|
Yazar:
Didem
Çivici
Savrul
Gitsin
Savrul gitsin
yaşamlara.
Ne rüzgarın
kalsın,
ne
toprağın.
Savur gitsin
yaşamını.
Ne sen kal,
ne
senden kalanlar.
Savursun gitsin
yaşamın,
Ne onlar kalsın,
ne de
sendekiler.
Sadece
savrulsun.
"Sadece"...
Sarı ve turuncu yaprakların uçuşmalarıyla renklenen gri tablonun arkasından
yükselen beni sarsacak kadar kalın ve tok bir sesin rüzgara saldığı
sözcüklerdi bunlar. Akabinde gelenlerse düşüncelerimle sevişmeye bıraktı
beni;
"Yara izi, sözcük ete dönüştürüldüğünde meydana gelir..."
Savrulup giden, bedenim. Bende kalan ise, ruhumun "kimsesizliği" içerisinde
bana uğrayan bir düşten ibaret.
Kim
geldi? Kim geldi de hatırlattı kimsesizliğimdeki yalnızlığımın sahip olduğu
yara izlerini? "Yara izi" sözcüğün ete dönüşmesi ise "sözcük yaraları" mıdır
bedenimin, süregelmekte olan yaşamı boyunca edindiği? Öyleyse cüzzamlı bir
vücuttan farklı değil bedenim.
Cüzzam hastası, gözden çıkardığı bedenindeki yaraların, tüm bedenini yosunun
kayayı zaman içerisinde kucaklaması gibi izler. Akıl hastası bir kişinin
düşüncelerinin tüm ruhunu ele geçirmesi; ya da yazan bir delinin
sözcüklerinin etleşerek vücudunda bıraktığı yara izlerine tanık olması gibi.
Son raddeye kadar devam eder; ta ki yok oluncaya kadar. Bu kez, rüzgara
emanet ettikleri, lime lime olan kanlı et parçalarıdır vücudundan kopmaya
başlayan. Her rüzgar estiğinde, bedeninden kopan etler savrulur rüzgarla
birlikte hiç bilinmeyen diyarlara. Geride yara izleri de kalmaz artık.
Unutur kendine ait her değeri.
"Kişi, en çok kendini unuttuğu zaman kesinler kendini.",
der Gide. Tamamlanan, asla beden değildir. Eksilmeye başladıkça "ben"inden
uzaklaşan kişi, kendini kesinlemeye; yok olmaya başladıkça da yok olmanın
asli manasını idrak etmeye başlayarak varlığını kesinler belki de.
Çimenlerin üzerinde bedenimi seviştirirken güneşin ışığıyla, kulağıma
ilişenler:
"People are
strange, when you are stranger;
Faces look
ugly, when you're alone..."
Getirileriyle, kaybolmuş yaşamlar sunan ruhların, gri yağmur bultları
altında kanayan kalemlerinin akıttıkları, damla damla süzülür sayfalarından
aşağıya.
"Yaşam ne geçtir, ne erken..."
Olduğu vakitler değil midir yaşamı yaşamır kılan ayrıntılar? Ya da yaşanır
kılınanlar, olan vakitlerdir yok ile var arasında sıkışmış kalan. Sıkışanlar
sadece "ol"anlar değil, varlıkların yoksulluklarıdır da belki de. Lakin
yoksulluk, oluşun diğer hali olamaz; olmamak... Yoksullukla "ol"an öylesine
oluşlar var iken.
Elleri titreyerek kahveye sarılan kişi, tüm 'zihin-varoluş' bilincinden
sıyrılarak sıkışmışlarından kurtulmak istercesine atmayı diler kendini en
koyu-derin denizlere. "Mavi sürgün"ü dilemek hakkı mıdır öyleyse? Yoksa
sürgünlüğe sıfat mı yakıştırmayı ister düşlerinde? Masmavi benliği,
kararmadan alınan kararlarıyla "içsel"leşmiş sanki. Tüm o soğuğa
rağmen, dışarıda titreyerek, içine kazıdığı satırlar kanatıyor benliğinin
her yerini. Bilediği kalem, kanatmaya dahi yetmiyor bazen. Ondandır ki hep
arayışta; düşlerini kanatarak saman sarısı sayfalarına dökecek olan kalemi.
"İnsan kendini yalnızca insanda tanır",
der Goethe. Sadece 'ben'inde. "Ben"i başka insan olmuş kendine
yansırken. Tanınanları, hiç tanımadıkları olur kaleminde.
Kaleminde.
Ya
içinde? İçi yansıtmış mıdır kalemine, tanınmamışlıklarını? Kalemi, içini
yansıtacak kadar tanıdık mıdır içine? Tanımadıkları, kalemine yansıtır mı
içini? Ya yansıtılanlar...kaleminde 'içsel'leştiremedikleri midir içinde? Ne
yansımışsa kalemimden, içime dökülenler olmuş vakitsizliğim içerisinde.
