Sayı 35|AĞUSTOS 2008    Anasayfa | Blog | Kurumsal | Forum | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

 

Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Yazar: Can Duman

Suskun ve Keskin

 

Yazar: Yasin Sarı

Sirius Burada

 

Yazar: Fehmi Özçelik  

Oyun

 

Yazar: Mehmet Yapıcı

Sen Yoktun

 

Yazar: Can Duman

Bilinmezin Sensizi

 

 

 

 

 

Yazar: Didem Çivici

Savrul Gitsin 

Savrul gitsin yaşamlara.

Ne rüzgarın kalsın,

          ne toprağın.

Savur gitsin yaşamını.

Ne sen kal,

         ne senden kalanlar.

Savursun gitsin yaşamın,

Ne onlar kalsın,

        ne de sendekiler.

Sadece savrulsun.

"Sadece"... 

Sarı ve turuncu yaprakların uçuşmalarıyla renklenen gri tablonun arkasından yükselen beni sarsacak kadar kalın ve tok bir sesin rüzgara saldığı sözcüklerdi bunlar. Akabinde gelenlerse düşüncelerimle sevişmeye bıraktı beni; 

"Yara izi, sözcük ete dönüştürüldüğünde meydana gelir..." 

Savrulup giden, bedenim. Bende kalan ise, ruhumun "kimsesizliği" içerisinde bana uğrayan bir düşten ibaret. 

Kim geldi? Kim geldi de hatırlattı kimsesizliğimdeki yalnızlığımın sahip olduğu yara izlerini? "Yara izi" sözcüğün ete dönüşmesi ise "sözcük yaraları" mıdır bedenimin, süregelmekte olan yaşamı boyunca edindiği? Öyleyse cüzzamlı bir vücuttan farklı değil bedenim.  

Cüzzam hastası, gözden çıkardığı bedenindeki yaraların, tüm bedenini yosunun kayayı zaman içerisinde kucaklaması gibi izler. Akıl hastası bir kişinin düşüncelerinin tüm ruhunu ele geçirmesi; ya da yazan bir delinin sözcüklerinin etleşerek vücudunda bıraktığı yara izlerine tanık olması gibi. Son raddeye kadar devam eder; ta ki yok oluncaya kadar. Bu kez, rüzgara emanet ettikleri, lime lime olan kanlı et parçalarıdır vücudundan kopmaya başlayan. Her rüzgar estiğinde, bedeninden kopan etler savrulur rüzgarla birlikte hiç bilinmeyen diyarlara. Geride yara izleri de kalmaz artık. Unutur kendine ait her değeri. 

"Kişi, en çok kendini unuttuğu zaman kesinler kendini.", der Gide. Tamamlanan, asla beden değildir. Eksilmeye başladıkça "ben"inden uzaklaşan kişi, kendini kesinlemeye; yok olmaya başladıkça da yok olmanın asli manasını idrak etmeye başlayarak varlığını kesinler belki de. 

Çimenlerin üzerinde bedenimi seviştirirken güneşin ışığıyla, kulağıma ilişenler: 

"People are strange, when you are stranger;

Faces look ugly, when you're alone..."

Getirileriyle, kaybolmuş yaşamlar sunan ruhların, gri yağmur bultları altında kanayan kalemlerinin akıttıkları, damla damla süzülür sayfalarından aşağıya. 

"Yaşam ne geçtir, ne erken..." 

Olduğu vakitler değil midir yaşamı yaşamır kılan ayrıntılar? Ya da yaşanır kılınanlar, olan vakitlerdir yok ile var arasında sıkışmış kalan. Sıkışanlar sadece "ol"anlar değil, varlıkların yoksulluklarıdır da belki de. Lakin yoksulluk, oluşun diğer hali olamaz; olmamak... Yoksullukla "ol"an öylesine oluşlar var iken. 

