|
Yazar:
Dora Mengüç

Sanal
Agoralar ve Dekancığım
Artık sanal agoralar var... İnsanlar
evlerinde, iş yerlerinde, hatta high quality ve üstün dıttırıt özelliğine
sahip cep telefonlarında bile zamanlarının önemli kısmını “haberleşme”
kisvesi altında “yazışmaya” ayırıyor. Telefondan daha ucuz, yüz yüze
görüşmekten çok daha pratik (!) ve insani çekinceleri hasır altı etmekte de
bir o kadar elverişli yeni bir dil, yeni bir iletişim aracı bu adeta.
Ellerinden, dillerinden, gözlerinden ve beyinlerinden düşür(e)medikleri...
Yeni olmasına karşın bir o kadar da yaygın, kullanım oranı yüksek ve bir
yazılım programı olmasının çok ötesinde başlı başına sorgulanması gereken
bir kavram belki de.
Internet
vasıtasıyla hayatımıza çoktan demir atmış olan chat dedikleri bu meretin
üzerine kıyasıya yorumlar yapılması mümkündür elbette. Yeni neslin ifade
biçimi, bazen özde, bazen sözde sosyalleşme aracı... Herkes için
söylemiyorum elbette .. Ama “bazıları” için salt Türkiye sınırları
dahilinde değil, all over the world ekseninde de kur yapmak için bulunmaz
bir nimet yaaani! Mırch ile başlayan chat çılgınlığı (Evet, ilk başlarda
gerçekten çılgınlık olarak addedilebilirdi, zira telgraftan faksa geçiş gibi
bir devrim söz konusuydu iletişmek için!) daha sonra yeşil zeminli ICQ
dedikleri (bknz : oooo-oooo) programla daha bir yaygınlaştı. Canınız 18-24
yaş arasında biriyle mi konuşmak istedi? Yaş aralığını ve cinsiyeti
işaretleyip, bir de ülke ikonlarını tıklattınız mı, gelsin yeni muhabbetler,
yeni
aşklar
ve hatta ohavari evlilikler! Dolayısıyla “userlar” bunu akışkan bir
alışkanlığa dönüştürünce Cingöz Recai’nin sadece kötü taraflarını almış olan
Bill Gates amcamız da çaktı köfteyi üstün zekası ve takdir edilesi önsezisi
sayesinde.
Ve kendi yazılımını geliştirerek MSN’i sundu
altın tepsinin üstünde bizlere, ICQ’yu sollamak hedefiyle... Başardı da...
Şimdilerde
herkes MSN’ ini kullanıyor, web camini açıyor, sesli konuşma yapıyor ve
belki de en önemlisi parmaklarını ışık hızında kullanıp laf ebeliğine
girişiyor. Bunun elbette başlı başına bir sorun olduğunu söylemek, her
kullanıcıyı potansiyel sapık, zavallı ya da siber felaket olarak bellemek ve
haşırtlamasına, kıyasıya eleştiriler yapmak elbette bir yoğurt kaymağı
aydınının yapacağı küntellik olarak kalır. Demem odur ki, birbirini tanıyan,
hayatın içinde devamlı yüz yüze görüşen ya da gerçek hayatta çok iyi tanışıp
da gurbet-sıla sorunsalı yaşayan zat-ı muhteremlerin bu araçlara başvurması
kadar doğal bir durum olamaz.
Benim
sorunum kablonun ve hava boşluğunun içinden aşk çıkaranlar ya da birbirinin
yüzünü bile görmeden evlilik teklifi yapanlarla! Bir de bazıları var ki hemi
saf, hemi iyi yürekli, hemi de tüm vücüd çeperleri hareket geçmiş halde
ekran başına kilitlenip, kandırılabilen cenahtan. Bugüne kadar internetten
dolandırılan, chat yordamıyla kafa bulunan bir çok insan evladı yansıdı
medyaya. Bazılarının ise hiç yüzünü görmedikleri insanlarla senelerce
konuştuktan sonra dünya evine (esasen çok da kılımdır bu dünya evi
yakıştırmasına) girdikleri de gözlendi tarafımızdan. Ama geçen günlerde
memleketim medyasına yansıyan bir haber de esasen bu uzunca yazının ilham
kaynağı oldu bana.
