Sayı 34|TEMMUZ 2008    Anasayfa | Blog | Kurumsal | Forum | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

 

Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Yazar: Yasin Sarı

Bir Semazen

 

Yazar: Efe Elmas

Düşen Melek

 

Yazar: Fehmi Özçelik

Zıtlık

 

Yazar: Mehmet Yapıcı

Kayıp Rüyalar

 

 

 

 

 

Ekin Su

Şiddet

İnsanın doğasında mevcut olan bastırılmış bir davranış olan şiddet, sözcüklerde sert, katı davranış; azarlamada ve cezalandırmada aşırı gitme; inandırma ve anlaşmaya varma yerine kaba kuvvet kullanma şeklinde tanımlanıyor.Freud’un psikanalist yaklaşımına göre iç içe olan birbirini tamamlayan iki temel yapı bulunmaktadır. Bunlar yaşam ve ölüm iç güdüleridir. Yani insanda yapıcı ve yıkıcı bu itkiler doğumdan ölüme kadar birbirlerini itip çekerek yaşamı var ederler. Kişi yıkıcılık ve yok etme dürtüsünü, libidonun varlığından dolayı kendine yöneltememekte, bu sıkıntılı ve çatışmalı durumu değişik savunma mekanizmaları yoluyla kendinden başka kişi ve nesnelere yönelterek varlığını sağlamaktadır.

Erol Mutlu’ya göre şiddet, en geniş haliyle saldırganlıkla bağlantılı bir davranış biçimidir. Bu anlamda şiddet, bir nesne ve kişiye doğru yönlendirilmiş, yönlendirilişi kişinin istemediği ve o kişiyi tahrik edici, yıpratıcı bir eylemi, kimi zaman da eylemden kaçınmayı veya eylemsizliği içerir. Bu anlamda fiziksel anlamdaki her türlü saldırı şiddet tanımı içine unsurları arasında yer alırken, fiziksel olmayan kimi sözlü davranış ve yaklaşımlarda bu tanımın içine girmektedir.

Şiddetin sadece fiziksel boyutunun var olduğu düşüncesi yanlış bir düşüncedir. Şiddetin; cinsel, duygusal - sözlü, ekonomik ve toplumsal ilişkileri sınırlayıcı olmak üzere bir çok boyutu bulunmaktadır.

Cinsel Şiddet

Kişinin istemediği cinsel ilişkiye zorlanması, tecavüz ve tacize uğraması, başka kişilerle cinsel ilişkiye zorlanması, cinsel olarak korkutucu ve kırıcı davranışlar yaşaması, sürekli kadınlığının / erkekliğinin aşağılanması, cinsel organlarına zarar verilmesi, töre ve namus nedenleri ile baskı uygulanması veya öldürülmesi şeklinde kendini gösterir.

 

Duygusal ve Sözlü Şiddet

Kişinin rencide edilmesi, aşağılanması, hakarete uğraması, hakkında asılsız iftiraların yapılması, tehdit edilmesi, göz dağı verilmesi, sevgiden mahrum bırakılması, kıyaslanması, potansiyellerinin üstünde beklentilerde bulunulması, söz hakkının verilmemesi, kendi adına alması gereken kararlarının engellenmesi, isim takılması, küfür edilmesi, etnik kültürüne yönelik dışlanması, görüş ve başarılarının küçümsenmesi ve daha bir çok tarzda ortaya çıkmaktadır.

 

Ekonomik Şiddet

Kişinin zorla maddi değerlerinin (para / mülk) alınması – gasp edilmesi, zorla istemediği bir işte çalıştırılması, istediği halde çalışma hakkının engellenmesi, temel ihtiyaçlarının giderilmemesi halidir.

 

Toplumsal İlişkileri Sınırlayıcı Şiddet

Kişinin ailesi – arkadaşları – komşuları ile görüşmesinin yasaklanması, sürekli takip edilmesi, özel yaşam ve mahremiyet hakkının elinden alınması, zorla evlendirilmesi – bir gruba mensup edilmesi, töre ve namus nedeni ile baskı yapılması şeklindedir.

