Sayı 38|KASIM 2008            Anasayfa  |  Kurumsal  |  Reklam  |  Blog  |  Arşiv  |  İndigo  |  Gündem  |  Röportajlar  |  Dünya  |  İnsan  |  Sağlık  |  Kültür Sanat  |  Çocuk  Eğitim  |  Çevre  |  Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Aşkı Var

Şair: Yasin Sarı


Sıla Mektubu

Şair: Ozan Deniz Sarıtop

 

 

 

 

 

Yazar: Didem Çivici

Kristalize Yaşam ve Yeni Bir Yolculuk 

Ve işte kışın değişkenliği kaplayıveriyor yaşamları... Şömine başında geçen gecelere kendimi teslim edercesine, özlemine daldığım bir beni yakalama çabalarında yeni günlere doğmaya karar verişimle birlikte başlıyorum kendime... Yeni bir yolculuk daha... Bu seferki sadece ruha has değil lakin; şimdi bedenimle birlikte...

Güneşin doğuşundan bir saat kadar önce uyanıyorum güne... Karanlık tüm bedenimi sarmışken geceden, ben gün ışığını yakalamaya çalışırcasına direniyorum adeta. İşte başlıyoruz, diyorum... Tekrardan...

Gözlerimi açtığım anda içimi saran ve bedenimi yenilediğimi hissettiren o sevinç beni ayakta tutuyor karanlıkta. Kalkıyorum, bedenimin aslında ihtiyaç dahi duymadığı; lakin hala vazgeçemediğim tatlarla besliyorum onu, acemice... Sonra yol boyunca kullanmama gerek olmadığını düşündüğüm, fakat yine "vazgeçilmez" diye nitelendirdiğim yüklerimi kuşanıyorum birer birer. Nereye, niçin taşıyorum bunları, bilemiyorum.

Yolda birer birer bırakmayı umduğum eşyaları çantaya doldurduktan sonra sırtlanıyorum ve kapıya doğru yöneliyorum. O an gözüme ilişen bir kutu beni kendine çekiyor adeta. Bu da ne? Ben bu evde daha önce hiç böyle bir şey gördüğümü hatırlamıyorum. Kutuyu elime alıyorum; sanki sıcak... Elim ısınıyor birden bire. Kapağını aralıyorum ve perdeden aralanan gün ışığını tüm içtenliği ile yansıtan bir kristal görüyorum kutunun içerisinde. Avucumda tutabileceğim kadar küçük, pembe ve sanki yumuşak bir pamuk duruyor elimde şimdi. İçerisinden titreşimler yayıyor adeta...

Avucumda karıncalanmalar hisseditmeye başlıyorum; sanki kalbime doğru yürüyen bir dalga yayılıyor bu kristalden. İçimde uyanan bir duyguyla birlikte bu kristali de yanımda götürmem gerektiğini hissediyorum ve cebime koyarak evin kapısına doğru ilerliyorum.

Kapının eşiğinden geçerken içimi kaplayan bu duygu da neyin nesi! Korku mu? Bir dakika, o da ne? Sanki o eşikten geçtiğim anda bu kavram anlamını yitiriveriyor. Ve ardıma bile bakmadan ilerliyorum. İşte önümde basamaklar... Beni sonsuzluğuma, kendime ulaştıracak olan bu basamaklara nedense temkinli basıyorum; sanki ayağımın altından kayacaklarmışçasına. Her basamakla yükseliyorum adeta... yukarılara...1,2...5,6,7, ve işte bittiler. Yedinci basamak beni ulaştırıyor varlığıma sanki. Senelerdir koşturmam içerisinde üzerinden binlerce kez geçtiğim bu basamakların beni "O"na ulaştıracak olan kademler olacağını nasıl bilebilirdim? Nasıl farkedemedim bunu! Ah! Hoş, biliyordum içten içe; lakin bir türlü görememiştim.

Dış kapı önümde duruyor işte... Kapının altından süzülen güneş ışığı, önüme kadar ulaşarak ayaklarımı yıkıyor adeta. Yürüyen bir şeridin üzerindeymişim gibi adım atmadan ilerlemeye başladım bu huzmelerin üzerinde. Beni kapıya doğru şeken bu enerji huzmeleri ısıtıyor ayaklarımı... Heyecan ve sevinç var şimdi içimde... Hiç duyumsamadığım türde hem de... Ve dokunmaya dahi gerek kalmadan aralanıveriyor işte karşımda! Yaşamım boyunca farketmediğim bir güzellik seriliveriyor gözlerimin önüne... Her şey daha parlak, canlı ve renkli! Bir kaç adım atıyorum... Dayanamıyorum ve arkama dönüyorum. Koskocaman bir bina karşımda bana bakıyor... Tüm yaşamıma tanıklık etmiş olan bu varlığa veda etme zamanı... "Ben gidiyorum," diyorum, "Kendine iyi bak...".

