|
Yazar:
Didem Çivici
Kuyu
Oyulan bir delik...
Öylesine güçlü ve öylesine acı dolu ki, deştikçe fışkıran her ne varsa
tekrardan içine alacak kadar geniş. Gözler hiç bir şey ifade etmeden
bedenimden akan kana bulanarak kâğıda kanla yazılan bu kelimeler gibi canlı
ve batmakta olan ağustos dolunayı gibi kıpkırmızı...
Geceler uyku getirmiyor
artık; sadece yokluk. Gündüzler "O"nu getirmiyor artık; sadece hiçlik. Ne
arıyor tüm bu insanlar burada?! Her gün ağırdığında kendimi yataktan
atarcasına fırlıyorum gözlerim uykusuzluktan bitap düşmüş ve beni o mezarıma
çağırıyormuş gibi bir uğultu var sanki kulaklarımda. Bahçe...
Bu ev hem mezarım, hem
rahmim oldu artık. Her adım attığımda beni içine alıveriyor kahrolası
şefkatiyle. Sonra...
Sonra tüm o güzelliğiyle
büyülüyor, ışıldıyor, çıldırtıyor kahrolası ruhumu! Neyi var içimin, söyle
bana ey bahçe! Toprağına uzanıp senin için yaşlar döktüğüm o günler çok
uzakta değiller. Ne var söyle, anlat bana ne olursun! İçimi deşen bu kara
ölüm de ne?
Sıcak...
Kahrolası bir sıcak var İstanbul'da. Hiç bitmedi ki ama. Hiç sonu gelmedi ki
olanların. Gelmesini bekliyor musun ki? Yağmurları bekledin, geldi işte!
Çıksana buradan; bu çürümüş "düşler sokağı"ndan...
Takati kalmamış sokak
kedisi gibisin... Ölümle yüzleşirken ona son bir kahkaha atıyorsun, farkında
değilsin sen! Lime lime ediyor gökten yağan yağmur bedenini. Ruhunu ise
toprağın böcekleri yemekte zebanilerle birlikte. Zebanilerini hatırlıyor
musun? Hani her birini birer birer düşlemiştin o gece. Gökyüzündeki her bir
yıldıza isim verirken düşünmeden düşledin tan vaktine dek... İşte...
Geldiler.
Kuyuna sığınan her bir
korkun seni çağırıyor, dinlesene! Ayak seslerini duydukça ürperen sen değil
misin yoksa? Gözlerini kapamasana! Her bir şeyi kabullenecek kadar "açık"
ilişkilerle boğmayı yeğleyen sen şimdi kendini boğmaktan mı korkuyorsun
yoksa? O zaman hiç şansın yok küçük kız... Mahkûmiyet kendi ellerinle
sunuldu artık sana.
Sonuna geldik. Ya burada kal, ya da...
"Aşkın Gücü"...
Melekler fısıldamayı
bıraktı. Artık karşında durup yüzüne vuruyorlar her şeyini, tüm varoluşunu.
Sen neredesin? Sevgili güzelliklerini göremezken neyi keşiflerde sanmaktasın
kendini? Hatırladın mı kimler gelmişti; kimler var yaşamında şu anda?
Ne demişti bir seferinde:
"Hayat
ensemle çok alakalı sanki. Belki de sadece bir problem vardır ensemde ve bu
yüzden çok duyumsuyorumdur. Hep bir yük gibi oldu başım. Başımı hiç
tutamadım ben bu bedende. Sadece kafadan ibaret de olabilirdik. Suratlar
yeterince özgün zaten. Hem tüketim toplumda olmazdı o zaman. Gözler kafi
değil midir bakışlar gerçekse? Hem kurtuluşumuz olurdu kaba seksten ve
hormonal yanılsamalardan..."
Kurtulmalı her ne varsa,
yakıp yıkmalı en baştan. Repliği yankılanıyor usumda... Düşüncelerin
atfedildiğini söylemişti V, binalara. Yıkmalı her şeyi, eskiyi yok etmeli en
baştan. Ve boşaltmalı her ne varsa. Bir dostun dediği gibi bir vakit:
"Gözyaşlarında boğulmalıyız hepimiz. İnsan ruhu ancak böyle özgür
kalacak..."
...
Gelen
her şey gidiyor hiç bir zaman var olmamış gibi.
Ve her
şey yitip yok oluyor anın zerresinde doğmak gibi.
Gözlerin kapanması an meselesi,
Nefesin bitmesi an...
Gelenle giden bir olmuş kime ne.
Gidenler neyden gelenlermiş,
Ve
gelenler sazlığın nağmeleri...
"Gel
gör beni aşk neyledi..."
Gel ki
gidenlerim eskilerim olsun sevgili.
Güneşin altında kavrulan
derim, çatlayarak kabuk kabuk dökülürken rüzgâr çıksa savursa ötelerime
bağırışlarımla.
Rüzgâr da kalmadı
artık...
Kuyusunda kaybolmuş bir
denizci mi bu?
Denizci ne arar ki derin
kuyularda?
Gel...
Ne anlamı var kaybolmanın, ebedi bir okyanus varken oralarda... Ötede.
"Kadınım..."
Yaz günü üşümek bu olsa
gerek. Özlem içerisinde tir tir titreyerek bir bedene sarılmayı düşlemek...
Bir kadının kucağına
başını koyarak sıcaklığını içlemek...
"Kadınım..."
Nasıl bir sahiplikle
aidiyet çizmişiz bu hayatta! Nasıl bir hayat ki sahibiyeti sunmuş bize
acırcasına.
Geceye süzülen yaşlar
yere düşmeden göğe karışıyorlar.
Baykuş sesleriyle kendime
gelirken parmaklarımın daktilodaki seslerini özlüyorum. Nereden geldim
nereye gidiyorum diye soruyorum, cevabım yok ki...
Ben
ilk ve son olanım
Ben
saygı gören ve küçümsenenim
Ben
fahişe ve aziz olanım
Ben
hem eş hem de bakireyim
Ben
annemin kollarıyım
Ben
kısır olanım ve çocuklarım pek çoktur
Ben
evlenmiş olan ve evde kalmış olanım
Ben
doğurmuş olan ve hiç doğurmamış olan kadınım
Ben
doğum sancısının akibiyetiyim
Ben
karı ve kocayım
Ve
beni yaratan benim erkeğimdi
Ben
babamın annesiyim
Ben
kocamın kız kardeşiyim
O
benim reddedilmiş evladım
Bana
her zaman saygı duy
Zira
ben utanç duyulan ve ihtişamlı olanım…
~ M.Ö. 3-4. yy /
İsis için ~
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Didem Çivici,
1985 yılında İstanbul'da doğdu. Maltepe Üniversitesi İngilizce
Öğretmenliği 2. sınıf öğrencisi. Yoga yapıyor, kitap yazıyor,
araştırıyor, dans ediyor ve seyahat etmekten hoşlanıyor. Yeni
deneyimler ve sonsuz bir bakış açısının yaşamı değerli kıldığına
inanıyor. Detaylı Bilgi
|