|
Ekin
Su
Şiddet
İnsanın doğasında mevcut olan
bastırılmış bir davranış olan şiddet, sözcüklerde sert, katı
davranış; azarlamada ve cezalandırmada aşırı gitme; inandırma ve
anlaşmaya varma yerine kaba kuvvet kullanma şeklinde
tanımlanıyor.Freud’un psikanalist yaklaşımına göre iç içe olan
birbirini tamamlayan iki temel yapı bulunmaktadır. Bunlar yaşam
ve ölüm iç güdüleridir. Yani insanda yapıcı ve yıkıcı bu itkiler
doğumdan ölüme kadar birbirlerini itip çekerek yaşamı var
ederler. Kişi yıkıcılık ve yok etme dürtüsünü, libidonun
varlığından dolayı kendine yöneltememekte, bu sıkıntılı ve
çatışmalı durumu değişik savunma mekanizmaları yoluyla kendinden
başka kişi ve nesnelere yönelterek varlığını sağlamaktadır.
Erol
Mutlu’ya göre şiddet, en geniş haliyle saldırganlıkla bağlantılı
bir davranış biçimidir. Bu anlamda şiddet, bir nesne ve kişiye
doğru yönlendirilmiş, yönlendirilişi kişinin istemediği ve o
kişiyi tahrik edici, yıpratıcı bir eylemi, kimi zaman da
eylemden kaçınmayı veya eylemsizliği içerir. Bu anlamda fiziksel
anlamdaki her türlü saldırı şiddet tanımı içine unsurları
arasında yer alırken, fiziksel olmayan kimi sözlü davranış ve
yaklaşımlarda bu tanımın içine girmektedir.
Şiddetin sadece fiziksel
boyutunun var olduğu düşüncesi yanlış bir düşüncedir. Şiddetin;
cinsel, duygusal - sözlü, ekonomik ve toplumsal ilişkileri
sınırlayıcı olmak üzere bir çok boyutu bulunmaktadır.
Cinsel
Şiddet
Kişinin
istemediği cinsel ilişkiye zorlanması, tecavüz ve tacize
uğraması, başka kişilerle cinsel ilişkiye zorlanması, cinsel
olarak korkutucu ve kırıcı davranışlar yaşaması, sürekli
kadınlığının / erkekliğinin aşağılanması, cinsel organlarına
zarar verilmesi, töre ve namus nedenleri ile baskı uygulanması
veya öldürülmesi şeklinde kendini gösterir.
Duygusal ve Sözlü Şiddet
Kişinin rencide edilmesi,
aşağılanması, hakarete uğraması, hakkında asılsız iftiraların
yapılması, tehdit edilmesi, göz dağı verilmesi, sevgiden mahrum
bırakılması, kıyaslanması, potansiyellerinin üstünde
beklentilerde bulunulması, söz hakkının verilmemesi, kendi adına
alması gereken kararlarının engellenmesi, isim takılması, küfür
edilmesi, etnik kültürüne yönelik dışlanması, görüş ve
başarılarının küçümsenmesi ve daha bir çok tarzda ortaya
çıkmaktadır.
Ekonomik
Şiddet
Kişinin zorla maddi
değerlerinin (para / mülk) alınması – gasp edilmesi, zorla
istemediği bir işte çalıştırılması, istediği halde çalışma
hakkının engellenmesi, temel ihtiyaçlarının giderilmemesi
halidir.
Toplumsal İlişkileri Sınırlayıcı Şiddet
Kişinin ailesi – arkadaşları
– komşuları ile görüşmesinin yasaklanması, sürekli takip
edilmesi, özel yaşam ve mahremiyet hakkının elinden alınması,
zorla evlendirilmesi – bir gruba mensup edilmesi, töre ve namus
nedeni ile baskı yapılması şeklindedir.
Özellikle
son günlerde gündemi
meşgul eden şiddet, sadece okullarda yaşananlarla ve fiziksel
boyutu ile ele alınmaya çalışılmaktadır. Oysa şiddet hayatın her
alanında, her boyutu ile içleri acıta acıta yaşanmaktadır. Aile
içinde, iş yerlerinde, resmi kurumlarda, sporda, kültürde,
medyada, dinde, insan ilişkilerinin ve dünyanın her yerinde ölüm
iç güdüsünü çoğaltır vaziyette tüm çıplaklığıyla kendini
göstermektedir.