Erciyes
Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. (!!!!!) Erdoğan Berçin
internette bir kadınla tanışıyor. Kadın şişman mı şişman. Elbette şişmanlık
bir suç olmasa gerek! Ancak Bursalı Zühre Ö. kendini manken “Yüksel Ak” gibi
gösteriyor. Onun fotoğraflarını kullanıyor. Kendisini adama aşık ediyor.
Muhabbet iyice koyulaşıyor. Belki de bilgisayarının başından kalkmayıp
saatlerce chat yapan bir bilim adamı! Ya da profesörlük ve dekanlık titriyle
ortalarda dolanan bir kara sevdalı! İş bu ya aşık oluyor Sayın Erdoğan
Berçin, Yüksel Ak görünümlü Bursalı Zühre’ye. İş evlenmeye kadar ilerliyor.
Ve Dekancığım sevda(lı)sından o kadar eminki, hiç mi hiç şüphelenmiyor.
Evlilik teklif ediyor sanal yarine. Zühre kabul ediyor. Erdoğan Bey sonunda
(hele şükür) kendileriyle görüşmek istiyor. İşte komedi bundan sonra
başlıyor.
Zühre
kendisinin lenf kanseri olduğunu, hastaneye yattığını ve şimdilik
görüşmelerinin mümkün olmadığını iiii-faaa-deee ediyor. İyi yürekli
dekanımız ise gene inanıyor biricik sevgilisine. Ve üzüntüden mafffff
oluyor. Hastalığın tedavisi için 135 bin YTL verdiği öne sürülen Prof. Dr.
Erdoğan Berçin’in bu paranın 50 bin YTL’lik kadar bir kısmını bankadan kredi
olarak aldığı söyleniyor. Klişe tabiriyle kadın “kayıplara karışıyor”. Adam
bir dekan. Profesörlük sıfatını omuzlarının üstünde taşıyor. Topluma faydası
dokunsun diye öğrenci yetiştiriyor, üniversite yönetiminde ise gayet tabii
söz sahibi. Kimileriniz o da bir insan diyebilir elbette. Duygularından,
aşktan ve sevgiden de dem vurabilir. Ama bu işi bir eğitim adamının internet
üzerinden yapması ve bırakın kişisel cehaleti, bu şekilde bir alavereye
getirilerek kurumsal cahillik örneği sergilemesi de, ne olursa olsun
güldürüyor beni. Bakın bende kullanıyorum bu meret deyip, yerermiş gibi
yaptığım araçları. Çekinmeden söyleyebilirim ki
chatleşiyorum
bende. Ancak bugüne kadar ne aşık olmuşluğum oldu internet vasıtasıyla hiç
görmediğim bir surata, ne de evlilik tekliflerim! Artık sanal agoralar var.
Antik Yunan’daki agoralar ise çok eskide kaldı. Artık konuşmaların içinde
politika, felsefe, din ya da ticaret sosunun çok da bol olduğunu iddia
edemeyiz değil mi? Ve teknoloji ilerledikçe de, hem gelişiyor hem de
sibernetikleşiyoruz farkında olmadan. Antik Yunan’daki agoraları falan boş
verin de, belki de en önemli olan bazılarımızın aradaki ince çizgiyi
tutturamıyor olması.
Sözde gün görmüş kimilerimiz için bir araya
gelmekse ADSL’den sebepli...
Ha bu arada sahi hiç sormadınız mı sevgili
dekancığım, aşığınız Zümre Ö.’ye “Sen nerede güzelleştin böyle?” diye... |