 

Özellikle son günlerde gündemi meşgul eden şiddet, sadece okullarda yaşananlarla ve fiziksel boyutu ile ele alınmaya çalışılmaktadır. Oysa şiddet hayatın her alanında, her boyutu ile içleri acıta acıta yaşanmaktadır. Aile içinde, iş yerlerinde, resmi kurumlarda, sporda, kültürde, medyada, dinde, insan ilişkilerinin ve dünyanın her yerinde ölüm iç güdüsünü çoğaltır vaziyette tüm çıplaklığıyla kendini göstermektedir.

Her geçen gün yayılan ve insanlığı yok eden, doğayı yıkan şiddet olaylarının birey, grup, sınıf, toplum, ülke ve uluslararası örgütlenmeler bazında birçok nedenleri bulunmaktadır. Bütün nedenlerin bir yazıda verilmesi mümkün olamadığından bunlardan sadece bazılarına değinmeye çalışacağım.

Bireysel şiddetin nedenleri nelerdir? Bu soruya önce bilimsel olarak cevap verdikten sonra üstü kapatılan ve asıl yozlaşmaya yol açan diğer kaynaklara kısaca göz atalım.

Bireysel şiddetin arkasında yatan nedenlerle ilgili pek çok farklı bakış açısı bulunmaktadır:

 

Biyolojik Nedenler

Şiddeti uygulayan bireylerinin büyük oranda erkek oluşu, erkeklik hormonlarının şiddet davranışında etkili olduğunu düşündürmektedir. Yaşın ilerlemesi ile birlikte erkeklerde saldırganlığın azaldığı saptaması bunu desteklemekle birlikte, bu görüşün kesin doğrultusunu kanıtlayan veriler bulunmamaktadır.

Şiddet uygulayanların kişilik (psikopat, sosyopat kişilik) ve ruhsal bozukluğu olan kişiler olduğu düşünülmektedir. Kabul görmeyen bu yaklaşıma göre şiddet olayları sadece “normal” olmayan bireyler arasında ortaya çıkmaktadır. Oysa şiddet kullananların sadece % 10’unda ruhsal bozukluk rastlanmaktadır.

 

Uyuşturucu ve alkol kullanımı

Alkol ve madde bağımlılığı olan kişiler kullandıkları maddelerin neden olduğu ruhsal difizyonlar sonucunda şiddet uygulamaya daha yatkın hale gelmektedir. Bu tarz kişilerde değer kaybı yaşandığından, özsaygı saygı ve özgüven – güven erozyon yoğunluğundan daha içtepisel davranabilmektedirler.Ancak alkol şiddetin asıl nedeni olarak değerlendirilmemektedir.

Bu tarz kişiler iki şekilde kendini gösterir.Süreğen bir iç denetim yoksunluğu yaşayıp, her yerde - her şekilde dürtüsel davranarak şiddeti uygulayanlar ve sadece belli yerlerde ve belli kişilere karşı şiddet kullananlar.Örneğin ikinci tipe girenler evde eşlerini döverken, ne kadar kendilerini kaybetseler de patronlarına veya bir polise saldırmaya kalkışamazlar.

Öğrenme İle İlgili Nedenler

Kişinin çocukluk ve gençlik dönemlerinde sık sık şiddetin uygulandığı bir ortamda yetişmesi veya şiddete maruz kalması, şiddeti kullanma ihtimalini de yükseltmektedir. İstismara uğrayan çocukların %30’u yetişkinliğinde şiddete başvururken, uğramayanlarda bu oran sadece % 2 – 4’tür (Gelles, 1995).