Her geçen gün yayılan ve insanlığı yok eden, doğayı yıkan şiddet
olaylarının birey, grup, sınıf, toplum, ülke ve uluslararası
örgütlenmeler bazında birçok nedenleri bulunmaktadır. Bütün
nedenlerin bir yazıda verilmesi mümkün olamadığından bunlardan
sadece bazılarına değinmeye çalışacağım.
Bireysel şiddetin nedenleri
nelerdir? Bu soruya önce bilimsel olarak cevap verdikten sonra
üstü kapatılan ve asıl yozlaşmaya yol açan diğer kaynaklara
kısaca göz atalım.
Bireysel şiddetin arkasında yatan nedenlerle ilgili pek çok
farklı bakış açısı bulunmaktadır:
Biyolojik Nedenler
Şiddeti uygulayan bireylerinin büyük oranda erkek oluşu,
erkeklik hormonlarının şiddet davranışında etkili olduğunu
düşündürmektedir. Yaşın ilerlemesi ile birlikte erkeklerde
saldırganlığın azaldığı saptaması bunu desteklemekle birlikte,
bu görüşün kesin doğrultusunu kanıtlayan veriler
bulunmamaktadır.
Şiddet uygulayanların kişilik (psikopat, sosyopat kişilik) ve
ruhsal bozukluğu olan kişiler olduğu düşünülmektedir. Kabul
görmeyen bu yaklaşıma göre şiddet olayları sadece “normal”
olmayan bireyler arasında ortaya çıkmaktadır. Oysa şiddet
kullananların sadece % 10’unda ruhsal bozukluk rastlanmaktadır.
Uyuşturucu
ve alkol kullanımı
Alkol ve madde bağımlılığı
olan kişiler kullandıkları maddelerin neden olduğu ruhsal
difizyonlar sonucunda şiddet uygulamaya daha yatkın hale
gelmektedir. Bu tarz kişilerde değer kaybı yaşandığından,
özsaygı saygı ve özgüven – güven erozyon yoğunluğundan daha
içtepisel davranabilmektedirler.Ancak alkol şiddetin asıl nedeni
olarak değerlendirilmemektedir.
Bu tarz kişiler iki şekilde kendini gösterir.Süreğen bir iç
denetim yoksunluğu yaşayıp, her yerde - her şekilde dürtüsel
davranarak şiddeti uygulayanlar ve sadece belli yerlerde ve
belli kişilere karşı şiddet kullananlar.Örneğin ikinci tipe
girenler evde eşlerini döverken, ne kadar kendilerini
kaybetseler de patronlarına veya bir polise saldırmaya
kalkışamazlar.
Öğrenme İle İlgili Nedenler
Kişinin
çocukluk ve gençlik dönemlerinde sık sık şiddetin uygulandığı
bir ortamda yetişmesi veya şiddete maruz kalması, şiddeti
kullanma ihtimalini de yükseltmektedir. İstismara uğrayan
çocukların %30’u yetişkinliğinde şiddete başvururken,
uğramayanlarda bu oran sadece % 2 – 4’tür (Gelles, 1995).
İnsan sosyal bir varlıktır. Etkileşim içerisinde gelişir ve
büyür. Gelişim dönemlerinde toplum yapısı, öğretiler, değerler,
tutumlar ve yaklaşımlar bireyin şekillenmesini ve kişiliğinin
belirlenmesini sağlar. Sosyal öğrenme kuramına göre şiddet,
taklit yoluyla öğrenilen bir davranıştır. En önemli öğrenme
kaynağı ise ailedir.Çocuk ve / veya genç çevresinde önemli olan
ve özellikle hayranlık duyduğu kişiyi kendine model alır ve onun
gibi davranarak “O” olmaya çalışır. Eğer modeller olumsuz ve
şiddete yönelik kişiler ise çocuk / genç de şiddeti bir haliyle
göstermeye çalışır.
Bazı katı ve otoriter yetiştirilme tarzları kişide bastırılmış
duyguların birikimine ve patlamasına neden olur. Özellikle
dayağa ve disipline meyilli olan ebeveyn tutumlarında çocuk da
bu tutumları tek yöntem olarak görür ve diğer ilişkilerinde,
yaşadığı sorunlar karşısında bunları uygular.
Toplumsal
Nedenler
Özellikle feodal yapılarda ve geleneksel toplumlarda sert olmak,
baskı uygulamak, erkeğin güçlü ve sözünü dinletir olması, aile
içinde ve eğitimde dayağın ve disiplinin kullanılması kabul
görüp, kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. Kimi toplumlar şiddeti
bir sorun çözme yöntemi olarak benimsemektedir. Bizim
toplumumuzda dayağın, katı disiplinin, baskılamanın yüceltildiği
pek çok durum mevcuttur. Buna en iyi örnek; “Eti senin kemiği
benim. Kızını dövmeyen dizini döver. Kadının sırtında sopayı,
karnında sıpayı eksik etmeyeceksin. Dayak cennetten çıkmadır.