Tekrardan arkamı döndüğümde bana yaşatılan bu muazzam güzelliklerin neden bu kadar sene farkına varamadığımı soruyorum kendime. "Neden?"... Sonra bir şey oluyor aniden: şimdiye kadar hiçduymadığım bir ses yükseliveriyor derinlerden: "Her şey olması gerektiği gibi...". Yüzümde huzurun ve mutuluğun verdiği bir tebessüm oluşuveriyor o anda. Kendime, bedenime hakim olamadığımı düşünüyorum ve karşıdan gelen şapkalı adamın beni izlediğini farkediyorum. Bana gülüyor! Sanıyorum benim bilincini yitirmiş bir genç olduğumu düşünüyor! Lakin o an içimde duyduğum güven bir anda büyümeye başlıyor, ve anlıyorum ki hayatım boyunca ilk defa hakim değilim kendime! O'nu serbest bırakıyorum!

Meğerse hakikat sadece yaşamaktaymış diyor sanki... Sadece O AN'ı yaşamak... Ve yine gülüyorum, hatta küçük bir kahkaha geliyor ardından! Şapkalı adam dikkatimi çekiyor sonra. Bana bakıyor ve gülümsüyor. O'na yaklaştıkça bir gariplik olduğunu farkediyorum: Kara gözlükler takıyor! Şapkalı adam kör! O an'da ağzını açıyor ve oradan çıkacak kelimelere odaklanırcasına diğer her sese kapatıyorum adeta zihnimi... "İşte buradasın evlat... Gülümse... Bunun için geldin!". Ve birlikte kahkahalar atmaya başlıyoruz!

O anda yaşadığım o boşluğu şimdiye kadar hiç deneyimlemediğimi farkediyorum. Hep birşekilde "davranmak zorundalığı" sarıvermiş meğerse yaşamımı diye düşünmeye başlıyorum. Boşluk ne kadar güzel bir duyguymuş! Ne yapmam gerekler olmadan sadece hislerimin dışarı çıkmalarına izin vermek! Sonra adama dönüyorum... Bana doğru bakan yüzü bir anda ciddileşiyor. "Biliyor musun evlat," diye başlayan cümlesine pür dikkat kesilerek onu dinlemeye başlıyorum:

Yaşamım boyunca buradaydım ben. Şu karşı bankta oturan adamı görüyor musun? Hani elinde bir tomar gazete olan...

Evet...

O, her gün buraya gelir sabahtan, serçeleri beslediğini işitir kulaklarım... ve onların şakımaları doldurur tüm benliğimi... Ben her sabah sadece bu an'ı yaşamak için gelirim bu parka. Gülümseme yerleşir yüzüme bir anda... Anlarım ki  yaşıyorum, o an'ın güzelliklerini keşfediyorum. Zira benim için bundan başka mutluluk yoktur burada otururken. Her ne olursa olsun, sadece dinlerim ve hislerimi bırakırım gitmek istedikleri yere aksınlar diye...

O yaşlı adamın sözleri kulağımda çınlayarak terk ediyorum orayı... Asfaltta attığım her adım sanki bana yaklaştırıyor beni. Kendimi gözlemlemeye başlıyorum.. Duygularımı... Her biri diyemiyorum artık; zira farkediyorum ki farklı değiller artık, bütün gibi geliyorlar bana sanki. Yolda önüme gelen taşlara vurarak ilerliyorum. Bir yol ayrımı geliyor sonra... Sağ, sol? Hangisini seçmeli?.. Gözlemi kapıyorum. İmgeliyorum gelecek olan şu an'ımı... Gidişim nereye? Adımlarım nereye ulaştırıyor beni? Yürümeye başlıyorum zihnimi işe karıştırmadan... Bedenim, o ne yapacağını bilir diyorum kendi kendime...

Seçtiğim yolda ilerlerken bir barakaya rastlıyorum. Uzun meşe ağaçlarının arasına saklanmış taştan küçük bir ev. Yaklaştıkça daha bir parlıyor sanki, meşelerden gelen müziği işitiyorum adeta... "Ve işte geliyor...Burada sevgili dostlar...", diyorlar sanki... rüzgara karışan bir uğultu içerisinde yakalıyorum bu cümleleri. Kapıyı çalıyorum, kimse yok içeride. Eski tahta kapı ağır bir şekilde aralanırken gündüzün geceye teslim olduğunu farkediyorum. Geceyi geçirmek için muhteşem bir yer diye düşünmeden edemiyorum elbette. "Bu akşamki yuvam burası," diyorum kendş kendime... "Hoşgeldim!"...

İçeride  bulduğum bir kaç odun parçasını küçük şömine gibi bir yerde tutuşturduktan sonra yanıma aldığım azıktan bir parça yemeye hazırlanıyorum. Açlığı dahi hissetmemek bana göre değildi oysa ki... Lakin bir şeyler oldu bana sanki... Tüm gün yemek için bir şey aramadım bile, gerek duymadım. Odunun kokusu tüm barakayı sarıveriyor, ve içimi ısıtan bu atmosferde dalıp gidiyorum rüyalarıma.

