|
Yazar: Didem Çivici
İlişkideki
Ben
Hayatımıza kabul ettiğimiz, "sevgili"
etiketi yapıştırdığımız varlıklar bize neler katıyorlar; ya da bu oluşu ne
hale getiriyorlar ki (!) bu kadar bağımlı bir hale geliyoruz? İşin özü
elbette sevgili olarak yaşamımıza giren kişilerin yaptıkları değil; bizim
onları nasıl şekillendirip de ideal yaşam arkadaşı haline getiriyor
olduğumuz. Sevgiye açlık hissi midir bu duygularımızı alevlendiren, yoksa
tatminsizlik mi? Sevgiyi her varlıkta hissedebilecek olduğumuz gerçeğini
kabul etmeksizin "doğru insan"ı arayıp durmamız bile o insanla birlikte
olduğumuzda bir eksiklik oluşturarak bizi mutsuz kılabiliyor. Geleceğe
oynanan bir oyun haline getirdiğimiz bir ilişki kişiyi ne kadar mutlu eder.
Şartlanma ve kalıplaştırma merakımız,
hayatımızın büyük bir alanını kaplayan ilişki ortamında da kendisini
gösteriyor. Egonun farkında olmadan onu tatmin etmeye çalışarak, mutluluk
verici bir ilişki içerisindeyken bile ne yapıp edip olumsuzlukları
yakalayabiliyoruz. Zira yaşadığımız an'dan kendimizi soyutlayarak, sürekli
gelecek planları yapmaki ya da geçmişte "hata" olarak nitelendirdiğimiz
davranışlardan dolayı vicdan azabı çekmek, mutsuzluğun anahtarını ellerimize
teslim ediyor. Karşımdaki insanı elimde tutmaya "çalışmak", "kaptırmamak",
onu mutlu etmek ve benzeri duygularla dolu bir varlık mutluluğu geri teptiği
gibi, aynı zamanda da yaşamını bir labirente doğru sürükler...
Gerçek olan şu ki, biz kimseyi mutlu etme
olgusuna sahip değiliz! Kişi sadece kendisini mutlu edebilir; bu, kendi
elindedir. Seçimi mutlu olmak olan bir varlığı hiç bir olumsuz davranış
etkileyemez. İlişkilerin temel sorunlarından biri "mutlu etmeye
çalışmak"tır. "Kendim için yaşamıyorum; çevremdekileri mutlu etmeye
çalışırım her zaman!". Bu tarz bir düşünce, kişiyi mutsuzluğa sürükleyen bir
düşünce alanıdır.
İlişkilerde karşılaşılan bir başka sorun
ise "Onu elde tutmaya çalışmak"tır. Kimi elimizde tutmaya çalışıyoruz acaba;
ya da "kaptırmamaya" çalışıyoruz... Karşımızda duran hiç bir varlık bize ait
değilir. Ona sahip olduğumuzu düşündüğümüz an ilişkinin bittiği andır.
Sahibiyet duygusu öyle sinsi bir şekilde girer ki zihne, kendisine bile
sahip olmayan ruh, bu eksikliği yaşamına giren "başka bir ruh" ile
tamamlamaya çalışır. Lakin sonuç başarısızlıktır. Zira hiç bir ruh, başka
bir ruha ait değildir. Bir olan enerji her şeydir ve her yerdedir. Sahip
olma diye bir oluş söz konusu bile olamaz. Bir ilişki için de bu aynıdır.
Karşılıklı ait olma tutkusu tatminsizlik ve mutsuzlıkla sonuçlanır; zira
odak noktası sevgi değil, "sahip olmak" olmuştur. Ruh özgürdür. Özgür olan
ruh nerede olacağını bilir. Zaten bedeninde kendisi tarafından zincirlenmeye
bırakılmış bir ruhu, kendimize ait olduğunu sanarak bir de idama mahkum
etmenin, o ruhu getirebileceği hali düşünebiliriz
sanıyorum. Gerçi hayal
dahi edilemez... Bedeni ölüme terk etmemiz yetmezmiş gibi ruhunda çürümesine
olanak tanımak bizi içten içe bitiren bir hastalık gibidir. Sessizliği
yaşama davet etmek, ruhu bedenden bağımsız bırakarak, onu "kendi" yaşamına
davet etmektir. Ölümü içteki enerjiye, sevgiye sunmak sessizliği çağırmaktır
bir anlamda. İstiflenmiş bir şekilde kabul ettiğimiz dosyaları açıp şöyle
bir göz atma zamanıdır belki de... Ölüm çanlarının kulağa ulaşmaya başladığı
anlar... Sessizlikten önceki son haykırışlar...
Kişi, özgürlüğünü deneyimlemeli. Zira
sevgi, bağımsızlık ortamında kendisini gösterir. Sevgiyi kalıplara
dökemezsiniz; ona sahip olamazsınız; lakin, sadece yaşayabilirsiniz. Sevgi
sıkılmaya gelmez; gösterişi kabul etmez.. Bırakın özgür bir ilişki yaşayın.
Karşınızdaki ruha özgürlük tanıyın. Emin olun ki zaten ayrı değilsiniz.
"Bir" olduğumuz düşüncesi içerisinde aksini nasıl kabul edebiliriz ki zaten!
Ruha sunabileceğimiz bir anlık bir
sessizlik,"BEN"e atfedilen bir hediyeyi andırır adeta...
Zira, ÖLÜM EN SESSİZ BİLGELİKTİR...
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Didem Çivici,
1985 İstanbul doğumlu. 10-12 yaşlarından beri Spiritoloji ve
Şifa çalışmalarıyla ilgileniyor. 2 yıldır Yoga, Doğa sporları ve
latin dansları yapıyor. Ayrıca çevirmenlik te yapıyor.
Detaylı Bilgi
|