|
Yazar:
Didem Çivici
Vejetaryenlik
- II
Bilindiği üzere, dünya vejetaryenlerinin
çoğunluğunu Hindular oluşturuyor. Hinduizm, ahlaki olarak vejetaryenliği
önermektedir; lakin İslam ve Hristiyanlıkta buna rastlanmaz pek. Mahatma
Gandhi, ruhsal tekamülün vejetaryen beslenme ile doğrudan bağlantılı
olduğunu iddia etmişti. batı dünyasında da James Redfield gibi belirli dini
inançlardan özgür kişiler de aynı fikri paylaşmaktalar. Batı'da bu ruhsal
hareket Yeni Çağ akımı olarak adlandırıldı. Bu akıma inancını adayan
kişiler, vejetaryenliğin bilinç derinliğini arttırdığına inanmaktalar.
Böylece içsel barış gelişecek ve meditasyon, yoga ve benzeri çalışmalarla
bütünlüğü korumak kolaylaşacaktır.
Hinduizm'de
bu beslenme tarzının el üstüne çıkarılmasındaki temel nedenler inançlara
dayanmaktadır elbette. Örneğin, etin saldırganlık etkisi yaratacağı inancı,
bu davranışı destekler niteliktedir. Özellikle Bhagavat Gita yazıtlarında
karşılaşılan, yiyeceğin bireyin kişiliğini şekillendirmesi inancı göz ardı
edilemez sanırım. Et besininin içerisinde barındırdığına inanılan olumsuz
enerji, bitkisel besinlerin sakinleştirici enerjisinin yanında tercih
edilmediği bir gerçek. Hinduizm'de karşılaştığımız bir kavram da "Ahimsa".
Ahimsa, şiddet karşıtlığı, sakinlik, öldürmeme anlamını taşıyan bir felsefe.
Bu felsefenin başlıca prensibi, kişiyi yaşayan her hangi bir canlıya
fiziksel, ruhsal ya da duygusal olarak zarar vermekten uzak tutmaktır.
Hintli Guru Thakar Singh'in sözleri
dikkate alınacak değerde: ıÜü"Vejeteryan beslenme ruhun yukarı doğru
yükselmesiyle bağlantılıdır çünkü vejeteryan beslenmede hayat vardır. O
yaşayan besindir. Yeşil yapraklarda, tahıllarda
ruhun
hayatı bulunduğuna göre, hayata hayat eklenir. Yaşayan birvarlığın eti
kesilirse ruh anında ondan dışarı çıkarve bu ölü besindir. Aziz John'un
Essene kitabında söylendiği gibi "Bu ölü besin vücudumuzu bir mezar
yapacaktır, oysa biz dünyanın masasındaki canlı kesinlerle yaşamalıyız."
İşte canlı besinin, vejeteryan beslenmenin önemi budur. Tümüyle sevgi olan
ruhun uyanmasına yardım eder. Vejeteryan olmayan beslenme engelleyici bir
faktördür."
Bir başka önemli örnek ise fizik
bedenimize en yakın canlılar olarak bilinen maymunlardır. Maymun ırkı
genelde koyu vejetaryendir ve et yediklerinde hastalanırlar ve tüyleri
dökülür.
Ezoterizmde
de karşılaştığımız bir inanç oldukça etkileyici. Ezoterik kurallardan biri
de besin olarak aldığımız canlıların enerji mertebelerinin bizi aksi şekilde
etkileyebileceği inancıdır. Örneğin erik ağacın meyvesi olarak bizlere
sunulmuşken bir havuç kök besin olarak var olmuştur, ve o koparıldığında
canı alınmış olur. Lakin, elbette insanın mertebesinden oldukça aşağıda
olarak kabul edilmektedir. hayvanlara baktığımızda ise dikkat çekici bir
nokta vardır: Bizler genel olarak kedi, köpek gibi akıllı hayvanları; ya
dayunus, maymun veya at yemekten uzak dururuz. Bu hayvanların bilinç
düzeylerinin diğerlerine göre daha yüksek olduğu iç bilgisiyle, kadim
zamanlardan beri gelen ezoterik bilgilerinin sonucunda açığa çıkan bu
davranışın günümüze kadar taşınmış olması yadsınamayacak kadar önemli ve
üzerinde durulası bir konudur şahsımca.
Et
tüketiminin çevresel zararlarına gelirsek eğer, en başta karşılaştığımız
oluşum çiftliklerin yarattığı zararlar oluyor. Et tüketimini karşılamak için
yürürlüğe sokulan "ekonomik" adı altında önümüze sunulan yapılaşmalar bizi,
dünyamızı ve elbette ki tüm evreni etkilemektedir. Öncelikle göze çarpan
çiftliklerin bu tüketimi karşılamak için kabul ettiği "yenilenmeler".
