|
Yazar:
Didem Çivici
Dişi Enerji
Yeniden Doğuyor
“Tantra,
tıpkı bir adamın bir kadından doğması gerektiği gibi, bir ustanın yeniden
doğuşunun da bir kadın aracılığı ile olacağına inanır. Aslında tüm ustalar
babadan çok annedir. Onlar dişi niteliğe sahiptir. Buda dişidir, Mahavira
da, Krishnamurti de öyle.” ~Osho~
Dişi erkin yeniden
dengelendiği, yaşamlara tezahür etmeye başladığı bir dönemden geçmekteyiz.
Dişi erk nedir? Eril enerjinin dünya gezegeni üzerindeki etkileri;
bireylerde neden olduğu tepkimeler nelerdir? Bu değişim neden şu anda ola
gelmektedir? Hepsi de, içinde bulunduğumuz anda cevap bulmaktadır.
Evremize
bakalım: Şiddet, hırs, kavga, öfke gibi “negatif” olarak yüklediğimiz
duygular yaşamlarımızı “ele geçirmiş gibi” görünmekteler. Peki neden?
Atlantis ve Lemurya zamanlarında hüküm süren “dingin ve bilge” enerjinin
dönüşümü nasıl olmuştu ve şu anda bizi neden etkilemektedir?
Aslında dikkat
edildiğinde, birkaç önemli nokta mevcut ki bu sorulara gayet mantıklı
cevaplar sunabilmektedirler. Öncelikle ‘yin-yang’ kavramını ele alalım. Bu
“iki kutup” olarak anlaşılmaya çalışılan enerji kutupları değil, birliği
temsil etmektedir. Yin ve Yang, batı toplumuna iki zıt kavram olarak sunula
gelmiş olabilir ve şu da bir gerçek ki insanoğlu, çelişkileri literatürüne
çok daha kolay aldığından dolayı birliktelik, tamamiyet kavramları
farklı şekillerde de yorumlana gelmişlerdir. Topluma yansıdığına hem fikir
olduğumuz bu çelişki, aslına bakılırsa özde oluşan gel-gitlerden sonuçlanmış
olabilir mi? Şunu idrak edebilir miyiz: Bireydeki topluma yansır; zira
mikro, makroyu içinde barındırmaktadır. Ve bunlara bağlı olarak eş zamanlı
bir şekilde bireyin içselliğinde oluşa gelmiş bir çelişki ya da
zıtlık/karmaşa, topluma yansır. Bu gayet mantıklı gözükmektedir. O vakit,
içimize dönme konusunda çalışmalarımıza başlarken, ve bu enerji
dengelemesini
şu anki değişimlere yansımalarını idrak etme yolunda biraz olsun yol almak
için mantık yürütürken, öncelikle toplumda olanlara bir göz atalım…
Gerçekler… Her ne kadar
tek bir mutlak gerçek dışında –ki bu benim için salt sevgidir- tüm ‘gerçek’
olarak adlandırılmış gerçekleri, birer olasılık olarak bırakmış olsam da,
toplum tarafından sıfatlandırılmış ve ‘yaşanmakta’ oldukları öne sürülen
bazı kavramlara dikkat çekmek yerinde olacaktır. Ve bu kavramları, dişi ve
eril enerjilerin işleyişleri açısından inceleme fırsatı da olacak.
Tam da şu anda toplum
için bir gerçek her yerde sunula gelmekte: Terör. Teröre bakalım: vahşet,
öfke, ölüm… Hepsi de ‘kötü’, ‘şeytani’ olarak mimlenmiş olgular gibi
algılanmakta. Ne de olsa ölüm “kötü” bir deneyim, değil mi!? Peki terörün
eril enerji bağlamında ortaya çıkması dikkat çekici değil mi? Şöyle ki: dişi
enerji, yer yüzünde tekrardan zuhur etmeye başladıkça, eril enerjileri ağır
basan varlıklara çatışma ve “yaşamını devam ettirme”, “sağ kalma” güdüsü
ortaya çıktığı tezi mantıklı ve manidar görünmektedir. Bir eril için dişi
tarafından “yenilmek” kabul edilemez bir şeydir! Topluma bir bakın: koca
eşinin erk sahibi olmasını kaldıramaz, ondan fazla kazanması az da olsa
canını yakar ve bu durum erili şiddete yöneltir. Ne büyük bir yenilgi! O bir
kadın! O bir dişi! Şimdiye dek gezegenimizi “yöneten” varlıkları usunuzdan
bir geçirin: çoğunluğu erildi (erille bedenleri değil, varlıkların enerji
bedenlerini kast ediyorum), ve bunun sonucunda huzur kapıdan içeri dahi
giremiyordu. Şu anda olanlara bir bakalım: savaş ve terör. Eril enerji
yaşamını sürdürmeye çalışıyor! Lakin bir şey daha var ki, yazıyı bu satıra
kadar okuyan erillerin içlerinde oluşan “yok olma” korkusunu açıklayacaktır:
Şimdiye dek yazılanlardan kasıt, erilin “yenilgisi”, dişilin “zaferi”, ya da
dişi erkin baskınlığı değildir. Olmakta olan tek bir şey vardır, o da
DENGE. Dişi, hak ettiği yüzdeyi geri alarak dengeyi getirmektedir. Ve o
andır ki, dişi ya da erkek kalmaz geriye: sadece bir
vardır.
