|
Yazar: Didem Çivici
Sonbahar
Sonbahar mevsimindeki hüzün müdür bizi
kapıp koyuveren rüzgarın savururluğuna... Yoksa içimizde olgunlaşmaya
başlamış olan sevginin kaplayabilme yetisi midir tüm benliğimizi... Yaşamın
her noktasında yüzleşmekte olduğumuz bir varlık karşısında, bir şey
söyleyemeyecek hale gelişimize kahkahalarla gülen benlik, "ego" sıfatını bir
hammal gibi yüklenmişçesine durmaksızın yollara vurmakta kendini... Doğanın
koruyuculuğuna bırakmanın ruha bahşettiği ebediyet hissini yok olmaya mahkum
edercesine... Aynalardaki "yanılsamayı", yansıma ilan ederek kendisini
yüceltmeyi bir hak olarak görmenin ruhta yarattığı acıyı, kahroluş hissini
göz ardı ederek yoluna devam edeceğini sanarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor
belki de...
Korkulardaki o gizemli varoluşu
hatırlıyor zamanla... Kendisinin yeşertmekte olan bir tohum kadar hassas ve
aciz... Lakin bu acizlik yok oluşuna bir neden değil...Var oluşu için bir
şans. Zira tohum su ile, toprak ile, hava ile var... Yalnız değil... Ruhun
bir tohum misali serpilmesidir yaşam. Ölümü düşünmez, korkuları yoktur. Biz
gibi... Her birimiz gibi... Mozart'ı dinlerken yaşayabilirisin bunu...
Ruhunu bırakıverirsin boşluğa... Gözlerinden inen yaşlar, anlatır içindeki
hüznü, sevinci, mutluluğu... Bedenini terkedip tüm evreni seyre dalarsın...
Kulağında o muhteşem varlığın büyüleyici sesi... Zamanın olmadığı bir yerde
bulursun sonra kendini... Bir bakmışsın geride kalan bir beden... öylece
duruyor... sen yoksun artık... sadece ben...
Tüm renkleri içinde toplamak ruh
bedenindeki ayrıntıları görmeni sağlamaya başlar... Görünmeyen varlığına
bahşedilen bir armağan gibidir... Renklerini incelemeye başlarsın birer
birer... Ruhta var olan mavilik rengini dünyaya yansıtmaya başlıyordur
artık... Her renk O'nda... Mevcudiyetsizliğin varoluşunu kutsamaya
hazırlanıyordur. Ellerinden çıkan ışık huzmelerini görmeye başlıyordur
insanoğlu...eskiden olduğu gibi... Her ayağı takıldığında artık "ben"in
yanında olacak dostları vardır... Hep zamanının gelmesini beklediği gibi...
Tohumunu yeşertmesi için ona uygun ortamı sunan sevgisi vardır... Hep olmuş
olduğu gibi... Hazırlıksız yakalanmak diye bir şey yoktur artık... Beklediği
gibi gerçekleşen olgular okyanusunda kulaç atıyordur zira... ay ışığıyla
yakamoza
yakalanmış olan... Kumsala çıkıp rahat bir nefes almayı
düşünmektense hırçın dalgalar içerisindeki yolculuğunu yaşıyordur... "Sadece
dalgaları gördüğünde, suyu kaçırabilirsin. Lakin, eğer akıllıca davranırsan,
dalgaların içerisindeki suya dokunabilirsin. Suya dokunabildiğinde, gelip
giden dalgaları dert etmezsin. Artık dalganın doğumu ve ölümüyle
ilgilenmezsin. Artık korkmazsın.Artık dalganın başlangıcı ve bitişine
üzülmezsin, ya da yüksek veya alçak olduğuna, daha az çirkin ya da daha
fazla güzel olduğuna. Bu düşüncelerin gitmelerine izin verebilirsin, zira
suya dokunmuşsundur..." diyor Thich Nhat Hanh, içinden gelene izin
verircesine. Dalgalar sadece görünürdeki silüetlerden başka bir şey değil,
asli olan suyun kendisidir zira... içimizde olan gibi.
Yazdığım her satır kendime
anlattıklarımdan başka bir şey değil. Yaşamımdaki varlıklara dile
getirdiklerim gibi... Eğer haykırıyorsam karşımdaki insanın sevmediğim
yönlerini, benimkinden farklı değil söylediklerim. Öyle bir an gelir ki pes
edersiniz...zira haykırmak nafiledir o anda; tek yapılacak şey kalır geriye:
dinlemek geleni... boşuna değildir... sizi içine alırcasına sunar tüm
büyüleyici benliğini...
Soğuklardan önce son bir sıcaklık
ısıtıyor bedenleri adeta... Sokaklarda üşümenin keyfini sürmeden önceki son
demler... Yağmurun, yerini kendini ruhlara özleten masmavi gökyüzüne
bırakması, teslim ediyor adeta savunmasız olan bizi doğaya... Tanıklık etmk
bu oluşa, ve gözlemlemek her ayrıntıyı... Kısa bir yürüyüş, "ben"i
farketmeye kafi... Anlatılanların, etiketlerin son buluşu ve sadece orada
var olup doğada bulunanı kabul etme an'ı...
Yakıştırmalar azalıyor sanki... Cismin
ardındaki tapılası varlık kendisini göstermeye başlıyor... Hayatımızın her
alanında görülen çelişkilerin doruk noktasındayız... Birer birer çözülmeyi
bekliyorlar...Çoğumuzun yaşamında bir dinginlik... Sessizlik ve
hareketsizlik hali... Sonbaharın gelişini müjdeliyor sanki... Zamanın bir
şeylere gebe olduğunu hissetmemek mümkün olmayan bir hale geliyor.
Anlatmak ne kadar da güç... Yaşamak ise
bir o kadar kolay konuşmanın yanında. Susayan bir gülün, göklerden inen
rahmetle susuzluğunu gidermesi gibi bir şey bu! Ne muhteşemliktir! Sanki bu
sevgi yoğunluğundan bir anda yok oluverecekmişim gibi... Kelimelerin,
yaşamın, maddenin ötesinde bir duygu...anlatılması güç...zira ben bilmiyorum
burada böylesine büyüleyici bir kelime! Kadim zamanlardan fısıltılar
kulağımda yankılanıyor... Ezgiler, bitmek bilmeyen... Sesleniyor
derinlerden, huzur verici bir melodi... "Ben"i çağırıyor... Artık dönüş
zamanı diyor... Süreç başladı çok önce... Gözler açılıyor yeni bilince...
Yürekler... O kutsal ormandaki toplanışlar canlanıyor belleklerde...
Birleşiyor benlikler... Sarsıcı bir enerjiyle, açığa çıkan; birer birer
yerine getiriliyor dilenmiş olanlar... Ruhların birleşmesi son bulurken,
sıra bedenlere geliyor...beklenenden de yakın...çok daha yakın... Umut
köprülerini bağlıyoruz adeta ruhlarımızın arasına, öyle ki koparamayacak her
ne gelirse... Eski bizden alacaklarımızı aldık, şimdi onları bırakıp an'ı
yaratmakta sıra! Yapıyor olduğumuz gibi...
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Didem Çivici,
1985 İstanbul doğumlu. 10-12 yaşlarından beri Spiritoloji ve
Şifa çalışmalarıyla ilgileniyor. 2 yıldır Yoga, Doğa sporları ve
latin dansları yapıyor. Ayrıca çevirmenlik te yapıyor.
Detaylı Bilgi
|