|
Yazar:
Didem Çivici
Gümüş
Gözyaşları
Şehri terkeden sadece
aşk mı? Yoksa benden bilinen kristaller mi beni bana getiren bu şehirdeki
aşkta...
Kayboluşla birlikte keşfettiğim gömülü
bir hazine misali tutunduğum benime, sanki bir daha hiç yitirmeyecekmişim
gibi, özlemimle sarılıyorum...
Gözlerimden inen yaşlar gümüş parıltılara
dönüşüyorlar ay ışığında... Dökülen gümüşlerimi biriktiriyorum teker teker
bu hüzün dolu gecemde... Hüznüm, mutluluğum; sevincim, sevgim... Sevgim,
yaşamım; yaşamım ben... Işığıma seslenirken karanlık gecede, ruhumu titreten
bir eda ile bedenime yaklaşan "ben"in sıcaklığını hissediyor ruhum şimdi...
Kaybettiğimi sandığım gümüş damlalarımı toplamış, getiriyor bana tüm
sevgisiyle... "Kelimelerimin dökülmesine dahi izin vermeden dudaklarıma
kondurduğu öpücükle", varoluşuma teslim oluyorum... O, ben... Ben, O...
Teslimiyetimden gelen bir boşluk...
Boşlukta ben... Affedişlerim hırçınca haykırıyor içimde... "Ben"den yükselen
sesleri işitiyor kulaklarım... Beni affediyorum... Kendim olanı... Her ben,
beni affettiriyor an be an... Sevgim...
Seviyorum... Kabulüm... Kabul ediyorum... Bana atfedilen atıflarımı yüreğime
sunuyorum şu an... Işık dolu bir yürek... Her ben... ben...
Vapurumla gidiyorum, İstanbul'un gecesine
doğru... Giden vapur mu, yoksa İstanbul mu, bilemiyorum. Ben mi duruyorum,
yoksa vapur mu? Bende olan ne durağan ki İstanbul yerinde dursun diye
sesleniyor martılar... Vapurumun sarı ışıkları, kendimden bir şeyler
hatırlatıyor bana... Üşüdüğümde beni saran rüzgarı, bedenlenmiş güzellikteki
bir beni... Dalgaların vapura vurmasıyla rüzgara karışan seslerinde
kayboluyor ruhum... Dalgalara karışan ben, martı olarak can buluyorum...
Martıda ölen ben, bulutum şimdi... Bulutula güneşe ulaşıyorum... Güneş,
ben... Işığım... Evrenim, bir... Işık olmadan ne görünür kılınır ki? Ben,
ben miyim ışık olmadan? Martı, martı mı? Ya İstanbul...
Karanlığa şükürler olsun...
Kapanan gözler ardında var olan yaşamımda
çıktığım yolculuğum bana uzak... Zira, kainatımı saran güneşim öylesine
ışıtıyor ki benimi...
Aşkı keşfedişin verdiği huzurla bedenime
can kattığım şu anda, bana rehber olan "ben"ime hayranlıkla secde ediyorum.
Yalnızlığıma içiyorum şarabımı, kan kırmızısı; "ben"i uykuma götürecek
olan... Kanayan bedenimle...
Kar
ile beyaza bürünmüş asfaltta bırakmış olduğum ayak izlerim yol gösteriyorlar
bana... Geriye dönüşüme... "Ben"e... Ondan uzaklaşarak "ego"mu, "ben"imden
kaldırma tutkusu ile başladığım yolculuğumda artık "ben olan"a tekrar
dönmeyi yaşıyorum... Meğer benden ne çok iz taşıyormuşum...
Yalnızlığımda uzanan sokaklarımda
yürüyorum gecenin geç vakitlerinde... Rüzgarın uğultusu ile korkuyor; köşede
duran adamın gölgesi ile irkiliyor bedenim. Ben bunları hiç mi yaşamadım
diye soruyorum... Hiç mi?
Sisli İstanbul gününe uyanırken bedenim,
ruhum bedenimin taşıdıklarının hamalı; bedenim, ruhumun taşıdıklarından
yorgun... Düşlerim sis olmuş, boğaza akmış sanki... Beni bana ulaştıran
vapurlarım işleyemez olmuş; geçişlerim meçhul bir diyardan sonsuzluğa akan
bir hiçlik... Var ettiğim her beden, her ben benden uzak mı? Ya da ben,
benden uzağım da onlar mı yakın bana? Korkularımı salamamışım... Sise teslim
etmek istercesine korkularımı, soluyor bedenim nemli örtüyü içine... Tenime
dokunan bu varlığın ürpertici enerjisi ile İstanbul geceye ilerlemekte...
Kayboldukça ışıkları şehrin, ben de kayboluyorum adeta... Karşı kıyım
gözükmüyor artık. Kendim kendimden uzak, yakalarım kayıp bir şehrin kıyıları
olmuş sanki...
