|
Yazar: Didem Çivici
Mor Yağmur
Gecenin sessizliği çökmekte bahçemin
toprağına... Karşı evin bahçesindeki ufaklığın havlamaları yankılanmakta
vadide. Bir yandan da bacadaki baykuşun sesi, ona eşlik eden. Ağaçlarıma
dalmış gitmiş içim; mumların ışıklarıyla yıkanıyor gövdeleri. Köklerini
Gaia'nın derinlerine doğru bırakırken, kollarını büyük bir huşu içerisinde
göğün sonsuzluğuna teslim etmişler adeta.
Bu gün ağladı gözlerim. Uzun zamandır
böylesine hüzünlenmemişlerdi. Bir yandan dünyayı izliyorum, bir yandan da
hüznün varlığını kabul edercesine bırakıyorum içimdekileri kainatımın uçsuz
bucaksızlığına. Acım neden? Neden gözyaşlarım ıslatıyor hala toprağımı?
Babamın o bir kaç cümlesi yüreğimi öylesine örseledi ki. Ne var orada bu
kadar acıyan? Yapılabilecek bir kaç öneri sunarken, umursamazcasına
kendilerinin yapamadığını kabul edip hiç bir şey yapmayacağını dile
getirdikçe neden sızladı içim derinlerinden? Bu seferki başkaydı, bambaşka.
Konuşan varlık... Tanrım! Bambaşkaydı...
O bir kaç cümleyi sıraladıktan sonra
bahçeme koştu bedenim, kaçarcasına. Pembe kristalimi kucakladım, toprağa
uzandım. Sarıldım Gaia'ma. Saçlarını okşadım, özür diledim.
'Purple Rain'... "Mor Yağmur..."
Prince'ten sözler 'Ezgi'leşirken,
İstanbul'un bulutlu gökyüzüne karışıyorum şeftali kokuları arasında. Dallara
dizilmiş, yeşim rengindeki yaprakların rüzgarla cilveleşmeleri bana bir
şeyleri anımsatıyor. Yaz biterken aşk kokusu duyuyorum, topraktan yükselen.
Karşımda beyaz gitarıyla beni kendimden geçiren Prince'in içinden dökülen
her kelime uzaklara taşırken beni, ben burada kayıplara karışmanın
durağanlığını yaşıyorum sanki. Dudaklarından dökülenler rüzgar olup bedenimi
savuruyor.
"Bu hissettiğim aşk mı?"...
"Evet, aşk olmalı..."
Yükselen latin müziğiyle dolunayı
birleştiren her adım, bedenimi gecenin şehvetine teslim etmekte. İki beden
kavuşurken yalnızlığına, kendimi incitmemek için değiştirdiğim onca maskenin
ve onca zamanın beyhudeliği üzerine düşünüyorum. Kimi üzmekten korkuyor ki
içim? Neden çekiniyorum? O nedendendir ki içimden gelenlere yol veriyorum...
"Seni istiyorum..."
"İsteme"nin kişisel eksiklikten mi, yoksa
olağan bir oluş hali içerisindeki "sadece"likten mi kaynaklandığı
çelişkisini umursamayan bir varlık. Önemi ne ki! Kimin umrunda! Neyi, neye
göre yargılayıp, neden kutulara istiflemeye çalışıyoruz ki! Yaşayalım
gitsin!
2007'nin Ağustos gecelerinde dans etmeli
umursamadan, ve tüm yetileri güzel olana yüklemeli, ki sevgi doldursun
benliklerimizi. Kendini 'anlatmaya çalışmak' olmaksızın, varoluşumun
sadeliği içerisinde, gelene izin vererek kabul etmek 'şu an'ı yaşanır kılmaz
mı sanki? Maddi-manevi geçilen her zorluk ile birlikte kendimize
kattıklarımız, ve farkına vardığımız cevherlerimizle güzelleştirmiyor muyuz
düşlerimizi?
Zor ya da kolay olan hiç bir şey yok
aslında. Öylesine değişken ve olasılıklarla dolu ki bu evren! Ne, kime göre
zor? Ya da kime göre kolay ki...
Sanırım tam da bu noktada söylenecek hiç
bir şey kalmıyor. Var; her şey sadece VAR, o kadar. Bak, bahçedeki hurmalar
büyüyor, karpuz kocaman olmuş, domatesler kızarmış, ve biberlerin kokusu
duyuluyor esen her rüzgarla birlikte. Ve içeriden gelen tınılar...
"Seni cennette görsem,
Elimi tutar mıydın?..."
Dostane benliklerle birleşilesi bir gün.
Güneşi, selamlayarak uğurladım dağların
arkasına doğru; yarın sabah tekrardan 'merhaba' demek üzere.
Yaşam güzel. Hep olması gerektiği gibi
güzel...
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Didem Çivici,
1985 yılında İstanbul'da doğdu. Maltepe Üniversitesi İngilizce
Öğretmenliği 2. sınıf öğrencisi. Yoga yapıyor, kitap yazıyor,
araştırıyor, dans ediyor ve seyahat etmekten hoşlanıyor. Yeni
deneyimler ve sonsuz bir bakış açısının yaşamı değerli kıldığına
inanıyor. Detaylı Bilgi
|