Bu
vakte kadar yaşananlar vahşet olarak deneyimlendi, yorumlandı, lakin öz
bilincin bu duruma tek bir cevabı vardır: Her şey olması gerektiği
gibidir. Bu kadercilik değil, dişi enerjinin bilgeliği ve olmakta olan
her şeyi özümseyerek yorumlama bilgisine dayanan bir var oluş
halidir.
Duygular, şu ana dek
korkulanlar olmuştu. Varlık doğar, büyümeye başladıkça toplumdan aldığı ilk
uyarı duygularını göstermemesi gerektiğidir. Neden?
Duygu, dişidir. Sol beyni
idare eden eril enerji, “an”a odaklanmak yerine sürekli sorgulamalarla
‘farkındalık’ bilincini kaçırır. Mantık zihnidir eril ve dişi olmadan, duygu
ve sezgi olmadan salt mantık, zihni düşünceler yığınına dönüştürür ki bu da
enerjinin algılanması ve “yaşanması”nı engelleyici unsur olarak öne çıkar.
Sorgulama olmaksızın, her şeyi kabullenen bir zihni elbette ki öne
sürmüyorum, ancak dolu bir zihin, çöplükten başka bir şey değildir.
“Kâseyi boşaltın ki kâinatın bilgisiyle yeniden dolabilsin.”
Sağ beyine yönelmiş olan
dişi enerji duygusal, sezgisel ve ilham doludur. Dişi ve erkek,
tamamlayıcılığı ifade ederler birbirleri için; lakin daha önce de
belirtilmiş olduğu gibi, bir yanınız baskın ise denge ve huzur mevcut
değildir. Orada çatışma ve çelişkiler hüküm sürer (lakin onlar da kâinatın
oluşumumdaki zerrelerdir, bu da başka bir konudur bunlardan nabağımsız
olarak.)
Peki,
olacak olanlar nelerdir?
Geleceği, şu an
içerisinde bulunduğumuz ‘zaman’da yaratıyoruz; ve gelen, “korku” unsurunun
ortadan kalkmasıdır. Dikkat edin, toplumları yönetmenin tek bir yolu vardır:
Korku. Eril enerjinin şimdiye dek yapmış olduğu da bu idi. Erkek, kadına
korkuyu aşıladı, ki hükmü ele geçirebilsindi; lakin bu da dişinin (ve
elbette erilin de) en büyük sınavlarından biriydi. Kadın, kah cadı olarak
bilindi ve yakıldı, kah bilgiden uzaklaştırıldı ki ‘şeytan’a yaklaşmasın.
Şeytan da kimdi (kendisinden başka kim olabilirdi ki!)? Kadın bilmemeliydi,
gerek yoktu; zira ‘bilmek’, ‘olmak’
demekti; ve eğer kadın olsaydı, eril enerji gücünü yitirecekti.
Erkeğin kadın üzerinde
uyguladığı yaklaşımlardan biri de ‘saflık’ korkusu oldu: bekaret; ve bunla
birlikte ‘bağlanma’ olgusu. Osho bu konuda şöyle der:
 Kadın
fazla bağlanır çünkü güvensizlikten korkar, para durumundan, şundan
bundan korkar. Korkak yapılmıştır. Bu, erkeğin hilesidir. Kadın korktuğu
zaman kolayca hakim olunabilir. Korkmayan birine hâkim olamazsınız…”
“Erkek öncelikle
kadınca bekâret korkusu yaratır. Bekâretin çok değerli bir şey olduğu
korkusunu yaratır. Kız, eğer bekâretini kaybetmişse her şeyi
kaybetmiştir. Bu korkuyla insanlarla ilişki kuramaz, özgürlük içinde
hareket edemez. Kimi seçeceğine karar vermeden önce birkaç deneyim
yaşayamaz. Korku: bakire olmalıdır.