Öğretmenin vurduğu yerde gül biter...” atasözleri verilebilir.
Cinsiyet rolleri doğumdan ölüme kadar kişilerin cinsiyetlerine
yönelik davranış, düşünce ve duygu durumlarının toplumun biçtiği
şekillerde ortaya koyabilmesidir. Daha bebek doğmadan
cinsiyetine göre hayaller kurulur, beklentiler
kurgulanır.Kıyafet ve oyuncakları cinsiyetlerine göre alınır.
Kızlara pembe kıyafet şile eşyalar; bebekler, kapkacak tarzı
oyuncaklar alınır ki daha hanım hanımcık, yumuşak, kibar ve ince
olsun ilerde de
kadınlık görevlerini görebilsinler. Erkeklere
ise mavi renk kıyafet, eşyalar seçilir; oyuncaklar şiddete daha
meyilli (silahlar, pover rangerlar vs) oyuncaklar alınır ki
büyüdükçe ve oynadıkça daha sert, savunmalı ve güçlü
olabilsinler.Yine aynı mantıkla çocukluk ve gençlik çağında
kızlar evcilik oyunlarına, baleye, ev işlerine, yani daha dar
alanlara kapatılma, hizmet etme, boyun eğmeye yönlendirilirken;
erkekler futbol, karate, ata sporu güreş gibi güç gerektir
alanlara, sokaklara, ezmeye, yönlendirilir. Kadın – erkek
eşitliğinin olmadığı, kadının daha edilgen kabul edildiği
toplumlarda erkek şiddeti kültürel, siyasi ve ekonomik düzen
tarafından pekiştirilir.Erkeğin korku, üzüntü gibi duygularını
belli etmesini yetersizlik olarak gören; kızgınlığını yumruğunu
masaya vurarak göstermesini yakıştıran, sözünü dinleten bir
davranışı daha çok benimseyen böylesi kültürlerde erkek
saldırganlığı özendirilir. Sert, güçlü ve tutuğunu koparan
kadınlara ise “erkek gibi....” denir ve erkek
davranışını
yansıtarak onay görür. Ama kendini var etmeye çalışan, hakkını
arayan, konuşan kadınlar ise kavgacı, dırdırcı olarak tanımlanır
ve bu kadınlar toplumca horlanır, bastırılmaya çalışılır.
Bireysel anlamda şiddetin nedenleri olabilecek eminim ki daha
pek çok şey vardır. Ancak bunlar dile getirildikçe yazı uzamakta
ve işin içinden çıkılmaz bir duruma gelinmektedir.
Birey toplum içinde yaşar ve kendini toplum içinde var etmeye
çalışır. Toplumun yapısı ne ise birey bu yapıyı yansıtır. Eğer
yaşanan toplumda eğitim, ekonomi, politika, sağlık gibi temel
yapı taşları sağlıklı işlemezse; birey, aile ve toplum büyük
sıkıntılar yaşar ve bu sıkıntılar giderilmediğinde de bir kanser
hücresi gibi çoğalarak kaosa dönüşür.
Ülkemiz,
bir türlü gelişemeyen
ama ha bire gelişmekte olan
üçüncü dünya ülkelerinden biri. Dış borçlanmalarıyla ve yabancı
sermaye bağımlılığıyla ekonomisi yıllardır enflasyon canavarıyla
uğraşmakta. Zaten bir canavarla boğuşmak başlı başına şiddet
kullanımını gerektiren bir durum değil midir? Devlet enflasyona
"Don Kişotluk" yapa dursun, biz sıradan vatandaşlar; kapkaççılara,
hırsızlara, hortumculara, rüşvetçilere, simsarlara karşı
savaşıyoruz. Yani dünyadaki savaşların, kıyımların,
sömürgelerin, darbelerin, ambargoların, nükleer tehditlerin
yanı sıra bizlerde içimizde ha bire bir şeylere karşı savaşıp
duruyoruz. Hep savaş, hep şiddet. Sağımız solumuz sobelenmiş. Televizyonu açıyoruz her kanalda, her programda bir
şiddet sahnesi. Çocukların izledikleri çizgi filmlerden tutun
kadın programlarına, yemek programlarına, dizi filmlere, spor
programlarına kadar her yerde bağıran, saldıran, sömüren, söven,
öldüren, ezen durumlar – kişiler - ucubeler. Evlerimizde de
sobeleniyoruz.
