak çalışıyor. Detaylı Bilgi
|