Sayı 35|AĞUSTOS 2008    Anasayfa | Blog | Kurumsal | Forum | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

 

Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Yazar: Can Duman

Suskun ve Keskin

 

Yazar: Yasin Sarı

Sirius Burada

 

Yazar: Fehmi Özçelik  

Oyun

 

Yazar: Mehmet Yapıcı

Sen Yoktun

 

Yazar: Can Duman

Bilinmezin Sensizi

 

 

 

 

 

Ekin Su

Yabancılaşma

Son günlerde yaşanan ve birebir kendi yaşamımda da deneyimlemek zorunda kaldığım veya bırakıldığım bir çok olay bu konuya ilişkin  yazı yazmama neden oldu.

Bugün insanoğlu kendi yarattığı değerlerden gittikçe uzaklaşıyor. Yarattığı dile, sanata, kültüre ciddi şekilde yabancı kalıyor.Adına üretim denilen bir nesneleştirme süreci yaşanıyor. İnsanlar bu süreç içinde yaratıcılığını cisimleştirmekle birlikte kendinden ayrılan, kendi içinde büyük karmaşalar yaşayan maddi nesneler haline geliyor..Böylesi bir süreç de yabancılaşmanın hızlanmasına ve yaygınlaşmasına neden oluyor.Özellikle son zamanlarda onunla yatar ve kalkar olduğumuz, dilimizden düşürmediğimiz ama tam olarak ne olduğunu, neye benzediğini bilmediğimiz bir süreç bu. Yabancılaşma süreci.

Nedir yabancılaşma? Nasıl ortaya çıkıyor? Gelin bu kavram, olgu, süreç veya siz o’na her ne diyorsanız birlikte kısaca göz atalım. 

Yabancılaşma kavramı değişik açılardan ele alınabilir.İnsanın doğaya, kültüre, sanata, zamana, dine, siyasete, üretime, topluma, kendine ve insana dair tüm değer ve olgulara yabancılaşması söz konusudur.

 Bir başkası olmak fikriyle birlikte yabancılaşma kavramını bize Hegel armağan etti.Daha sonra Marx onu bir başka açıdan ele aldı. Hegel, yabancılaşmayı içsel ve bilinç olguları düzeyinde işleyerek, sorunun dışsal yanına hiç değinmedi.Marx ise yabancılaşmayı toplumsal, iktisadi, kültürel anlamlarda belirterek, onun bilinç düzeyine hiç dokunmadı.Oysaki yabancılaşma sorununu; hem bireysel bilinç, hem de toplumsal bilinç düzeyinde ele almak gerekir.

Yabancılaşma ansiklopedik olarak farklı anlamlarla tanımlanmıştır.

  1. Güçsüzlük: İnsanın geleceğini kendisinin değil, dış etkenlerin, yazgının, şansın ya da kurumların belirlediğini düşünmesi.       

  2. Anlamsızlık: Herhangi bir alanda etkinliğin kavranabilirlik ya da tutarlı bir anlam taşımadığı ya da genel olarak yaşamın amaçsız olduğu düşüncesi.       

  3. Kuralsızlık: Toplumca benimsenmiş davranış kuralarına bağlılık duygusunun yokluğu ve dolayısıyla davranış sapmalarının, güvensizliğin, sınırsız bireysel rekabetin yaygınlaşması.       

  4. Kültürel Yaygınlaşma: Toplumdaki yerleşik değerlerden kopma duygusu.       

  5. Toplumdan Yalıtlanma: Toplumsal ilişkilerden dışlanma ya da yalnız kalma duygusu.       

  6. Kendine Yabancılaşma: İnsanın şu ya da bu şekilde kendi gerçekliğini kavrayamaması.      

Ansiklopedik tanımlamada olduğu gibi disiplinler arası tanımlamalarda da farklılıklar görülmektedir.

Psikiyatride, normalden sapma  durumudur.İnsanın asla kaçamayacağı, bir tür İlk Günah gibi doğal kaderi değildir; o bir hastalıktır. Yabancılaşma problemi psiko-epistemolojiktir. İnsanın kendi bilincini nasıl kullandığıyla ilgilidir.Yabancılaşma ve kişisel kimlik problemi birbirinden ayrılamaz.Sağlam bir bireysel kimlik hissinden yoksun olan insanlar, kendilerini yabancılaşmış hissederler.Çünkü yaşamın temel amacı, var oluşu sağlayabilmektir.Var oluş ile yokluk ve anlamsızlık arasında sıkışan birey büyük bir kaos yaşar.Kendisine ve çevresine duyarsız kalır.Sancı her organizmada alarm sinyalidir, tehlike işaretidir; özel olarak yabancılaşma sancısı, insana kendisi için gerçek ve doğru olmayan bir durumun içinde olduğunun sinyalini verir.

