|
Yazar: Didem Çivici
Mavi
Çırpınışlarımdan sahneler koyuyorum, tiyatromun perdeleri arkasında
oynamaları için. Terimlerim, kendimi anlatamaz hale gelmiş, sözcüklerim
olmuş 'ether'de uçuşmaktalar el verdiğince. Sonu gelmeksizin yürünen yollar,
yürümeye yön vermemiş sanki. Çoğaldıkça sığlaşmış derinlerim. Sığlaşan,
çoğalanlarım mı, ben mi, belirsiz. Kendime anlattıklarım, yalanlardan
farksız sanki. Yalanların yüzüme aksettirdiği ışık, karanlığım içerisinde
alaycı bir tebessüm oluşturmuş yüzümde birden bire.
Kafka'nın sözü usuma gelir ardından:
"Her şey, hatta yalan bile doğrunun hizmetindedir. Gölgeler, güneşi
karartmaz."
Mücadelem, gölgelerim mi oldu ne? Yalanlarla derinime gömüşmüş olan
gerçeklerim, yalanlarım sayesinde gölgede kalmaksızın, güneş ışığını
yansıtacak hale gelmişler belki de.
Hayal kırıklıklarıyla örülü bir duvar geliyor gözlerimin önüne sonra.
Sokağın en karanlık sonuna yaklaşırken, her tuğlasını düşlerime döktüğüm bu
duvar, yığılmışlıklarla birleşmiş, sıcak bir günün bana getirdiği güneşin
ışınlarıyla kor haline gelmiş bana bakıyor. Çıkmazlarımdan biri olmuş.
Sokağımın önünü kapatmış tuğlalarının kızıllıklarıyla. Kim ne der, neden
anlamazlarımla duvarımın önünde sığlaşmış ağlıyor gözlerimin pınarları. Toz
toprak olan üstüm, eskilerimden albümlerimi andırırken, güneşin yakmasıyla
terleyen bedenim, toprakla suyu bir araya getiren çamura bulanıyor tüm
pisliği ile.
Hayal kırıklıklarım üzerimde kuruyorlar, güneşin ısısıyla çatlaklar
oluştururken. Derisini değiştiren yılan misali, tırnaklarımla bir bir
çıkarıyorum bedenimi terletmeye yüz tutmuş parçalarımı. Kabuklarım,
zamanımın eskisine dökülürken, yeni eskiyecek olan kabuklarımın
yumuşaklığına dokunuyor ellerim. Eski kabuklarım, esen rüzgarla karışıyor
göğün maviliğine, artlarında hiç bir şey bırakmadan. Duvarımın tuğlaları
dökülüyor sonra. Bulutlarım, güneşimin önünden geçerken serinliği
beraberinde getiriyorlar. Toz, toprak artık.
O
anda aklındam geçenler, girilmemişliklerime götürüyor beni...
Piponun dumanını içine çekerken, olagelişi ile geçmişliklerine akan nehir
misali geceyle sevişirken bulmuş kendini. Gece gelmiş, sormuş geçmişindeki
gecelerini. Gelen kimmiş gecenin derininde, bilmezmiş. Kararan gündüzüymüş
aslında gecesi. Gecesi, gece değil, kararmış olan 'gün' imiş meğer. Gece,
daha bir cazip gelmiş gününde. Günü, gecesine karışan karanlığının ışığı
olmuş zira; kararmadan ilerlemişçesine. Sesleri fısıltılarına karışırken
gecede, fısıltıları seslenmiş gecesine, yanaklarına kondurulan bir öpücük
ile. Öyle ki, ona dahi ayıramamış hissiyatını. Seslenmiş geceye; duyan
olmamış. Fısıldamış geceden güne, ses gelmemiş sessizlikten öte. Meğer,
sessizlik bilmezmiş fısıltıyı gecede. Flütüne arp karışmış. Arp, geçmişini
yaralarmış gecesinin ilerleyen saatlerinde. Öylesine derinmiş ki, özletirmiş
bile. Öyle ise, derinler özlemleri miymiş, yıllarca kaçtığı?