Evim bildiğim yere döndüğümde içimdeki
ürpertinin hala varlığını hissedebiliyorum... Tüm inançlarım yıkık; eski bir
viraneyi andırırcasına... Geceyi selamlamaktan korkuyor ruhum; onu yatağıma
davet etmekten... İyisi mi sabahı bekle ey kendi kayıplığında yitirilmiş
varlık! Gece sana eşlik etsin; sen geceye, gün doğarken...
Ve
sabahın getirdiği ışık, bedenimi okşarken tüm sıcaklığıyla, sisin ardında
bıraktığı, yaprakların üzerindeki çiğ tanelerine karışan gözyaşlarımı
izliyorum... Korkuyorum... Kendimden...
Korkum, sevgim...
Ya yarınım? Ne olacağım... Sonuma
yaklaşırken bitişlerimi deneyimlemekten endişeleniyor mu bedenim? Şimdi...
Endişelerim... Ben, yaşıyorum... Endişelerim, benim...
"İnsanlar çok acımasız kızım, bunu hiç
unutma..."
Babamın gece kulağıma fısıldadığı bir
çift sözcük zihnimin duvarlarında yankılanıyor... "Acımasız"... Kim?
Kendimden başkası değil... Benden başka kimsenin beni üzemeyeceği gibi,
kimse de acımasızlık gösteremez bana, benim kendime gösterdiğim gibi... Öyle
acımasızım ki kendime! Korkumu dahi yaşamadan, korkmamalısın
diyebiliyorum... Neden? Korku değil midir gerçekte olan beni açığa
çıkaran... Sevgiyi, şefkati... Tamamlayıcısı değil midir? Endişelerimdir
korkularımdan doğan, ve korkularımdır endişelerimle bir olanlar...
Endişelerim, sevgim...
Vazgeçişlerimle kaçışlarım bir mi? Ya
şikayetlerim... Ben, benden uzakta, yalnız biriyim... Vazgeçişim ben...
Kaçışım... Her şeyim... Dönüşüm banadır...
Nereye
kadar kaçabilirim? Nelerden kaçıyor bu beden? Bu ruh?... Aşk... Tutku...
Bağlanma... Nefret... Kavga... Sevgisizlik... Savaş... Tüm duygularımı
biriktirmekten başka yaptığım bir şey yok, biliyorum... "Her zaman kolay
değil sevmeden sevişmek... Alışmak ve kaybetmek..."... Ruhuma hüzün mü kaçtı
ne? Sonbaharı duyumsuyorum şimdilerde... Kapandan kaçan kuş, nereye kadar
devam eder? Nasıl kurtuluşunu mümkün kılar ki... Kaçtıkça karşılaşmıyor
muyum sanki? Bağlılıktan uzaklaşmaya çalıştıkça bağlı, hatta bağımlı benler
sarmıyor mu çevremi? Ya da sevgisizlikten kaçtıkça bana sunulan bir çift
sevgiden yoksun göz... O halde neden?
Sonra bedenimden hıçkırıklarla yükselen
seslere şahit olurum:
"Ne varlık, ne yokluk... Duvarlardan
başka bir şey yok dünyamda... Ve duvarlarımdan aşağıya akan kan; Macbeth'in
kanayan duvarları gibi...
Uyandığımda, güneş kavurur sanki kararmış
bedenimi... Çarşafın ıslaklığı dokunur vücuduma; geceden kalmış gözyaşlarımı
taşıyarak...
Saklı olanlar açığa çıkarken,
yapraklarıyla savrulan bedenimin geride bıraktığı hüznü yaşar ruhum... Ne
ruh; ne beden... Bilmedikleriyle yola çıkan, doğaçlama bir varlığın
sözleridir göğe haykırılan şimdilerde... Kendime, tüm "bildim" dediklerim;
bilmediklerimi dinledikçe ..."
Hala neden kaçıyorsun, her şey sende
ise... Izdırabını en yoğun şekilde yaşa... Yaşa ki mutluluk ve sevincin de
bir o kadar yoğun ve daim olsun.
İnancımdır kapılarımı açacak olan,
cennetimin...
Ve kapılarıdır beni bana götürecek
olan, cennetin...
Ey göklerdeki ben!
Aç kapılarını, ben geliyorum!
Söyle ilahilerini,
Sana eşlik etmeye geliyorum...
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Didem Çivici,
1985 İstanbul doğumlu. 10-12 yaşlarından beri Spiritoloji ve
Şifa çalışmalarıyla ilgileniyor. 2 yıldır Yoga, Doğa sporları ve
latin dansları yapıyor. Ayrıca çevirmenlik te yapıyor.
Detaylı Bilgi
|