Düşünün: Yirmi yaşına
kadar bekâretini korur-yirmi yıllık bir şartlanma-, frijit olur. Sonra
hiç zevk alamaz. O vakit aşk, içinde asla akamaz, asla orgazm olamaz.
Kadınlar sadece acı çekerler, sadece erkekler için birer araçtırlar. 
Osho
haksız mıydı?
2000’li yılların
ilişkilerine bir bakın. “İlişki” denilen kavram sadece “bağlanmak”tan ibaret
bir deneyim. Kadın ve erkek birliktelerdir, anlaşmazlıklar ve kıskançlıklar
ve sorunlar ve “diğerleri”…vs. İlişkilerimiz sadece korku üzerine mi kurulu
gerçekten? “Kadın fazla bağlanır çünkü güvensizlik ve parasızlıktan
korkar…” Gayet mantıklı görünüyor gibi.
Peki
ya bekâret?
Bu korkuların hepsi
dişide güçsüzlük ve yaşamdan uzaklaşma hali oluşturmuş, ve eril erkin
hakimiyeti ile birlikte dengenin kaybı ile sonuçlanmıştır. Dişi, öz
enerjisinden uzaklaştırıldı; “şaibeli” ve “kötü” ilan edildi. Bu, onun
korkusuydu, çünkü öyle öğretilmişti. Erkek, kadın aracılığı ile “kaynağa
geri dönme” arzusunu yakalamaya çalışmış, ve bunu yapmaya çalışırken
afallamıştı belki de! Zira erkek, ancak kadını kendi saf ve öz enerjisinin
farkında ise onunla birlikte yeniden doğabilir. İşte tüm bunlar, şu anda
deneyimlemekte olduklarımıza biraz olsun ışık tutabilir. Kadın, dişi, kendi
özgürlüğünü yakalamalı, “kökü” ile tekrardan bağlantıya geçmelidir. Bu
“tekrardan bağlantı” sadece kadın bedenindeki varlıklar değil, erkek
bedendeki varlıklar için de geçerlidir; zira dişi ve erkek “orada” mevcut
değildir. Aslında her iki beden de öz ile bağlantıdadır, lakin farkında
değiller.
Kadın
ve erkeğin yapacağı nedir?
Şöyle bir durum var ki,
içsel olarak aşina, lakin toplum içerisinde usa dahi gelmeksizin
reddedilmektedir: Dişi enerji zaten buradadır. O, çoktan gelmiş ve erillerde
zuhur etmiştir. O hep var olmuştur, vardır ve var olacaktır. Erkek bedendeki
varlıkları inceleyin. Dengeye kavuşma amacı ile erklerini dengelemeye
çalışırken çatışmalar ve zorluklar yaşamaktadırlar. Dişi enerjiyi kabul
etmek onlar için zor bir süreç olabilir, hatta dişiler için bile; lakin
kaçınılmazdır.
Görselliğin ötesinde ola
gelen değişim (her ne kadar iç, dışa yansımaktaysa da) anlaşılamaya
biliniyor, ve bu da pek çok alanda varlıkların güçsüz ve başarısız
olmalarıyla sonuçlanabiliyor. Tüm bunlar sadece erkek bedenleri etkilemiyor
elbette. Kadınlar da içlerinde etkisiz bırakılmış eril erklerini yeniden
hissederek stres ve asabiyet yaşayabilirler; zira her iki enerji için de
olmakta olan kolay değil, lakin bir o kadar da kolaydır. Ne denirde
densin, her ne yazılırsa yazılsın, olacak olan, “şu an”
olagelmektedir; ve her varlık, kendisi için en iyisini içsel olarak bilir, o
bilgiye zaten sahiptir.
An, “Kundalini
Enerjisi”nin yükselmekte olduğu ‘an’dır. Bu öyle bir vakittir ki, bedenler
ortadan kalkar, dişi ve erkek BİR olur; korku zahirliğini kaybeder ve geriye
tek bir gerçek kalır:
SEVGİ.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Didem Çivici,
1985 yılında İstanbul'da doğdu. Maltepe Üniversitesi İngilizce
Öğretmenliği 2. sınıf öğrencisi. Yoga yapıyor, kitap yazıyor,
araştırıyor, dans ediyor ve seyahat etmekten hoşlanıyor. Yeni
deneyimler ve sonsuz bir bakış açısının yaşamı değerli kıldığına
inanıyor. Detaylı Bilgi
|