Gecenin sonu, yatağına varmakta iken, sarı çarşafının güven verdiğini
sanarmış. Böylesi gecelerde, ay ışığı penceresinden içeri davet edilirken,
hiç ummazmış ki güneş göstersin tekrar yüzünü. Zira ay, daha güzel olumuş
'yer'ine düştüğünde ahengi ile. 'Ağırlaşan göz kapakları' düşmeye görsün
kirpiklerini kavuştururcasına, o vakit düşleriyle selamlaşmak için toprağa
davet ettirirmiş her şeyini; kendisini. Su bedeni toprağına can verir, bir
olurmuş kokusunda. Anlarmış ki, "gel" diyen ile "git" diyen bir. "Gök
boyası" olmuş, fırçasıyla boyamış her yeri gök mavisine. Sonra "mavi
kuş" olup uçmuş masmavi göğünü keşfedercesine.
Uyanır sonra göklerinden toprağına. Bir gün öncesi akar zihninin
derinliklerinde... Soğuk rüzgar, boynunu öperek sonsuzluğa kavuşurcasına
denize doğru esmekteydi. Bedenini yeşil çimenlere, adeta suya teslim
edercesine bıraktı. Gökyüzü "beş kat" daha mavi, bakmakta olduğu
tablo beş kat daha canlıydı. "Resimdeki rüzgarı hissederek" kendini
hiçliğin yok olunası kollarına bıraktı. İçindekileri anlatacak takati mi
kalmamıştı; yoksa gerçekten geriye "hiç" mi kalmıştı, bilmiyordu.
Şimdiye kadar bildiği tüm gerçekliklerinden" uzak, upuzak, hiç bilmediği,
hiç görmediği kadar, her şeyden "beş kat daha hiç" bir yaşamın
içerisinde buluvermişti kendisini adeta. Kendisini anlatmaya dahi gerek
duymayan, her şeyi kabullenircesine vurdum duymaz; lakin her şeyi de kendi
bencil duyguları ve egoist karakteri ile oluşturan bir hiç artık. Şehir
öylesine boğmaktaydı ki, dostlarını dahi görmeyi reddedercesine uğramıyordu
kapılarına. Tek yeri eviydi; yuvası.
Öyle bir yerde yaşamalıydı ki... Göl kenarı; yada su, sadece su. Arkası
yemyeşil, büyük çınar ve çam ağaçları ile dolu bir koru. Ağaç ve taştan
yapılmış bir ev. Küçük bir ev olmamalıydı; geniş olsun istiyordu.
Kitaplarını ve 'ben'lerini barındırcak kadar büyük bir ev.
Sonra, bahçesi olmalıydı el değimemiş. Sarmaşıklar dolaşmalıydı yolları
boyunca kenarlarda. Klasik müzik çalmalıydı; ve daktilo sesi gelmeliydi her
daim evin duvarlarını aşarcasına. Sabah uyandıktan sonra kahvesini alıp
çıplak ayaklarıyla yeniden ve yeniden tavaf etmeliydi bahçesini, sahilini.
Trafik, kalabalık ve gürültü olmamalıydı bu yerde. Göz alabildiğine su,
yeşil, toprak ve masmavi bir gök. Küçük bir yerleşim yerinin içerisindeki
kocaman dünyasını kurmalıydı, büyük bir sevinçle. Ağaçlara tırmanmalı,
çimlerinde uzanmalı, denizinde ıslanmalı, ormanında kaybolmalıydı. Bir de
salıncağı olmalıydı bahçesinde. Her akşam üstü gün batımında, kırlangıç
sesleriyle huzur bularak göklerle buluşmalıydı. Üzerinde mavi-beyaz ipek
elbisesi, rüzgarda savrulmalıydı uzun saçlarıyla birlikte.
Sonra, içeriden gelen tıkırtılara kulak kabarttığında bir ses işitmeliydi:
"..."
Görünmezlikleri içerisinden süzülerek sıyrılan ayrıntılarına kapılıvermiş...
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Didem Çivici,
1985 İstanbul doğumlu. 10-12 yaşlarından beri Spiritoloji ve
Şifa çalışmalarıyla ilgileniyor. 2 yıldır Yoga, Doğa sporları ve
latin dansları yapıyor. Ayrıca çevirmenlik te yapıyor.
Detaylı Bilgi
|