|
Yazar: Didem Çivici
Let it Be
Dolunayın ışığıyla uyanmışım.
Gecenin karanlığında ışığı
yansımış bedenime.
Gözlerim kamaşmış,
Sözlerim akmış kağıtlarıma
içimden birer birer...
"Eğer sevebilselerdi senin ve
benim gibi..."
Yaşanılabilecek bir yer olur
muydu bu dünya?
"Eğer paylaşılsaydı her şey..."
Ve "gurur" olmasaydı içlerde;
"Yaşanılabilecek" bir yer olur
muydu?
Eksik
olan ne içlerde? "Tamamlamamız gereken" bir şey mi var? Sevgimiz yetersiz mi
kılıyor tüm hayatı? Ya kusursuzluğumuz nerede? Dünya üzerinde mevcut
dinlerin pek çoğu insanoğlunun doğuştan günahkar olduğunu ileri sürer, ya da
yaşamı boyunca, sanki eksikmiş gibi, "tamamlanmaya" çalışmasını öğütler.
Lakin tüm bunlar bizim düşlerimizden başka bir şey değil. Zira insan zaten
saf varoluşun öz bilincini taşımaktadır ve zaten "saf ve kusursuz"dur. "OLması
gereken bir şey" yoktur çünkü o zatn "O"dur. Bu andan itibaren geriye tek
bir şey kalır: deneyimlemek. "Günahkar" ilan edilip vaftiz edilirken
çocuklar; ve kendilerini "feda" ederken Hak yolunda varlıklar, oralarda bir
yerlerde haykırıyor kainata saf sevgiye bürünmüş bedenler:
"Saf olmak için değil, zira siz zaten
safsınız. Kusursuz olmanıza gerek yok, zaten öylesiniz."
"Tam" olan ruh-bedenleri görmek için
gözlerimizi açmak kafi değil midir? Karşınızda duran çocuğa bakın, siz
O'sunuz; sevginizi adadığınız yavrunuz, eşiniz, anneniz; hiç kimse sizden
farklı değil. Aranan bir şeyler var, evet. Binlerce yıl izi sürülen yollar
tek bir yere varırken, yolun tadını çıkarmak en güzeli sanıyorum. Peki
aranan ne? "O", güç, mutluluk, sevgi, huzur, Tanrı... BİZ. Ne kiliseler, ne
camiler; ne tapınak ne de havralara gerek var. İnsanın kendisi başlı başına
bir mabettir zaten. Aradığı şey içinde, merkezde. Tanrı'yı arar hayatlar
boyunca; Tanrı zaten kendisidir, bilmez. Lakin onu bu arayışa iten neden de
zaten kendisini bulma güdüsüdür. Vivekanda şöyle der:
"İnsanoğlu Tanrı'yı neden arıyor? Neden
ideal varlığı, düşünceyi arıyor? Çünkü bu fikir sizin kendi içinizdedir.
Savaşan kendi kalbinizdir ve bunu bilmezsiniz: aradığınız şeyi dışarıdaki
birşeyle karıştırırsınız. Sizi bu arayışa iten içinizdeki Tanrı'dır! O'nu
fark etmeniz için! Kiliselerde, camilerde, havralarda, tapınaklarda,
cennetlerdeki arayışlardan sonra en sonunda çemberi tamamlayarak
başladığınız yere geri gelirsiniz, kendi ruhunuza; ve tüm dünyada aramış
olduğunuz, tapınak ve ibadethanelerde ağlayıp dua ettiğiniz, bulutlarda
gizlenmiş olan tüm gizlerin sırrı olarak gördüğünüz, yakından da yakın olan
bu varlığın kendi VARlığınız olduğunu, yaşamınızın gerçekliği, bedeniniz ve
ruhunuz, CANınız olduğunu öğrenirsiniz. Bu sizin kendi doğanızdır. Bunu
teyit edin, beyan edin. Saf olmak için değil, zira siz zaten safsınız.
Kusursuz olmanıza gerek yok, zaten öylesiniz."
Peki
hala daha ararken kendini, O'nu ulaşılmaz kılan nedir? Duyamadım. Hmm...
Sen? Evet, mümkün!
Kendimizden başka engel yok yaşamımızda.
Bu mümkünatı yaratan duygu ise ne olabilir?... Korku? Belki...
Neden korkuyorsun peki? Sevgisiz kalmak,
yargılanmak, başarısızlık, ölüm? Peki bunların hiç biri yok desem ne derdin?
Sevgisizlik yok; zira sevgiden doğar her şey, nefret bile. Yadırganamazsın;
sen kendini yargıladığın sürece mümkün, lakin bıraktığında olabilecekleri
hayal et! Başarısızlık olanaksız! Yapıyor olduğun her şey yaşamında
gerçekleştirdiklerindir, ve bunların her biri düzen içerisinde olması
gereken yerlerde rollerini üstlenirler. Ya ölüm?... Upss! Ne olacak sence?
Acı? Ayrılık? Cehennem mi yoksa! İnsanoğlu bilinmeyenden korku duyar değil
mi? Peki ya hiç doğmadın dersem. Doğmayan bir varlığın ölmesi de olası
değildir. Öyleyse korkuları kabullenme ve onlardan kurtulma vakti gelir;
zira bütün olan Mutlak Varoluş içerisinde senden başka hiç bir şeyin
olmadığı hakikati tüm kainatını doldurmuş olur; böylesi bir varlık için ölüm
mümkün değildir; o an sadece OLuş zamanıdır.
"Ölüm korkusu ancak insanoğlu, tüm
kainatta sadece BİR yaşam olduğunu, sadece kendisinin yaşadığını anladığı
zaman yenilebilir. 'Ben herşeyim, herkesteyim, tüm yaşamların içerisindeyim,
kainatın kendisiyim' dediği an korkusuzluk hali gelir." (Vivekananda)
Yüklerinizi bırakın.
Korkularınızı bırakın.
Okyanusları dolduracak kadar
geniş olan gözyaşlarınızı bırakın; ki gözyaşlarınızın sıcaklıkları, donmuş
olan kalpleri eritsin.
Endişelerinizi bırakın.
Nefret ve öc alma duygularınızı bırakın.
Tüm şekil ve kalıpların gitmelerine izin verin.
Tüm yargılamaların gitmelerine izin verin.
Böylece, tüm OLanın akışına izin
vermiş olacaksınız;
Engellemeden devam etmesini sağlamış olacaksınız.
Tüm potansiyellere izin vererek, karşılık beklemeden OLana izin verin.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Didem Çivici,
1985 yılında İstanbul'da doğdu. Maltepe Üniversitesi İngilizce
Öğretmenliği 2. sınıf öğrencisi. Yoga yapıyor, kitap yazıyor,
araştırıyor, dans ediyor ve seyahat etmekten hoşlanıyor. Yeni
deneyimler ve sonsuz bir bakış açısının yaşamı değerli kıldığına
inanıyor. Detaylı Bilgi
|