İnsan sosyal bir varlıktır. Etkileşim içerisinde gelişir ve büyür. Gelişim dönemlerinde toplum yapısı, öğretiler, değerler, tutumlar ve yaklaşımlar bireyin şekillenmesini ve kişiliğinin belirlenmesini sağlar. Sosyal öğrenme kuramına göre şiddet, taklit yoluyla öğrenilen bir davranıştır. En önemli öğrenme kaynağı ise ailedir.Çocuk ve / veya genç çevresinde önemli olan ve özellikle hayranlık duyduğu kişiyi kendine model alır ve onun gibi davranarak “O” olmaya çalışır. Eğer modeller olumsuz ve şiddete yönelik kişiler ise çocuk / genç de şiddeti bir haliyle göstermeye çalışır.

Bazı katı ve otoriter yetiştirilme tarzları kişide bastırılmış duyguların birikimine ve patlamasına neden olur. Özellikle dayağa ve disipline meyilli olan ebeveyn tutumlarında çocuk da bu tutumları tek yöntem olarak görür ve diğer ilişkilerinde, yaşadığı sorunlar karşısında bunları uygular.

Toplumsal Nedenler

Özellikle feodal yapılarda ve geleneksel toplumlarda sert olmak, baskı uygulamak, erkeğin güçlü ve sözünü dinletir olması, aile içinde ve eğitimde dayağın ve disiplinin kullanılması kabul görüp, kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. Kimi toplumlar şiddeti bir sorun çözme yöntemi olarak benimsemektedir. Bizim toplumumuzda dayağın, katı disiplinin, baskılamanın yüceltildiği pek çok durum mevcuttur. Buna en iyi örnek; “Eti senin kemiği benim. Kızını dövmeyen dizini döver. Kadının sırtında sopayı, karnında sıpayı eksik etmeyeceksin. Dayak cennetten çıkmadır. Öğretmenin vurduğu yerde gül biter...” atasözleri verilebilir.

Cinsiyet rolleri doğumdan ölüme kadar kişilerin cinsiyetlerine yönelik davranış, düşünce ve duygu durumlarının toplumun biçtiği şekillerde ortaya koyabilmesidir. Daha bebek doğmadan cinsiyetine göre hayaller kurulur, beklentiler kurgulanır.Kıyafet ve oyuncakları cinsiyetlerine göre alınır. Kızlara pembe kıyafet şile eşyalar; bebekler, kapkacak tarzı oyuncaklar alınır ki daha hanım hanımcık, yumuşak, kibar ve ince olsun ilerde de kadınlık görevlerini görebilsinler. Erkeklere ise mavi renk kıyafet, eşyalar seçilir; oyuncaklar şiddete daha meyilli (silahlar, pover rangerlar vs) oyuncaklar alınır ki büyüdükçe ve oynadıkça daha sert, savunmalı ve güçlü olabilsinler.Yine aynı mantıkla çocukluk ve gençlik çağında  kızlar evcilik oyunlarına, baleye, ev işlerine, yani daha dar alanlara kapatılma, hizmet etme, boyun eğmeye yönlendirilirken; erkekler futbol, karate, ata sporu güreş gibi güç gerektir alanlara, sokaklara, ezmeye, yönlendirilir.  Kadın – erkek eşitliğinin olmadığı, kadının daha edilgen kabul edildiği toplumlarda erkek şiddeti kültürel, siyasi ve ekonomik düzen tarafından pekiştirilir.Erkeğin korku, üzüntü gibi duygularını belli etmesini yetersizlik olarak gören; kızgınlığını yumruğunu masaya vurarak göstermesini yakıştıran, sözünü dinleten bir davranışı daha çok benimseyen böylesi kültürlerde erkek saldırganlığı özendirilir. Sert, güçlü ve tutuğunu koparan kadınlara ise “erkek gibi....” denir ve erkek davranışını yansıtarak onay görür. Ama kendini var etmeye çalışan, hakkını arayan, konuşan kadınlar ise kavgacı, dırdırcı olarak tanımlanır ve bu kadınlar toplumca horlanır, bastırılmaya çalışılır.

Bireysel anlamda şiddetin nedenleri olabilecek eminim ki daha pek çok şey vardır. Ancak bunlar dile getirildikçe yazı uzamakta ve işin içinden çıkılmaz bir duruma gelinmektedir.