Sosyolojide, kişinin kendisine, içinde yaşadığı topluma, doğaya ve başka insanlara karşı duyduğu yabancılık ve değersizlik hissidir. Değerlerin yok olması halinde oluşan dejenerasyon onulmaz zararlara yol açar. Örneğin, Ruter Ford atomu 1912 yılında keşfettiğinde bunun insanlığa faydalı bir buluş olacağını düşünmüştü, fakat insanoğlu doğasının dışına çıkarak, atomu kötü amaçlar doğrultusunda kullandı.Burada önemli olan değerlerdir. Eğer insanlar hümanist bir anlayışa sahip olsalardı yani doğasına uygun davransalardı uygarlık tarihinde  "Hiroşima-Nagasaki" yaşanmayacaktı.

Felsefede yabancılaşma, olay – olgu ve nesnelerin bilinç için yabancı, uzak görünmesi, daha  önceden ilgi duyulan şeylere, değer ilişkisi içinde bulunulan insanlara karşı kayıtsız  kalma, hatta bıkkınlık ya da tiksinti hissetmedir. Durkheim'ın değimiyle anomidir. Anomi, şu anda yaşanılan belirsiz, karmaşık ve değerlerinden uzaklaşmış toplum yapısıdır.Camus'a göre ise; insanların çevresinde gelişen olaylara seyirci kalması, ne etki ne de tepki yaratabilmesidir.

Bu dönem içerisinde insanın üretmesi ve bunun sonucunda da "mülkiyet" kavramının ortaya çıkmasıyla farklı bir boyut kazanmıştır. Mülkiyet her ne kadar üretim niteliğini ve niceliğini yukarıya çekse de, özel mülkiyetin bugün geldiği nokta ne yazık ki insanın kendisiyle beraber içinde yaşadığı doğayı da yok ettiği gerçeğidir.Mülkiyet için üretimin her yolu mubah oldu.Çağımızda yabancılaşma özellikle makineleşmiş insan tipiyle ortaya çıkmaktadır. Bizler "makinelerin düşünmesinden gurur duyan, insanların düşünmesinden kuşku duyan bireyler" haline geldik. İnsan ilk kez bütünüyle insan elinden çıkma nesnelerden oluşan bir dünya yaratmış ve bu karmaşık düzeni yönetmesi için de karmaşık bir çark (sistem) kurmuştur. Ne var ki şu anda yarattığı bütün şeyler kendisini aşmış ve onun üstüne çıkmıştır. Artık; kendisini bir yaratıcı, bir merkez değil, elleriyle yaptığı bir golem'in (robot,otamat...) kölesi olarak algılamaya başlamıştır. Dünya genelinde amaç ile araç birbirine karışmış durumdadır. İnsanlık için üretim anlayışı yok edilerek, büyük bir tüketim eşiğine girilmiştir. Doğaya ve insanlığa dair ne varsa üretim adı altında hırs, rant, küreselleşme ve yayılma politikalarıyla kirletilmektedir.Gerek dünya kaynakları, gerekse insanlık değerleri çarkın dişlileri arasında hoyratça ezilerek, tüketilmektedir.Hegemon ülkeler, tekelci  medya kuruluşları, nükleer çalışmalara gaz vermiş bilim dinozorları gözlerini kapatıp vazifelerine bakmakta; üzerlerinde çeşitli trajikomik oyunlar kurgulanan ve piyon gibi kullanılanlar ise üç maymunu oynamaktalar.Üç maymun oynandığı sürece de araç olmaya devam edilecek, yabancılaşma iliklere kadar işleyecektir.

Peki bu olgu ülkemizde nasıl yer buldu? Ülkemiz, Anadolu Medeniyetleri üzerine kurulmuştur.Bu coğrafyada bir çok devlet kurulup yıkılmıştır.Bu nedenle ülke coğrafyası kozmopolit bir yapıya sahiptir. Yüzyıllarca farklı kültürler gerek, dillerini, gerek dinlerini, gerek sanatlarını, gerekse yaşamlarını sürdürerek iç içe yaşamıştır. Dünya genelinde yaşanan milliyetçilik ve tek ulusçuluk oluşumunun bu coğrafyaya da yayılmasıyla yabancılaşma süreci başlamıştır.Tek millet, dil ve din dayatmaları ile Anadolu halkı birbirine düşürülmüş, kendinden farklı olan her etnik grubu dışlar hale getirilmiştir.Farklılığı inkar ve yok etme (asimile etme) politikaları ile insanlar paranoid bir halle gelerek, öz güven ve güven yoksunluğu içinde kalmıştır.Ülkede bir yandan bu tablo yaşanıyorken bir yandan da  yukarda bahsedilen dünya egemenlerinin üçüncü dünya ülkelerine yönelik sömürüye ve küreselleşmeye dayalı politikaları yaşatılmaktadır.Yaşanan ekonomik ve sosyal bunalımlar, modernleşmenin tam olarak gerçekleşememesi, iletişim araçlarıyla küçülen dünyada diğer kültürlerden ve toplumlardan etkilenme ve bu etkilenme sonucunda doğan ithal bunalımlar, kentleşme sorunu, eğitim sorunu, nüfus artışı, işsizlik sorunu ve özellikle kuşaklar arası çatışmalar gibi sorunlar bir bütün olarak toplumumuzu olumsuz yönde etkilemektedir.Ne olduğumuz, ne istediğimiz, neleri niye yaşadığımız bir bilinmez hale gelmektedir.İşte bütün bu olumsuz şartlar bizlerde topluma karşı yabancılaşmaya neden olmaktadır.