Normalin üstünde olan tüketim, fosil yakıtların kullanımına itmektedir
çiftlik sahiplerini. Bun8un yanında, hayvanların ihtiyacı olan su tüketimi
de göz ardı edilemez sanıyorum. Tüm bunlar zararlı gaz emüsyonlarına ve
kimyasal atıkların çevreyi kirletmelerine neden olmaktadır. Şu bir gerçek
ki, ekinlerle beslenen hayvanlar, ekinlerin kendilerinden çok daha fazla
suya ihtiyaç duyarlar. USDA (Birleşmiş Milletler Tarım Departmanı)'ya göre:
Çiftlik hayvanlarını beslemek için gerekli olan ekinler, Birleşmiş
Milletler'in su kaynaklarının yarısına ve tarım alanlarının %80'ine ihtiyaç
duymaktadır. Bu,
gerçekten
önemli bir alandır. Yapılan harcamaların devlet ekonomisine yaptığı zarar
ise başka bir konu elbette, ve es geçilemez. ABD'de, tüketilme amaçlı
yetiştirilen hayvanlar, soya ekinlerinin %90'ını; mısır ekinlerinin %80'ini
ve toplam tahılın % 70'ini tüketmektedirler. Cumhuriyet gazetesinin Bilim
teknik ekinde yayınlanan bir habere göre, ıÜü1 kg et elde etmek için 7 kg
yem harcanmakta ve 7000 kilo suya ihtiyaç duyulmaktadır. Örneğin bir
hamburger elde etmek için harcanan su, kabaca bir hesapla, 40 kez alınan
duştakine eşittir.
Geçtiğimiz
ay, Henning Steinfeld tarafından, BM için yapılan bilimsel araştırmaya göre
dünya üzerindeki 1.5 milyar büyükbaş hayvanın, küresel ısınmaya yol açan
sera gazlarına büyük bir ölçüde katkıda bulundukları ortaya çıktı. Bu oran
hiç de küçümsenecek bir miktar değil maalesef: %18. Bu miktar, her gün
gazetelerde okuduğumuz, haberlerde dinlediğimiz şu otomobil, uçak ve diğer
taşıtların bırakımlarından kat ve kat fazla. Sizce de ironik değil mi?
Üzerinde gittiğimiz, göz önünde bulunan zararlı olarak kabul edilen taşıt
emüsyonlarının yanında böyle bir gerçekle yüzyüze gelmek insanı biraz
düşünmeye itmeli bence. Tüketimlerin hızla artması ile hayvan üretiminin
büyük bir ölçüde hızlanmasının üzerimizde böylesi bir etki bırakıyor olduğu
daha yeni açıklanıyor. Bu, gerçekten de komik! Ve üzerine gidilmesi gereken
bir konu. Bu oluşumun yanı sıra, büyükbaş hayvanların beslenmesi, etlerinin
işlenmesi, otlatılması ve taşınmaları için harcanan yakıtların yol açtığı
karbondioksit salınımının, sera etkisine yol açan gazların en önemlisi olan
bu gazın toplamının %9'unu karşıladığı da beyan edilen araştırmada mevcut.
Daha da dikkat çekici nokta ise sanıyorum şu: Sera etkisine yol açan gazlar
içerisinde karbondioksitten 20 kat daha etkili olan metan gazının 1/3'ünü
oluşturan etkenin ise bu büyükbaş hayvanların atmosfere bıraktıkları gaz ve
gübrelerinden açığa çıkan salınımlar olduğu belirlendi. Kısacası, her ne
kadar kullandığımız aeresol, taşıt ve benzeri şeylere dikkat etsek de,
"farkında olmadan" tüketiyor olduğumuz besinler de dünyamızın işleyişini
önemli ölçüde değiştirebiliyor.
Düşünsenize, sadece Kuzey Amerika'da, bu
tüketimi karşılaması için yok edilen hayvan sayısı 8 milyar civarında. Bu
hayvanların yetiştirilmesi süresince yapılan harcamalar, dışkılarından
kürlenen toprak ve su kaynakları, yol açtıkları tüm zararlar düşünülmesi
gereken bir alan oluşturuyor.
Focus
dergisinin 2006 Mart sayısında yayınlanan bir haberde, kullanılan tarım
alanlarının büyüklüklerine dikkat çekiliyor. Haberde vejetaryenlerin sadece
salata ile beslenmeleri şartında ihtiyaç duyulan salata miktarının
kaplayacağı alan hesaplanmış. Bir insanın günde ortalama 3000 kilokalori
gereksinim duyduğu belirtilen habere şöyle devam edilmiş: Bir günde, 15.8,
yılda 5.767 ton salata yemesi gerekmektedir. Bu da, 2600 metrekare
yüzölçümlü salata bostanına denk gelir. Şimdi de et yiyenlerin aracılığı ile
el konulan tarım alanı miktarına bakalım: Et yiyen bir kişi günde yaklaşık
olarak 1.9 kg ete ihtiyaç duyması durumunda yılda 684 kg et tüketeceği
anlamına gelir. Bu miktar, yılda 1.37 danaya denk gelir, ki bu, dananın
tükettiği salata miktarını 22.4 ton olarak bize sunmaktadır. Yani 1.37 dana,
8.000 metrekarelik bir tarım alanına ihtiyaç duyar.
Geçmişten
bir anektod da, bu konu üzerinde etkileyici olur sanıyorum: Ünlü Rus yazar
Leo Tolstoy, evinde verdiği yemekte et yemeyi tercih eden bir misafire canlı
tavuk ikram eder. Kadın dehşet içerisinde kalır ve tavuğu nasıl yiyeceği
sorusunu yöneltir yazara. Tolstoy şöyle cevap verir: "Kendi bilincim hayvan
öldürmeyi kabul etmemektedir. Bu nedenden dolayı eğer et yemek istiyorsanız
öncelikle onu öldürmelisiniz."
Seçimler elbette bize ait; yaşamın her
alanında olduğu gibi. Bu yazıda yorumun size düştüğü gibi...
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Didem Çivici,
1985 İstanbul doğumlu. 10-12 yaşlarından beri Spiritoloji ve
Şifa çalışmalarıyla ilgileniyor. 2 yıldır Yoga, Doğa sporları ve
latin dansları yapıyor. Ayrıca çevirmenlik te yapıyor.
Detaylı Bilgi
|