Birey toplum içinde yaşar ve kendini toplum içinde var etmeye çalışır. Toplumun yapısı ne ise birey bu yapıyı yansıtır. Eğer yaşanan toplumda eğitim, ekonomi, politika, sağlık gibi temel yapı taşları sağlıklı işlemezse; birey, aile ve toplum büyük sıkıntılar yaşar ve bu sıkıntılar giderilmediğinde de bir kanser hücresi gibi çoğalarak kaosa dönüşür.

Ülkemiz, bir türlü gelişemeyen ama ha bire gelişmekte olan üçüncü dünya ülkelerinden biri. Dış borçlanmalarıyla ve yabancı sermaye bağımlılığıyla ekonomisi yıllardır enflasyon canavarıyla uğraşmakta. Zaten bir canavarla boğuşmak başlı başına şiddet kullanımını gerektiren bir durum değil midir? Devlet enflasyona "Don Kişotluk" yapa dursun, biz sıradan vatandaşlar; kapkaççılara, hırsızlara, hortumculara, rüşvetçilere, simsarlara karşı savaşıyoruz. Yani dünyadaki savaşların, kıyımların, sömürgelerin, darbelerin, ambargoların, nükleer  tehditlerin yanı sıra bizlerde içimizde ha bire bir şeylere karşı savaşıp duruyoruz. Hep savaş, hep şiddet. Sağımız solumuz sobelenmiş. Televizyonu açıyoruz her kanalda, her programda bir şiddet sahnesi. Çocukların izledikleri çizgi filmlerden tutun kadın programlarına, yemek programlarına, dizi filmlere, spor programlarına kadar her yerde bağıran, saldıran, sömüren, söven, öldüren, ezen durumlar – kişiler - ucubeler. Evlerimizde de sobeleniyoruz.

İstatistiksel sapmalarla sobelenmelerimiz hızla artıyor, arttırılıyor. Türkiye’de aile içi şiddet ve kötü muamelede son beş yılda sürekli artış gözlenmekte. Meclis Töre ve Namus Cinayetleri Komisyonu’nun raporuna göre, ülkede son 5 yılda kadın ve çocukları hedef alan şiddet sonucu 1230 kişi yaşamını yitirmiş. Çalışmaya göre aile içi şiddete maruz kalanların büyük çoğunluğu ev kadını. Doğum yerine göre şiddet mağduru en çok Karadeniz Bölgesi’nde; ancak, namus cinayeti mağduru ve faili Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde daha fazla. T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumunun Yaptığı araştırmaya göre; fiziksel şiddet, ailelerin % 34’ünde, sözlü şiddet ise % 53’ünde rastlanmaktadır. Çocuklara yönelik fiziksel şiddete rastlanma oranı da % 46’dır. Ailelerde cinsel şiddet ve tacize rastlama oranı % 9’dur. Şiddete maruz kalanların % 80’i, yapacak fazla bir şey olmadığına inanmaktadır. Bu durum çaresizliğin kabulü anlamına gelmekte ve şiddete maruz kalanların pasif tutumuna yol açmaktadır. UNICEF verilerine göre dünyada ise; her yıl yaklaşık 1 milyon 800 bin çocuk seks endüstrisine dahil ediliyor, 5 milyon 700 bin çocuk köle olarak satılıyor, 1 milyon 200 bin çocuk da çeşitli nedenlerle kaçırılıyor.

Katı disiplin, tek tip insan üretme, düşünce – duygu ve görüşleri silindirden geçirme ve dayağa prim vermeye yönelik geleneksel eğitim sistemi yıllardır tek yöntem olarak kullanıldı okullarımızda. Bizler ve bizden önceki nesiller maalesef bu sistemin ürünleriyiz. Eğitim adı altında o kadar çok deformeler yaşamış; kızgınlık, bastırılmışlık, isyan, sindirilmişlik karmaşası ve deformasyonlarına uğramış biz yetişkinler, şimdi yeni nesilleri – çocuklarımızı yetiştirmeye çalışıyoruz. Tabi yetiştirmede pek çok sorunlar yaşıyor ve yaşatıyoruz. Neredeyse çocuklarımız da bizlere yetişiyor. Çocuklarımıza öğretilmişlikler ve dayatılmışlıklarla ya aşırı  hoş görülü, ya aşırı baskıcı ya da tutarsız davranıyoruz. Biz yaşamadık bari onlar yaşasın veya bizim yaşadıklarımızı onlar yaşamasın ikilemleriyle nasıl davranacağımızı bilemiyoruz.