En ufak bir engelde morali bozulan, yaşamdan zevk alamayan, yaptıklarına ve yapılanlara inanmayan insanlarla dolu ülkemiz.. Sadece hayatta olmanın bile büyük bir mutluluk kaynağı olması gerekirken yaşam, sıkıntılı, tekdüze ve mutsuz gelmeye başladı bizlere.Değersizlik, yararsızlık, iletişimsizlik, kendi yetilerine ve potansiyellerine güvensizlik ve amaçsızlık aldı başını yürüdü.Toplumsal olarak yabancılaştığımız gibi, cinnet durumuna da geldik.Rahatlıkla işlenen cinayetler, uygulanan şiddetler, aşağılamalar ve gasplar günlük yaşamın bir parçası oldu.

Bir tarafta üretmeyen, paylaşmayan var oluşunu gerçekleştiremeyen üniversite mezunu işsiz gençlerle dolu iken kahvehaneler -ruhsuz, vurdumduymaz, yaşayan genç ölüler-; bir tarafta da kendini gündelik yaşamın akışına kaptırmış, nereden geldiği ve nereye gideceği hakkında bilgisiz ve ilgisiz, işinden ve hayatından memnun olmayan güya mesleğini eline almış politikacılar,sağlıkçılar,eğitimciler, sanatçılar, zanaatkarlarla dolu iş alanları.Sanki herkes  için hayatın içi boşaltılmış gibi.Yaptığı işi sevmemek ama bir o kadar da doğru ve iyi yapmak... ”Yabancılaşma” diyorlar bunun adına...Yalnızca işte mi?..Evlilikte, arkadaşlıkta, dostlukta, annelikte, babalıkta, evlatlıkta yani yaşamın her konumunda, her durumunda yabancılaşma.....

Ev halkı hipnoz olur vaziyette saatlerce insan ürünü olan kutunun (TV) başında vakit geçiriyor. Başkalarının düşüncelerini, duygularını, hikayelerini, güzelliklerini, başarılarını, hedeflerini, gelirlerini, ünlerini alarak; kendilerine ait olanları yok ediyor.Tıpkı büyü dükkanı gibi.Realiteden yoksun sanal kazanımlar ve özdeşimler sağlanıyor.Eşler, “sen kimsin, ben kiminle yaşıyorum” der gibi bakıyor birbirine. Boşanma oranları hızla artıyor.Ne istediğini bilmeyen mutsuz çiftler, gerekçelendiremedikleri “yapamıyorum, yürümüyor”larla evliliklerine son veriyor. Çocuklar ve gençler internet ve teknolojinin esiri olmuş durumda.Bilinçsiz ve amaçsızca rüzgara (sisteme) bırakıyorlar kendilerini.Dostluklar anlamsızlıklar içinde tüketildikçe tüketiliyor.

Eylemin bittiği yerde anlamda biter. Sağlıklı bir üretim olmadığı, amacın doğayı bozmadan insan hayatının kalitesini arttırılması yönünde kullanılmadığı, golem’lerin esaretinden çıkılmadığı, kitlesel bilinç ve bir duruş sağlanmadığı sürece yabancılaşma hastalığı kanser gibi her yerimize sirayet edecek ve insanlığı bitirecektir. Gerek ulusal, gerekse uluslar arası sivil toplum örgütlerinin güçlenmesi, sanat, bilim, felsefe, edebiyat, ekonomi, din ve siyaset disiplinleri arası bütünleşme sağlanarak insanlık ve doğa yararına çalışmaların yapılması gerekmektedir.Bunun için her ülkenin, kurum ve kuruluşun olduğu gibi her bireyin de üretime katılması, varlığını göstermesi, tepkisini ve katkısını sunması yararlı olacaktır.“Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” vurdumduymazlığın ve tembelliğinin değil; kelebek etkisinin felsefe edilmesi atalet duygusunu ve yenilgiyi daha baştan kabul etmiş, demoralize ruh halini sonlandıracaktır.Ölüm yatağındayken bile yaşama sımsıkı sarılmayı sağlayan bir motivasyon kazanımı irrasyonel düşünce yerine rasyonel düşünce ile sağlanabilir.Ortak  bilinç, amaç, kültür ve ruhun yaratılması ile sorumluluğun gelişmesi, geçmişin, şimdinin ve geleceğin bilincinde, bireysel irade ile var olacaktır.