İstatistiksel sapmalarla
sobelenmelerimiz hızla artıyor, arttırılıyor. Türkiye’de aile
içi şiddet ve kötü muamelede son beş yılda sürekli artış
gözlenmekte. Meclis Töre ve Namus Cinayetleri Komisyonu’nun
raporuna göre, ülkede son 5 yılda kadın ve çocukları hedef alan
şiddet sonucu 1230 kişi yaşamını yitirmiş. Çalışmaya göre aile
içi şiddete maruz kalanların büyük çoğunluğu ev kadını. Doğum
yerine göre şiddet mağduru en çok Karadeniz Bölgesi’nde; ancak,
namus cinayeti mağduru ve faili Güneydoğu ve Doğu Anadolu
Bölgesi’nde daha fazla. T.C. Başbakanlık Aile Araştırma
Kurumunun Yaptığı araştırmaya göre; fiziksel şiddet, ailelerin %
34’ünde, sözlü şiddet ise % 53’ünde
rastlanmaktadır.
Çocuklara yönelik fiziksel şiddete rastlanma oranı da % 46’dır.
Ailelerde cinsel şiddet ve tacize rastlama oranı % 9’dur.
Şiddete maruz kalanların % 80’i, yapacak fazla bir şey
olmadığına inanmaktadır. Bu durum çaresizliğin kabulü anlamına
gelmekte ve şiddete maruz kalanların pasif tutumuna yol
açmaktadır. UNICEF verilerine göre dünyada ise; her yıl yaklaşık
1 milyon 800 bin çocuk seks endüstrisine dahil ediliyor, 5
milyon 700 bin çocuk köle olarak satılıyor, 1 milyon 200 bin
çocuk da çeşitli nedenlerle kaçırılıyor.
Katı
disiplin, tek tip
insan üretme, düşünce – duygu ve görüşleri silindirden geçirme
ve dayağa prim vermeye yönelik geleneksel eğitim sistemi
yıllardır tek yöntem olarak kullanıldı okullarımızda. Bizler ve
bizden önceki nesiller maalesef bu sistemin ürünleriyiz. Eğitim
adı altında o kadar çok
deformeler yaşamış;
kızgınlık, bastırılmışlık, isyan, sindirilmişlik karmaşası ve
deformasyonlarına
uğramış biz yetişkinler, şimdi yeni nesilleri – çocuklarımızı
yetiştirmeye çalışıyoruz. Tabi yetiştirmede pek çok sorunlar
yaşıyor ve yaşatıyoruz.
Neredeyse
çocuklarımız da bizlere yetişiyor. Çocuklarımıza
öğretilmişlikler ve dayatılmışlıklarla ya aşırı hoş
görülü, ya aşırı baskıcı ya da tutarsız davranıyoruz. Biz
yaşamadık bari onlar yaşasın veya bizim yaşadıklarımızı onlar
yaşamasın ikilemleriyle nasıl davranacağımızı bilemiyoruz.
Şimdiki çocukların ve
gençlerin ebeveynleri olan bizler 12 Eylüllerden geçmiş,
militarist eğitim darbesi yemiş çocuk ve gençleriz. Tüm bunların
yansımalarını son zamanlarda çocuklarımızda yaşamaya başladık.
Bu yıl AB süreci ile 180 derece dönüş yapılmaya çalışılan eğitim
sisteminde bireysel gelişim, söz hakkı, öğrenci merkezi baz
önüne alınmakta ve
dayak, baskı, şiddet ortadan (en azından kağıt üzerinden)
kaldırılmaya
çalışılmaktadır. Böylesi büyük dönüşüm, sağlam alt yapıları ile
olabilecek bir şeydir. Ancak alt yapı sağlanmadan, zihniyetler
değiştirilmeden, bütçe – kaynak düzeltilmeden, sadece kağıt
üzerinde yapılmaya çalışılması bir fayda getirmeyecektir.