Elleri titreyerek kahveye sarılan kişi, tüm 'zihin-varoluş' bilincinden sıyrılarak sıkışmışlarından kurtulmak istercesine atmayı diler kendini en koyu-derin denizlere. "Mavi sürgün"ü dilemek hakkı mıdır öyleyse? Yoksa sürgünlüğe sıfat mı yakıştırmayı ister düşlerinde? Masmavi benliği, kararmadan alınan kararlarıyla "içsel"leşmiş sanki. Tüm o soğuğa rağmen, dışarıda titreyerek, içine kazıdığı satırlar kanatıyor benliğinin her yerini. Bilediği kalem, kanatmaya dahi yetmiyor bazen. Ondandır ki hep arayışta; düşlerini kanatarak saman sarısı sayfalarına dökecek olan kalemi. 

"İnsan kendini yalnızca insanda tanır", der Goethe. Sadece 'ben'inde. "Ben"i başka insan olmuş kendine yansırken. Tanınanları, hiç tanımadıkları olur kaleminde. 

Kaleminde. 

Ya içinde? İçi yansıtmış mıdır kalemine, tanınmamışlıklarını? Kalemi, içini yansıtacak kadar tanıdık mıdır içine? Tanımadıkları, kalemine yansıtır mı içini? Ya yansıtılanlar...kaleminde 'içsel'leştiremedikleri midir içinde? Ne yansımışsa kalemimden, içime dökülenler olmuş vakitsizliğim içerisinde. İçimdekilerse, içselleştiremediğim mürekkebimin yansımaları, yaşamlara dair. 

Ne olur, ne biter... 

Hiç. 

Düşünceler somutlaşır, sözcük olur yağar kağıtlarıma.

Kalemimden akan kanım, boyar yaşamlarımı düşüncesizce.

Düşlerimi engelleyen maddeler olur, boydan boya düşler boyalarımın rengini.

Sonra umursamadan akıtır tüm kanını. 

Şimdi ise yaşamın kayboluşları üzerine tezler savuruyorum sigara dumanının içinden. Olmamışlıkları olur kılan sesler var, yükselen. Duvarlara çarparak, parçalanıp yok olmalarını izliyorlar adeta. "An"ın içerisinde bir ben, bir o. İki, ya da daha fazlalar. Nereye bakıyor olduğum önemini yitiriyor bir süre sonra. O geçmekte olan süre mi, yoksa benliklerden yüklenegelenler mi, belirsiz. Yapılmamışlıklar, olagelişlerle sırt sırta vermiş, ortaya çıkarıp da bana seyre sunduğu bambaşkalaşmalar olmuş, yitip gidenlerimin ardında. Bencilliklerimin suyu çekilmiş sanki. "Benci"liğime katacağım pek bir şey kalmamış gerimde. 

Zehir, çevremde değil, bendeymiş meğerse. Nefes alamayışlarım, kendi içime ulaşamamışlıklarımın göstergesi imiş. Zevk alışlarımı toprağımın derinlerine gömmüş, göremediklerim diye adlandırmış, yok etmiş bile bile. Düşüncelerimle 'var' ettiğim 'yokluk'larım beni ele geçirmeye başladıkça, "Teslim oluyorum!" diyesim gelmiş en sonunda. "Her şeyim kaybolmalı. Düşmeliyim artık..." 

Ne yapmışlığım varsa, meğer hepsi de yapamamışlıklarımın üzerlerini lilyumlarımla bezemek imiş. Ahlaksızlıklarımın tanımını, boşvermişliklerimle tamamlayıp, ortaya bir tamlama çıkardım; lakin ne tamlananı, ne de tamlayanı var bende. 

Yine gece. Yine "son"um. Şimdi farklı olan tek bildiğim var: kahveme refakat eden sigaram. Sinirimden ağlıyorum duvarlarıma. Düğümlenmişliklerim notlarım olmuş, kaybolmuş yeraltımın karanlıklarında. Çırpınmak beyhude; yazım, kanım olmuş akıyor tenim olan kağıdıma. 

Kağıt ne kolay yırtılır... Islandığında hele. 