Topluma aidiyet ve iyelik duygusu yabancılaşmanın önüne geçilmesinde şarttır.Kişinin içinde bulunduğu topluma, kendini ait hissedebilmesi için özne olarak yer alması, üretmesi gerekir.İnsanlar için önemli olmak,özen gösterilmek, sevilmek, beğenilmek,saygı görülmek ve takdir edilmek temel psikolojik ihtiyaçlardır.Psikolojik ihtiyaçlar giderilmediğinde mutsuzluk ve var oluş eksik hissedilir.Bu ihtiyaçlar etkileşimle olur. Yani karşılıklıdır. Kişi verdiği sürece alır. Bu döngü bebekler de bile geçerlidir.Ağlamayan bebeğe meme verilmez hesabı.Seviyormuş gibi, beğeniyormuş gibi, memnunmuş gibi, mutluymuş gibi yani “mış” larla değil gerçeklerle hareket edilmesi yaşamı tiyatro sahnesi olmaktan çıkaracak;psikolojik oyunlardan, dramatizelerden, duygu sömürülerinden, duyarsızlıklardan, ikincil kazançlardan  uzak tutacaktır.Samimi, gerçek ve yalın yaşamı sağlayacaktır.

Çevreye, insanlara, dünyaya, doğaya karşı duyarlı olmakla başlar her şey.Bunun içinde okumanın, araştırmanın, incelemenin, tartışmanın, görüş bildirmenin, tepki göstermenin, katkı sunmanın, saygı duymanın, sevmenin ve değer vermenin payı büyüktür.Yabancılaşma döngüsünün içinde yer almamak, savrulmamak için önce kendimizde çevirmeliyiz yüzümüzü.Sonra sevdiklerimize ve yakın çevremize ve sonra şehrimize ve ülkemize ve peşinden de dünyaya “BURDAYIZ” demeliyiz.Sevgi demeliyiz, paylaşım ve dostluk demeliyiz, insanlık, gelecek ve umut demeliyiz. Emin olun halka büyüyecektir.Çünkü bizim gibi milyonlarca insan var ve hepsi seslenmeye – uzatılan eli tutmaya hazır.Aslolan kendimizi tanımamız, insani değerlere sahip çıkmamız, kendimize ve topluma karşı saygı ve sevgi ile yaklaşarak bütünlük duygusunu yaymamızdır. 

 

Yabancılaşma kelimesi ile türeyen diğer kelimeler bize bu kavram ile ilgili daha kısa ve öz bilgi vermektedir:

 

Yabancılaşma           yaban               yabancı           yamalı              yabanıl

                              Yanlı                  yalan              yanma              yaşlı

                              Yaman               yanlış             yaşlanma          yalama

                              yanaşma            Yaşam            yanılma            yama

HABERLER

 

 

Bu Bir Bilim Kurgu Filmi Değil!

Tarihi Değerler Dökülüyor!


Televizyon, Kadim Mitolojiler ve Aydınlanma


Avrupa Birliği Sürecinde Türkiye: Kültür


Öğretmeye Cüret Eden Kişi, Öğrenmeyi Asla Bırakmamalıdır


Ney Yolculuğu


İstanbul’da Saklı Bir Cennet: ZEYREK


Şeker mi, Tatlandırıcı mı?


Horlama Sorun Olmaktan Çıkıyor


Bir Zamanlar Normaldik


Nisan Yagmurlari


Bir Mekân: Lounge & Kitchen


Nisan Kitapları

 

KOSE YAZARLARI

Çiğdem Aksoy

Korku, Korkulanı Gerçekleştirir


Rüya Yüksel

Kendi korku ve endişeleri içinde kaybolmuş anne ve babalar, çocuklarınız neredeler? Sorun nerede?


Meltem Bingöl

Siyah - Beyaz


Haluk Tunç İlker

Mandallarda Asılı Anılar


Sibel Tugal

Ne Güzeldir Çocuk Olmak


Uzay Gökerman

Entropi


Mahmut Şaylıkay

Siyahın Esmeri


Banu Kangal

Siz Hiç Havaalanında Kayboldunuz Mu?


Asu Sanem Kaya

Anne Olmayı Öğreniyorum 


Gürhan Faik Yeğit

K'nın Öyküsü


Ü.Gülsüm Bülbül

Yuvama İndigo Bir Çocuk Geldi

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  18 Agustos 2008 TSİ 01:00