Milli
Eğitim Bakanlığı, uzun
zamandır risk altındaki çocuklara yönelik bir çok proje ortaya
koymaya çalışmaktadır. Risk altındaki çocuklar, istismara
uğrayan, madde kullanan, okulu bırakan, şiddete maruz kalan ve
şiddet uygulayan çocukları kapsamakta olup; projelerin amacı bu
çocukların topluma kazandırılması, rehabilite edilmesidir. Ancak
çalışmalar sunum ve seminer niteliğini aşamamakta,
rehabilitasyon çalışmaları somut olarak uygulanamamakta ve net
bir yaptırım sağlanamamaktadır. Öncelikle bu çalışmaların
topluma mal edilmesi, topluma duyurulması, medya tarafından
sağlıklı işlenmesi, yeterli kaynakların aktarılması,
uygulanabilir nitelik taşıması gerekir. Bizler toplum olarak,
aileler olarak yaşanan okul içi şiddet olaylarından tedirginlik
yaşamakta bunun için ilgili kurum ve kişilerin gerekli önlem ve
çalışmaları yapmalarını beklemekteyiz. Bu büyük bir sorun ve bu
sorunun ilk muhatabı tabi ki devlet.
Sokak
çocukları,
çalıştırılan çocuklar, istismar edilen çocuklar, evden kovulan,
şiddet uygulanan çocuklar bu ülkede sessiz bir sızı olarak hep
vardı ve herkes üç maymunu oynuyordu. Sözde proje ve
çalışmalarla çözümlenmeye çalışıldı. Ama gerçek anlamda suya ve
sabuna dokunulmadı. Kimse onlara dokunmayınca onlar bize
dokunmaya başladılar. Seslerini başka nasıl çıkarabileceklerini
bilemeyen, sadece şiddeti bilen ve bu yolla çıkaran çocuklar,
gençlerimiz, “biz de varız ve buradayız, bizi görün!” demeye
başladılar. Onlar bizim geleceğimiz ve geleceğimizden korkar
hale geldik. Yeni nesil bir önceki neslin eseridir. Bu konuda
devlete düşen bir çok görev olduğu gibi bizlerin sadece bu
görevlerin yapılmasını beklememiz doğru değil. Bu konuda bize de
bir çok görev düşmektedir.
Biz ne yapabiliriz?
Öncelikle biz, kendi ailemizden ve
çocuklarımızdan başlamalıyız işe. Biz şiddet olaylarının
neresindeyiz? Kendimize önce bu soruyu sormalıyız. Çocuklarımızı
yetiştirme tarzımıza, çevremize yaklaşım şekillerimize bir göz
atmalıyız. Hayatımızda şiddeti ne kadar barındırıyoruz? Şiddet
olaylarına karşı duyarlılığımız ne? Sadece seyirci ve vahlayan
takımda mıyız?Yoksa yuhalayan takımda mı? Nerede? Bilinçlenmek
ve bilinçlendirmek için ne yapıyoruz? Ne yapabiliriz?
Şiddete karşı durabilmek ve
alet olmamak için önce bilinçlenmek gerekir. Bunun için
okumak, araştırmak, duyarlı olmak, farkındalığı yükseltmek,
kendini ve çevreyi tanımak, süreci ve sistemi iyi analiz
etmek önemlidir.
Çocuklarımızı şiddete karşı koruyabilmek kendimizi korumaktan
geçer.Önce kendimizden başlamalıyız.
-
Sağlıklı ilişkiler kurmaya
özen göstermeliyiz.
-
Duygularımızı tanımalı, fark
etmeli ve doğru ifade temeliyiz.
-
Özellikle kızgınlık ve
saldırganlık duygularımızı kontrol edebilmeliyiz.
-
Kontrol için; irrasyonel
düşünce kalıplarından uzak durmalıyız.
-
Sakin ve sabırlı olmalı, açık
ve net bir duruş sergilemeliyiz.
-
Çözümler üretmeliyiz.
-
Rahatlama ve nefes
egzersizlerini uygulamalıyız.
Çocuklarımıza
yönelik ise;
-
Onları dinlemeli ve oldukları
gibi kabul etmeliyiz.
-
Ben diline ve etkili
dinlemeye yönelik iletişim kurmalıyız.
-
Çocuğun duygularını tanıması,
anlamlandırması ve doğru ifade edebilmesi için ona örnek olmalı
ve imkanlar vermeliyiz.
-
Baskıcı – otoriter ve aşırı
serbest tutumlardan uzak durmalıyız.
-
Tutarlı olmaya özen
göstermeliyiz.
-
Evde şiddete yer vermemeliyiz.Ona
şiddete özendirici şekilde model olmamalıyız.
-
Çocuğun izlediği programları,
okuduğu kitapları, girdiği çevreyi onun yaşına ve gelişim
dönemlerine uygun ayarlayabilmeliyiz.
