|
Haber: Ekin Su
Bu Çocuklar Bizim!
Farklı gelişen çocuklar için özel ve
resmi tüm ilköğretim okullarında planlanan ve belirli bir formata
oturtula(maya)n, uzun zamandan beridir uygulana(maya)n bir eğitim
programıdır “KAYNA(ŞTIR)MA PROGRAMI”
Programın
amacı; farklı gelişen çocukların (otistik,
işitme-görme-ortopedik-zihinsel yetersizliği olan, özel öğrenme
güçlüğü yaşayan, hiperaktif ve epileptik vb. çocuklar) akranlarıyla
birlikte eğitim alarak, eğitim sürecini uyum kapsamında tamamlayıp
yaşamlarında gerekli olan bilgi ve becerileri kazanmalarıdır. Yani
gelecek yaşamlarında toplumda bir yer edinebilmeleri
amaçlanmaktadır. Genel olarak bakıldığında doğru bir amaç olarak
görülmektedir. Ama özel eğitim gerektiren bu çocukların
yapılandırılmamış, bilinçlendirilmemiş ve yeterliliği sağlanmamış
okul ortamlarında sadece toplumsallaştırma çabası yeterli değildir.
Bu biraz eğitimin en genel amacı olan tek tip ve devlete yarar
sağlayan birey yetiştirmeye varıyor. Öyle ki her defasında psikoloji
ve eğitim disiplinlerinde üstüne basıla basıla her birey
biriciktir, özel ve önemlidir söylemine çok ters
düşmektedir. Çünkü bu çocuklar tek ve biricikliliği gerçek anlamıyla
taşımaktadırlar. Ama biz onları kazanacağız, atıl durumdan
kurtaracağız diye sistem silindirinden geçirmeye çalışıyor; bunun
için çok ciddi ve geniş çaplı programlar geliştiriyoruz. Bir
toplumsallaştırma furyasıdır gidiyor. Neyi, niye
toplumsallaştırıyoruz? Toplumsallaştırılmadan ne kastediliyor? Hangi
toplumu çoğaltma telaşındayız?
Mafyalaşan, duyarsızlaşan, cinnet
eşiğine gelen, iletişim kirliliğine uğrayan, kültür ve amaç erozyonu
yaşayan toplumu mu? Sorgulamayan, okumayan, paylaşmayan, mutlu ve
memnun olmayan, yaşam amacı belirleyemeyen, sömürü üzerine kurulan
ve makine ürünü çıkaran toplumu mu? Oysa ki farklı gelişenler tüm
saydığımız şeylerin dışındalar, yani toplum dediğimizin. Ya onların
yaşadıkları normal ve doğruysa? Ya biz çoğunluk yanılıyorsak? Ya
onlara bizim engel olarak gördüğümüz yetiler alınarak, fark
edemediğimiz ve salt insanlık değerleri verilmişse? Ya biz yok etme
güdüsü içinde bunları yerle bir ediyorsak? Ya eğitmek adı altında
boylarını eğiyorsak. Bu durumda amacı genelden alıp özele
indirgediğimizde doğru bir şey olmadığı ortaya çıkacaktır.
Öğretmenler
özel eğitim alanında yetersiz
Programın amacında olduğu gibi
uygulamalarında da birçok eksiklik bulunuyor. Farklı gelişen
öğrencilerin eğitimi için ortamın ayarlanması, donanımın sağlanması,
eğitimcilerin eğitilmesi, toplumun bu konuda bilgilendirilmesi, özel
eğitim programlarının hazırlanması ve okullarda özel eğitim
uzmanlarının istihdam edilmesi gerekiyor. Uygulama alanında
sayılanlardan hemen hemen hiçbiri mevcut değil. Kaynaştırma
eğitimine alınan öğrencilerin bulunduğu sınıf mevcutlarının, otuzun
üzerine çıkmaması gerekiyor, ama gerçek öyle değil. İstanbul da
dâhil, ülkenin pek çok şehrindeki okullarda sınıf mevcutları kırkın
altına inmiyor. Aynı yetersizliğe sahip öğrenciden bir sınıfta
ikiden fazla öğrencinin olmaması gerekiyor. Ama gerçek yine öyle
değil. Bu çocukların eğitimi için özel hazırlanmış araç–gereçlerin
ve sınıf düzeninin sağlanması gerekiyor. Ama okullarda yeterli
araç-gereç olmadığı gibi sınıf düzeni de onlara göre
ayarlanamıyor.
Bu çocukların, okulların dışında özel eğitim alanındaki kurumlarca
da desteklenmesi, destek eğitim için düzenli olarak bu kurumlara
yönlendirilmesi gerekiyor. Ama bunu devletin ücretsiz bir hizmet
şeklinde sağlaması gerekiyor. Özel eğitim alanında öğretmenlerin
yeterliliğinin arttırılması gerekiyor. Çünkü öğretmenlerin bu
çocuklara “Özel Eğitim Programları” hazırlayarak
uygulaması söz konusu. Ama öğretmenler, özel eğitim alanında
yetersiz olduklarından programlar el yordamıyla hazırlanıyor ve
uygulama aşamasına bile geçilemiyor. Yani hazırlanan programlar,
sözde ve müfettiş korkusu ile hazırlanan zorunlu programlar oluyor
sadece. Toplumun farklı gelişenler konusunda bilgilendirilmesi ve
bilinçlendirilmesi şart. Bu konuda da bir şey yapılmıyor.