Şimdiki çocukların ve gençlerin ebeveynleri olan bizler 12 Eylüllerden geçmiş, militarist eğitim darbesi yemiş çocuk ve gençleriz. Tüm bunların yansımalarını son zamanlarda çocuklarımızda yaşamaya başladık. Bu yıl AB süreci ile 180 derece dönüş yapılmaya çalışılan eğitim sisteminde bireysel gelişim, söz hakkı, öğrenci merkezi baz önüne alınmakta ve dayak, baskı, şiddet ortadan (en azından kağıt üzerinden) kaldırılmaya çalışılmaktadır. Böylesi büyük dönüşüm, sağlam alt yapıları ile olabilecek bir şeydir. Ancak alt yapı sağlanmadan, zihniyetler değiştirilmeden, bütçe – kaynak düzeltilmeden, sadece kağıt üzerinde yapılmaya çalışılması bir fayda getirmeyecektir.

Milli Eğitim Bakanlığı, uzun zamandır risk altındaki çocuklara yönelik bir çok proje ortaya koymaya çalışmaktadır. Risk altındaki çocuklar, istismara uğrayan, madde kullanan, okulu bırakan, şiddete maruz kalan ve şiddet uygulayan çocukları kapsamakta olup; projelerin amacı bu çocukların topluma kazandırılması, rehabilite edilmesidir. Ancak çalışmalar sunum ve seminer niteliğini aşamamakta, rehabilitasyon çalışmaları somut olarak uygulanamamakta ve net bir yaptırım sağlanamamaktadır. Öncelikle bu çalışmaların topluma mal edilmesi, topluma duyurulması, medya tarafından sağlıklı işlenmesi, yeterli kaynakların aktarılması, uygulanabilir nitelik taşıması gerekir. Bizler toplum olarak, aileler olarak yaşanan okul içi şiddet olaylarından tedirginlik yaşamakta bunun için ilgili kurum ve kişilerin gerekli önlem ve çalışmaları yapmalarını beklemekteyiz. Bu büyük bir sorun ve bu sorunun ilk muhatabı tabi ki devlet.

Sokak çocukları, çalıştırılan çocuklar, istismar edilen çocuklar, evden kovulan, şiddet uygulanan çocuklar bu ülkede sessiz bir sızı olarak hep vardı ve herkes üç maymunu oynuyordu. Sözde proje ve çalışmalarla çözümlenmeye çalışıldı. Ama gerçek anlamda suya ve sabuna dokunulmadı. Kimse onlara dokunmayınca onlar bize dokunmaya başladılar. Seslerini başka nasıl çıkarabileceklerini bilemeyen, sadece şiddeti bilen ve bu yolla çıkaran çocuklar, gençlerimiz, “biz de varız ve buradayız, bizi görün!” demeye başladılar. Onlar bizim geleceğimiz ve geleceğimizden korkar hale geldik. Yeni nesil bir önceki neslin eseridir. Bu konuda devlete düşen bir çok görev olduğu gibi bizlerin sadece bu görevlerin yapılmasını beklememiz doğru değil. Bu konuda bize de bir çok görev düşmektedir.

 

Biz ne yapabiliriz?

Öncelikle biz, kendi ailemizden ve çocuklarımızdan başlamalıyız işe. Biz şiddet olaylarının neresindeyiz? Kendimize önce bu soruyu sormalıyız. Çocuklarımızı yetiştirme tarzımıza, çevremize yaklaşım şekillerimize bir göz atmalıyız. Hayatımızda şiddeti ne kadar barındırıyoruz? Şiddet olaylarına karşı duyarlılığımız ne? Sadece seyirci ve vahlayan takımda mıyız?Yoksa yuhalayan takımda mı? Nerede? Bilinçlenmek ve bilinçlendirmek için ne yapıyoruz? Ne yapabiliriz?