-
Onu sokağa ve dışarı itmeye
özendirmek yerine, onunla daha kaliteli, bilgilendirmeye ve
paylaşıma yönelik zaman geçirmeliyiz.
-
Arkadaş çevresini tanımalı ve
aile içine sokmalıyız.
-
Ona güven ve özgüven
aşılamalıyız.
-
Problem çözme becerisi
kazandırmalıyız.
-
Kafasının karıştığı ve
ihtiyaç duyduğu konularda bilgilendirmeliyiz.
-
Kendini korumasını
öğretmeliyiz.
-
İlgi, yetenek ve farklı
yönlerini keşfetmesini ve geliştirmesini sağlayacak sosyal
faaliyet ve imkanlar sunmalıyız.
-
Çocuklarımızı aracı olarak kullanmayalım.
Özellikle eşler arasındaki sorunları çözücü bir çıkış noktası
olarak görmemeliyiz.
-
Okulu ve öğretmenleri ile
sürekli diyalog içinde olmalı, tüm gelişimini yakından takip
etmeliyiz.
-
Empati becerisi
geliştirmesine yardımcı olmalıyız.
-
Sorunlarıyla yakından
ilgilenmeli, kararlarına saygı duymalıyız.
Çocuklar bizim fark etmez dediğimiz bir çok şeyi fark ederler.
Bu nedenle aile içinde ve çevrede yaşananları gizlemeyin, yalan
söylemeyin, küçük görmeyin, ona anlatın. Kandırıldığını
hissetmek çocuklarda olumsuz duygulara neden olur. Kendilerini
önemsiz
ve
değersiz hissettirir. Böyle hisseden çocuklar ya içe kapanır ya
da dışa yönelir ve duygularını olumsuz bir şekilde aktarırlar.
Sadece kendimizi ve ailemizi korumak yeterli olmuyor maalesef.
Çevremizde pek çok kişi şiddete maruz kalıyor.Şiddet sadece bir
“aile meselesi, onun – bunun meselesi” değildir.Şiddet bir
suçtur. İlgisiz ve sessiz kalmamız şiddete uğrayan kişi için
tehlike yaratabilir.Bizler işlenen bu suçların gizli tanıkları
olmayı seçmeyelim.Şiddete maruz kaldığını düşündüğümüz kişiler
için de duyarlı olmalı ve onlara yardım edilmeliyiz. Çevrenizde
böyle kişiler varsa; onlarla iletişim kurun, onları dinleyin,
güven verin, ilgilenin, bilgi verin, yardım alması için destek
verin ve korunmasına yardımcı olun.
Şiddete maruz kalan kişileri korumak ve şiddeti uygulayanlara
gerekli yaptırımları yapmak için bir çok kuruluş ve birim
bulunmaktadır. Bunlardan bazıları:
-
İstanbul Üniversitesi Çapa Erişkin Psikiyatri
Merkezi (0212) 414 24 10
-
İstanbul Üniversitesi Çapa Çocuk Psikiyatri
Merkezi (0212) 414 20 00 dahili: 1390
-
SHÇEK İstanbul İl Sosyal
Hizmetler Müdürlüğü (0212) 511 42 75
-
İstanbul Barosu Kadın
Uygulama Merkezi (0212) 292 77 39
-
İstanbul Barosu Çocuk Hakları Komisyonu
-
Emniyet Müdürlükleri Küçükleri Koruma Şubesi
-
Çocuk Mahkemeleri Cumhuriyet Savcılığı
-
İlçelerdeki Çocuk Karakolları
Lütfen her şey
geç olmadan hayatı, kendinizi, sevdiklerinizi ve insanlığı
sahiplenin. Şiddetsiz, saygı – sevgi dolu ve hoş görülü yeni
nesiller bizlerin eseri olacaktır.

Ne
Yapmalı? Aralık, 2005
Çocuğa
Yönelik Şiddet Ocak, 2006
Kalpleri
Yuva’larından Sökülen Küçük Çocuklar
Kasım, 2005
Başarılı Ebeveynlik Detaylarda Yatar
Ocak, 2006
Kendi korku ve
endişeleri içinde kaybolmuş anne ve babalar, çocuklarınız neredeler?
Sorun nerede? Nisan, 2006
Çocuklarımızdan Beklentilerimiz Onları
Zorluyor Aralık, 2005
Çocuklarımıza Verilen Eğitim ve Biz Düşen
Sorumluluklar Kasım, 2005
Gençler
Gelecekten Korkuyor Mu?
Şubat, 2006
|