İçimdekilerse, içselleştiremediğim mürekkebimin yansımaları, yaşamlara
dair.
Ne
olur, ne biter...
Hiç.
Düşünceler somutlaşır, sözcük olur yağar kağıtlarıma.
Kalemimden akan kanım, boyar yaşamlarımı düşüncesizce.
Düşlerimi engelleyen maddeler olur, boydan boya düşler boyalarımın rengini.
Sonra umursamadan akıtır tüm kanını.
Şimdi ise yaşamın kayboluşları üzerine tezler savuruyorum sigara dumanının
içinden. Olmamışlıkları olur kılan sesler var, yükselen. Duvarlara çarparak,
parçalanıp yok olmalarını izliyorlar adeta. "An"ın içerisinde bir ben, bir
o. İki, ya da daha fazlalar. Nereye bakıyor olduğum önemini yitiriyor bir
süre sonra. O geçmekte olan süre mi, yoksa benliklerden yüklenegelenler mi,
belirsiz. Yapılmamışlıklar, olagelişlerle sırt sırta vermiş, ortaya çıkarıp
da bana seyre sunduğu bambaşkalaşmalar olmuş, yitip gidenlerimin ardında.
Bencilliklerimin suyu çekilmiş sanki. "Benci"liğime katacağım pek bir şey
kalmamış gerimde.
Zehir, çevremde değil, bendeymiş meğerse. Nefes alamayışlarım, kendi içime
ulaşamamışlıklarımın göstergesi imiş. Zevk alışlarımı toprağımın derinlerine
gömmüş, göremediklerim diye adlandırmış, yok etmiş bile bile. Düşüncelerimle
'var' ettiğim 'yokluk'larım beni ele geçirmeye başladıkça, "Teslim
oluyorum!" diyesim gelmiş en sonunda. "Her şeyim kaybolmalı.
Düşmeliyim artık..."
Ne
yapmışlığım varsa, meğer hepsi de yapamamışlıklarımın üzerlerini
lilyumlarımla bezemek imiş. Ahlaksızlıklarımın tanımını, boşvermişliklerimle
tamamlayıp, ortaya bir tamlama çıkardım; lakin ne tamlananı, ne de tamlayanı
var bende.
Yine gece. Yine "son"um. Şimdi farklı olan tek bildiğim var: kahveme
refakat eden sigaram. Sinirimden ağlıyorum duvarlarıma. Düğümlenmişliklerim
notlarım olmuş, kaybolmuş yeraltımın karanlıklarında. Çırpınmak beyhude;
yazım, kanım olmuş akıyor tenim olan kağıdıma.
Kağıt ne kolay yırtılır... Islandığında hele.
Islanan tenimde yaralar açılıyor sanki; yırtılıyor bedenim tüm zayıflığı
ile. Üzerime kalemimle kazıdıklarım zamanla iyileşir gibi görünse de,
nafile. İzlerini taşımakta bedenim hala her köşesinde. Irzına geçilmiş
bakire genç bir kız gibi utanası var ruhumun; acıyası var kendine.
Sözlerimin bitesi var bazen; lakin tek yapamadığı bu belki de. Geçmişine
dair anıları canlanıvermekle birlikte, ölesi var o hatıralarımın en uzak
mahallerinde.
Gidesi var geçmişine...
"Rahatsızlıkların acı vermeye başlamışsa, kurtulma vakti gelmiş
demektir..."
Geriye tek bir şey kalır anlamlandırılmayan. Yaşanmışlıklar içerisindeki
kayıpların olasızlıklar denizi içerisinde tekrardan bulunma olasılığının
sunduğu belirsizlik. Yok olmak kadar zorunlu bir var oluş var mıdır
bilinmez; lakin aslolan var olmanın verdiği acı ise, yok olmak o kadar
acıtmasa gerek.
Kanatlarının yükünden yorulmuş bir melek daha var mıdır yer yüzünde? Yoksa
melekler yeryüzüne uğramazlar mıydı, unuttu ruhum. Anlatacaklarını dinlemek
üzere yola koyulduğum biri var, yakındır. Böylesine hüzünlerdir "ben"
sıfatını yüklediğim, bu varlığın boşlukta biçimsizleşmesine neden olan. O
halde ne mutlu o hükümleri hükümsüzleştirene...
Toz...toprak...
Islık çalınan
boş sokaklar.
Yanıp sönen
lambalar...
Tozuma
kavuşturur toprağım.
Ben...
Toprak...
"Ol" sesini
işiten ruhtur,
kendinden sıyrılan...
Ve "yok ol"
sesini işiten ruhtur,
kendine var edilen...
"Benim krallığım bu dünyada değil..."
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Didem Çivici,
1985 İstanbul doğumlu. 10-12 yaşlarından beri Spiritoloji ve
Şifa çalışmalarıyla ilgileniyor. 2 yıldır Yoga, Doğa sporları ve
latin dansları yapıyor. Ayrıca çevirmenlik te yapıyor.
Detaylı Bilgi
|