Şiddete karşı durabilmek ve alet olmamak için önce  bilinçlenmek gerekir. Bunun için okumak, araştırmak, duyarlı olmak, farkındalığı yükseltmek, kendini ve çevreyi tanımak,  süreci ve sistemi iyi analiz etmek önemlidir.

Çocuklarımızı şiddete karşı koruyabilmek kendimizi korumaktan geçer.Önce kendimizden başlamalıyız.

  • Sağlıklı ilişkiler kurmaya özen göstermeliyiz.

  • Duygularımızı tanımalı, fark etmeli ve doğru ifade temeliyiz.

  • Özellikle kızgınlık ve saldırganlık duygularımızı kontrol edebilmeliyiz.

  • Kontrol için; irrasyonel düşünce kalıplarından uzak durmalıyız.

  • Sakin ve sabırlı olmalı, açık ve net bir duruş sergilemeliyiz.

  • Çözümler üretmeliyiz.

  • Rahatlama ve nefes egzersizlerini uygulamalıyız.

Çocuklarımıza yönelik ise;

  • Onları dinlemeli ve oldukları gibi kabul etmeliyiz.

  • Ben diline ve etkili dinlemeye yönelik iletişim kurmalıyız.

  • Çocuğun duygularını tanıması, anlamlandırması ve doğru ifade edebilmesi için ona örnek olmalı ve imkanlar vermeliyiz.

  • Baskıcı – otoriter ve aşırı serbest tutumlardan uzak durmalıyız.

  • Tutarlı olmaya özen göstermeliyiz.

  • Evde şiddete yer vermemeliyiz.Ona şiddete özendirici şekilde model olmamalıyız.

  • Çocuğun izlediği programları, okuduğu kitapları, girdiği çevreyi onun yaşına ve gelişim dönemlerine uygun ayarlayabilmeliyiz.

  • Onu sokağa ve dışarı itmeye özendirmek yerine, onunla daha kaliteli, bilgilendirmeye ve paylaşıma yönelik zaman geçirmeliyiz.

  • Arkadaş çevresini tanımalı ve aile içine sokmalıyız.

  • Ona güven ve özgüven aşılamalıyız.

  • Problem çözme becerisi kazandırmalıyız.

  • Kafasının karıştığı ve ihtiyaç duyduğu konularda bilgilendirmeliyiz.

  • Kendini korumasını öğretmeliyiz.

  • İlgi, yetenek ve farklı yönlerini keşfetmesini ve geliştirmesini sağlayacak sosyal faaliyet ve imkanlar sunmalıyız.

  • Çocuklarımızı aracı olarak kullanmayalım. Özellikle eşler arasındaki sorunları çözücü bir çıkış noktası olarak görmemeliyiz.

  • Okulu ve öğretmenleri ile sürekli diyalog içinde olmalı, tüm gelişimini yakından takip etmeliyiz.

  • Empati becerisi geliştirmesine yardımcı olmalıyız.

  • Sorunlarıyla yakından ilgilenmeli, kararlarına saygı duymalıyız.

Çocuklar bizim fark etmez dediğimiz bir çok şeyi fark ederler. Bu nedenle aile içinde ve çevrede yaşananları gizlemeyin, yalan söylemeyin, küçük görmeyin, ona anlatın. Kandırıldığını hissetmek çocuklarda olumsuz duygulara neden olur. Kendilerini önemsiz ve değersiz hissettirir. Böyle hisseden çocuklar ya içe kapanır ya da dışa yönelir ve duygularını olumsuz bir şekilde aktarırlar.