“Raporlu”
damgasıyla sınıfın bir köşesine itiliyorlar
Okullarda
eğitim gören kaynaştırma öğrencileri, RAPORLU
öğrencilerdir. Bu raporlar ilgili kurumlarca (hastane, RAM, klinik
gibi) yapılan çeşitli çalışma ve tetkikler sonucu hazırlanır.
Raporlarda öğrencilere tanılar konur. Raporların gizliliği esastır.
Ama raporlu oldukları herkesçe bir şekilde bilinir ve onlara
öğretmenler, öğrenciler, idareciler ve hatta veliler tarafından halk
usulüyle raporlu muamelesi yapılır. Çocuklar kendilerine verilen
rapordan ve tanıdan bihaber insanların kendilerine neden tuhaf
davrandıklarına anlam veremezler. Kapasiteleri ölçüldüğünden ve bir
yargıya varıldığından onlardan pek bir şey beklenmez. Onlar
milatlarını doldurana kadar sınıfın ve toplumun bir köşesine
itilirler. Ama göz önünde de olacak şekilde.
Öğretmenler
ne yapacaklarını bilemiyorlar
Öğretmenleri onlardan ümidi
çoktan kesmiştir. Müfredatın bir yerine koyamazlar. Hazırladıkları
programın da ne olduğunu bilemediklerinden onların sessizce
sınıflarını geçerek bir sorun yaratmamalarını beklerler. Ama
bilirler ki onlar hep oradadırlar. Kabul edilme, göze girme isteği
ile kendilerine bakarlar. Bu öğretmenler için çok güç bir şeydir.
Hem görmezden gelmek hem de varlığın ağırlığını hissetmek. Onlarla
ne yapacaklarını bilemezler. Bazen koruyucu melekleri olur, bazen
sabır sınırları taşar. Bazen idealist olur sihirli deyneğe sarılır,
bazen onarılamaz zararlar verirler. Ne yapsalar normale dönüştüremez
veya yok edemezler. Bu öğrenciler onların kamburları gibidir.
Sınıf
ve okuldaki normal kategoriye giren öğrencilerin durumu da
öğretmenlerinden pek farklı değildir. Biz insanlar model yolu ile
öğreniyor ve toplumsallaşıyoruz. Raporlu olmanın ne olduğunu tam
bilmeseler bile büyüklerinden yarım yamalak bir şeyler duymuşlardır.
Bu arkadaşlarına nasıl davranacaklarını kestiremezler. Kafaları
karışıktır. Onlar da bazen kabul edici, hiçbir yetileri yokmuş gibi
ebeveynlerden daha koruyucu, bazen de (çoğunlukla olan) dışlayıcı
bir tavırla yaklaşırlar raporlu arkadaşlarına. Bilinmeli ki
çocukların kendi aralarında çok keskin ve ürkütücü kuralları vardır.
Çocukların kendi aralarındaki ilişkilerde daha acımasız bir ceza
sistemi işlemektedir. Onların olabilirlikleri pek yoktur. Böylesi
bir durumda, farklı gelişen çocuklarla, kaynaşılması beklenen
akranları tarafından alay edilir, küçük düşürülür, yerle bir
edilirler. Kişilik gelişimi ve toplusallaşma hak getire...
Toplum,
bilinçlenmekten kuş gribinden sakınır gibi kaçıyor
Gelelim
sevgili toplumumuza. Toplum bu konuda gerçekten belirli bir bilince
ulaşamamıştır. Sağ olsun medya suya sabuna dokunmuyor. Lüzumsuz ve
insanları uyuşturacak ne varsa sunarak tahtını güçlendiriyor.
İnsanlar bilinçlenmekten, kuş gribinden sakınır gibi kaçıyor. Ancak
başına olumsuz bir yaşantı gelince araştırma öğrenme gereği duyuyor.
Okullardaki farklı gelişen öğrenciler, onlar için bir ibret tablosu
sanki. Çok şükür ki kendi çocukları öyle değil. İşte bu tablo
bazında histerik bir acıma duygusu sergilenir. İğrenirler, çocuk
olsun yetişkin olsun bu tarz kişilerin kendi aralarında olmasından
rahatsızlık duyarlar. Onlara göre kapalı ve özel yerlerde
tutulmaları gerekir. Allah korusun ya kendilerine veya çocuklarına
bir zarar verirlerse... Sonra bunun hesabını kim verir. Ne de olsa
özürlü...
İşte böyle traji komik bir
memleket manzarası, hem de akademik. Eğer toplum diyorsak, biz
diyorsak öncelikle bu çocukları kabul etmeliyiz. Burada koşulsuz
kabulden de bahsetmiyorum. Onları tüm farklılıkları ile -ki herkes
birbirinden farklıdır, neye/kime
göre
farklılık?– görmeli, bir bütün olarak kabul etmeliyiz. Onları
sevmeliyiz. Onlar bizim bir parçamız. Uzayın boşluğundan
topraklarımıza düşen belirsiz nesneler değiller. Onlar var ve var
olacaklar. Amacımız kusursuz bir ulus yaratmak olmamalı.
Şairin dediği
gibi, “Dünyayı güzellik kurtaracak ve bir insanı sevmekle
başlayacak her şey...”.
Bu çocuklar
bizim yok etmeyelim! |