Islanan tenimde yaralar açılıyor sanki; yırtılıyor bedenim tüm zayıflığı ile. Üzerime kalemimle kazıdıklarım zamanla iyileşir gibi görünse de, nafile. İzlerini taşımakta bedenim hala her köşesinde. Irzına geçilmiş bakire genç bir kız gibi utanası var ruhumun; acıyası var kendine. Sözlerimin bitesi var bazen; lakin tek yapamadığı bu belki de. Geçmişine dair anıları canlanıvermekle birlikte, ölesi var o hatıralarımın en uzak mahallerinde. 

Gidesi var geçmişine... 

"Rahatsızlıkların acı vermeye başlamışsa, kurtulma vakti gelmiş demektir..." 

Geriye tek bir şey kalır anlamlandırılmayan. Yaşanmışlıklar içerisindeki kayıpların olasızlıklar denizi içerisinde tekrardan bulunma olasılığının sunduğu belirsizlik. Yok olmak kadar zorunlu bir var oluş var mıdır bilinmez; lakin aslolan var olmanın verdiği acı ise, yok olmak o kadar acıtmasa gerek. 

Kanatlarının yükünden yorulmuş bir melek daha var mıdır yer yüzünde? Yoksa melekler yeryüzüne uğramazlar mıydı, unuttu ruhum. Anlatacaklarını dinlemek üzere yola koyulduğum biri var, yakındır. Böylesine hüzünlerdir "ben" sıfatını yüklediğim, bu varlığın boşlukta biçimsizleşmesine neden olan. O halde ne mutlu o hükümleri hükümsüzleştirene... 

Toz...toprak...

Islık çalınan boş sokaklar.

Yanıp sönen lambalar...

Tozuma kavuşturur toprağım.

Ben...

Toprak...

"Ol" sesini işiten ruhtur,

                  kendinden sıyrılan...

Ve "yok ol" sesini işiten ruhtur,

                 kendine var edilen...

"Benim krallığım bu dünyada değil..."


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Didem Çivici, 1985 İstanbul doğumlu. 10-12 yaşlarından beri Spiritoloji ve Şifa çalışmalarıyla ilgileniyor. 2 yıldır Yoga, Doğa sporları ve latin dansları yapıyor. Ayrıca çevirmenlik te yapıyor. Detaylı Bilgi


HABERLER

 

 

Manyetik Takla Olası Mı ?


Cumhuriyet, Başkanını Seçiyor


Düşmeyen Gündem Küresel


Isınma

Genetiğimizle mi Oynanıyor?


İnsanı Değiştirecek Genetik Keşif


Süt Gerçekten Besleyici mi?


Sen Bir Meleksin


Tarlabaşı'nda Yaşamak


"7 Ağaç" Anlamlı Hediye


Cinsellik ve Toplumsal Ahlâk


26. Uluslararası İstanbul Film Festivali


Dolmabahçe'nin Fotoğrafları


Hayal Gücünüzün Sınırlarını Zorlayın


Hallac-ı Mansûr'u Anlamak


Neva Makamında Bir Nuck Muay


İndigo Anna

 

denemeler

neyseo

 

KÖŞE YAZARLARI

Arbil Çelen

Deliceleri Kesmeli Mi?


Burcu Özgeçen

Yaratıcı Gücümüzü Kabul Etmek


Volkan Burnaz

Bir Aşkı Kovalamak Gibisi


Burçin İvren

Okuyanlarıma Sesleniş


Beyaz Özbalçık

Pozitivizmin Kadın Üzerindeki Etkileri


Didem Çivici

Savrul Gitsin


Burcu Akar

Düşünce Yansıması Hayatlar


İdil Soyseçkin

Bir Yazı


Burcu Özgeçen

Her ‘An’ Sonsuz Seçimler Barındırır


Funda Umut Pakkal

Esas Kurtuluş(?)


Didem Çivici

Mavi


Burcu Özgeçen

Varlığımın Şimdiki Zaman Hali

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  18 Agustos 2008 TSİ 01:00