Sadece kendimizi ve ailemizi korumak yeterli olmuyor maalesef. Çevremizde pek çok kişi şiddete maruz kalıyor.Şiddet sadece bir “aile meselesi, onun – bunun meselesi” değildir.Şiddet bir suçtur. İlgisiz ve sessiz kalmamız şiddete uğrayan kişi için tehlike yaratabilir.Bizler işlenen bu suçların gizli tanıkları olmayı seçmeyelim.Şiddete maruz kaldığını düşündüğümüz kişiler için de duyarlı olmalı ve onlara yardım edilmeliyiz. Çevrenizde böyle kişiler varsa; onlarla iletişim kurun, onları dinleyin, güven verin, ilgilenin, bilgi verin, yardım alması için destek verin ve korunmasına yardımcı olun.

Şiddete maruz kalan kişileri korumak ve şiddeti uygulayanlara gerekli yaptırımları yapmak için bir çok kuruluş ve birim bulunmaktadır. Bunlardan bazıları:

  • İstanbul Üniversitesi Çapa Erişkin Psikiyatri Merkezi (0212) 414 24 10

  • İstanbul Üniversitesi Çapa Çocuk Psikiyatri Merkezi (0212) 414 20 00 dahili: 1390

  • SHÇEK İstanbul İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü (0212) 511 42 75

  • İstanbul Barosu Kadın Uygulama Merkezi (0212) 292 77 39

  • İstanbul Barosu Çocuk Hakları Komisyonu

  • Emniyet Müdürlükleri Küçükleri Koruma Şubesi

  • Çocuk Mahkemeleri Cumhuriyet Savcılığı

  • İlçelerdeki Çocuk Karakolları

Lütfen her şey geç olmadan hayatı, kendinizi, sevdiklerinizi ve insanlığı sahiplenin. Şiddetsiz, saygı – sevgi dolu ve hoş görülü yeni nesiller bizlerin eseri olacaktır.

 

Ne Yapmalı? Aralık, 2005

Çocuğa Yönelik Şiddet Ocak, 2006

Kalpleri Yuva’larından Sökülen Küçük Çocuklar Kasım, 2005

Başarılı Ebeveynlik Detaylarda Yatar Ocak, 2006

Kendi korku ve endişeleri içinde kaybolmuş anne ve babalar, çocuklarınız neredeler? Sorun nerede? Nisan, 2006

Çocuklarımızdan Beklentilerimiz Onları Zorluyor Aralık, 2005

Çocuklarımıza Verilen Eğitim ve Biz Düşen Sorumluluklar Kasım, 2005

Gençler Gelecekten Korkuyor Mu? Şubat, 2006

HABERLER

 

 

Sinop'ta Nükleer Santral?


Nükleer Enerji Kazaları


Çocukları Vurmayın!


Şiddet


Duygusal Vampirler Geliyor...


Kitap Okumak Onların da Hakkı


Kardeşini Seç


Ritalin Dosyası


Çocuklarınızın Geleceği Sizin Elinizde


Zamane İstanbul'u


Muson Mevsiminde Uttaranchal


Afrika'nın Altın Sesi: Salif Keita


Müzik Haberleri


Masajla, Rahatsızlıklara Son


Güneş Tutulması, Dünyadaki İndigolar, Küresel Barış ve Türkiye


İstanbul Tiyatro Festivali Başlıyor


Mayıs Nane'leri (astroloji)


Renkler

 

 

KÖŞE YAZARLARI

Burcu Özgeçen

Sevgi, Uyanış, Varlık


Günyüz Keskin

İntar


Funda Umut Pakkal

Gençler Nereye Koşuyor?


Uzay Gökerman

Ruh Üzerine


Haluk Tunç İlker

DeğiŞİM Şimdi.


Rüya Yüksel

Kaosu yaşamak


Didem Çivici

Yaşam Nefesi


Günyüz Keskin

Ertelenmiş Vakitler


Mahmut Şaylıkay

Güneşe Yolculuk


Uzay Gökerman

Belki üstümüzden bir Ay geçer...


Mukaddes Öztürk Odacı

Ruh Eşime

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  4 Temmuz 2008 TSİ 08:30