Sabah günün aydınlanmasından hemen önce uyanıyorum. Dışarının ayazına aldırmaksızın yeşilliklere atıyorum kendimi, koca meşeleri selamlamak için. Bülbüllerin şarkıları eşlik etmeye başlıyor sonra. Ardında güneşin doğuşuyla aydınlanan bahçede bir şey fakediyorum yerde duran. yakınına gittikçe kartona sarılmış bir kitap olduğunu görüyorum. Merakla açtığımda bunun bir kitap değil defter olduğunu görüyorum. Sayfaları aşmaya başlıyorum büyük bir heyecanla... Lakin bunlar boş! Her bir sayfası bomboş! İçimde bir anda beliren bir hayal kırıklığı sezinliyorum. Ne bekliyordum ki! Bir mesaj mı? Ya da ne bileyim... Belki de...

Sonra defterin sayfalarını karıştırırken bir kağıt görüyorum. Aceleyle açıyorum ve neredeyse paramparça olmuş kağıtta yazanları okuyorum dikkatlice:

"...Kendimizden ayrılmamızla doğduğuna inanıyorum tüm bu izolasyonların, etkileşimlerin... "Kurban olma" fikri izolasyondaki en kolay kaçıştır ve üzerimizdeki tüm yükü "hiç"liğe atfetmektir... Unutma ki hakikat görülende değildir... görülmek istenendedir..."

Lakin ya gerisi? Hem başı da yok bu yazının! Kurban olmak mı? Ben? Kurban mıydım? İzolasyonlarım... Görülenlerim... Ya isteklerim... Tanrım! Bu bana iletilen bir mesajdı elbette... Sonu da başı da "ben"de olan! İşte başlıyorum! Ve gök gürlemeye başlıyor bir anda. Tüm gücüyle bastıran yağmura teslim oluveriyorum o anda... Semada beliren ışık kümeleri şaşkınlığım arasında bana doğru yaklaşırlarken topraktan gelen sesler göktekilerle birleşmeye başlıyor adeta:

"Gel!..Varlığın ve yokluğun burada... Ve yarılan topraktadır seni merkeze ulaştıracak olan... Sadece bak ve parçan olan hakikatin farkına var!.. Unutma, ne buradasın, ne de orada..."

Ve yağan yağmurla birleştim ve karıştım toprağa... Gövdesinde yüce ağaçların, hayat buldum ölümsüzlüğüme ulaştırırcasına... Ve yapraklarında esen rüzgar oldum, havayı ruhuma çekerek... Ve ateşte eridi ruhum, sonunda BİR olanda uyanırcasına...


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Didem Çivici, 1985 İstanbul doğumlu. 10-12 yaşlarından beri Spiritoloji ve Şifa çalışmalarıyla ilgileniyor. 2 yıldır Yoga, Doğa sporları ve latin dansları yapıyor. Ayrıca çevirmenlik te yapıyor. Detaylı Bilgi


HABERLER

 

 

Ses Dehâ

Cem Adrian


Pinochet ve Saddam’ın Sonları


140 Milyon Çocuk Okula Gitmemiş


Reklamcılar ve Topluma Etkileri


Kuantum Düşünce Tekniği


Tarih Dostları Darphane’de Buluştu


Nobelli Orhan Pamuk


Tercihimiz Ne Kadar Ahlâkî?


Loreena McKennitt’in Taşıdığı Oryantalizm


Tüp Bebek Yöntemi


Vejetaryenlik


Tamaro'dan Yeni Kitap


RealAge ile Sağlıklı Gençleşin


Şeker Hastalığına Son


Tek Göz Evde 24 Kişi


İşte Bir Öğrenci Servisi


Enerji & Tıp


Dua Araştırmaları


Emekliler Çalışıyor


Özgür Seçimler ve Umutlar (astroloji)

 

denemeler

neyseo

 

KÖŞE YAZARLARI

Çağlar Demirdoğan

Bir Kente Ait Olmak


Hümeyra Tümay

Nefesimiz, Hayatımız & Biz


Melda Güngül

Çalışmak ya da Çalışmamak


Didem Çivici

Yazı'nın Dualitesi


Didem Çivici

Sadece... Ben...


Asu Sanem Kaya

Rüyacı; Duvarların Ötesinde


Fırat Erdoğan

Kalmak Geçmişe Mecbur Yaşamaktır 


Rüya Yüksel

Kendini Sevebilmek


Didem Çivici

Kristalize Yaşam ve Yeni Bir Yolculuk 


Funda Umut Pakkal

"Kristal Çocuk" Annesi Olmak

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  14 KASIM 2008 TSİ 07:11