|
Yazar:
Didem Çivici
Kristalize
Yaşam ve Yeni Bir Yolculuk
Ve işte kışın değişkenliği kaplayıveriyor
yaşamları... Şömine başında geçen gecelere kendimi teslim edercesine,
özlemine daldığım bir beni yakalama çabalarında yeni günlere doğmaya karar
verişimle birlikte başlıyorum kendime... Yeni bir yolculuk daha... Bu
seferki sadece ruha has değil lakin; şimdi bedenimle birlikte...
Güneşin doğuşundan bir saat kadar önce
uyanıyorum güne... Karanlık tüm bedenimi sarmışken geceden, ben gün ışığını
yakalamaya çalışırcasına direniyorum adeta. İşte başlıyoruz, diyorum...
Tekrardan...
Gözlerimi açtığım anda içimi saran ve
bedenimi yenilediğimi hissettiren o sevinç beni ayakta tutuyor karanlıkta.
Kalkıyorum, bedenimin aslında ihtiyaç dahi duymadığı; lakin hala
vazgeçemediğim tatlarla besliyorum onu, acemice... Sonra yol boyunca
kullanmama gerek olmadığını düşündüğüm, fakat yine "vazgeçilmez" diye
nitelendirdiğim yüklerimi kuşanıyorum birer birer. Nereye, niçin taşıyorum
bunları, bilemiyorum.
Yolda
birer birer bırakmayı umduğum eşyaları çantaya doldurduktan sonra
sırtlanıyorum ve kapıya doğru yöneliyorum. O an gözüme ilişen bir kutu beni
kendine çekiyor adeta. Bu da ne? Ben bu evde daha önce hiç böyle bir şey
gördüğümü hatırlamıyorum. Kutuyu elime alıyorum; sanki sıcak... Elim
ısınıyor birden bire. Kapağını aralıyorum ve perdeden aralanan gün ışığını
tüm içtenliği ile yansıtan bir kristal görüyorum kutunun içerisinde.
Avucumda tutabileceğim kadar küçük, pembe ve sanki yumuşak bir pamuk duruyor
elimde şimdi. İçerisinden titreşimler yayıyor adeta...
Avucumda karıncalanmalar hisseditmeye
başlıyorum; sanki kalbime doğru yürüyen bir dalga yayılıyor bu kristalden.
İçimde uyanan bir duyguyla birlikte bu kristali de yanımda götürmem
gerektiğini hissediyorum ve cebime koyarak evin kapısına doğru ilerliyorum.
Kapının eşiğinden geçerken içimi kaplayan
bu duygu da neyin nesi! Korku mu? Bir dakika, o da ne? Sanki o eşikten
geçtiğim anda bu kavram anlamını yitiriveriyor. Ve ardıma bile bakmadan
ilerliyorum. İşte önümde basamaklar... Beni sonsuzluğuma, kendime
ulaştıracak olan bu basamaklara nedense temkinli basıyorum; sanki ayağımın
altından kayacaklarmışçasına. Her basamakla yükseliyorum adeta...
yukarılara...1,2...5,6,7, ve
işte
bittiler. Yedinci basamak beni ulaştırıyor varlığıma sanki. Senelerdir
koşturmam içerisinde üzerinden binlerce kez geçtiğim bu basamakların beni
"O"na ulaştıracak olan kademler olacağını nasıl bilebilirdim? Nasıl
farkedemedim bunu! Ah! Hoş, biliyordum içten içe; lakin bir türlü
görememiştim.
Dış kapı önümde duruyor işte... Kapının
altından süzülen güneş ışığı, önüme kadar ulaşarak ayaklarımı yıkıyor adeta.
Yürüyen bir şeridin üzerindeymişim gibi adım atmadan ilerlemeye başladım bu
huzmelerin üzerinde. Beni kapıya doğru şeken bu enerji huzmeleri ısıtıyor
ayaklarımı... Heyecan ve sevinç var şimdi içimde... Hiç duyumsamadığım türde
hem de... Ve dokunmaya dahi gerek kalmadan aralanıveriyor işte karşımda!
Yaşamım boyunca farketmediğim bir güzellik seriliveriyor gözlerimin önüne...
Her şey daha parlak, canlı ve renkli! Bir kaç adım atıyorum... Dayanamıyorum
ve arkama dönüyorum. Koskocaman bir bina karşımda bana bakıyor... Tüm
yaşamıma tanıklık etmiş olan bu varlığa veda etme zamanı... "Ben gidiyorum,"
diyorum, "Kendine iyi bak...".
Tekrardan arkamı döndüğümde bana
yaşatılan bu muazzam güzelliklerin neden bu kadar sene farkına varamadığımı
soruyorum kendime. "Neden?"... Sonra bir şey oluyor aniden: şimdiye kadar
hiçduymadığım bir ses yükseliveriyor derinlerden: "Her şey olması gerektiği
gibi...". Yüzümde huzurun ve mutuluğun verdiği bir tebessüm oluşuveriyor o
anda. Kendime, bedenime hakim olamadığımı düşünüyorum ve karşıdan gelen
şapkalı adamın beni izlediğini farkediyorum. Bana gülüyor!
Sanıyorum
benim bilincini yitirmiş bir genç olduğumu düşünüyor! Lakin o an içimde
duyduğum güven bir anda büyümeye başlıyor, ve anlıyorum ki hayatım boyunca
ilk defa hakim değilim kendime! O'nu serbest bırakıyorum!
Meğerse hakikat sadece yaşamaktaymış
diyor sanki... Sadece O AN'ı yaşamak... Ve yine gülüyorum, hatta küçük bir
kahkaha geliyor ardından! Şapkalı adam dikkatimi çekiyor sonra. Bana bakıyor
ve gülümsüyor. O'na yaklaştıkça bir gariplik olduğunu farkediyorum: Kara
gözlükler takıyor! Şapkalı adam kör! O an'da ağzını açıyor ve oradan çıkacak
kelimelere odaklanırcasına diğer her sese kapatıyorum adeta zihnimi... "İşte
buradasın evlat... Gülümse... Bunun için geldin!". Ve birlikte kahkahalar
atmaya başlıyoruz!
O anda yaşadığım o boşluğu şimdiye kadar
hiç deneyimlemediğimi farkediyorum. Hep birşekilde "davranmak zorundalığı"
sarıvermiş meğerse yaşamımı diye düşünmeye başlıyorum. Boşluk ne kadar güzel
bir duyguymuş! Ne yapmam gerekler olmadan sadece hislerimin dışarı
çıkmalarına izin vermek! Sonra adama dönüyorum... Bana doğru bakan yüzü bir
anda ciddileşiyor. "Biliyor musun evlat," diye başlayan cümlesine pür dikkat
kesilerek onu dinlemeye başlıyorum:
—
Yaşamım boyunca buradaydım ben. Şu karşı
bankta oturan adamı görüyor musun? Hani elinde bir tomar gazete olan...
—
Evet...
—
O, her gün buraya gelir sabahtan,
serçeleri beslediğini işitir kulaklarım... ve onların şakımaları doldurur
tüm benliğimi... Ben her sabah sadece bu an'ı yaşamak için gelirim bu parka.
Gülümseme yerleşir yüzüme bir anda... Anlarım ki yaşıyorum, o an'ın
güzelliklerini keşfediyorum. Zira benim için bundan başka mutluluk yoktur
burada otururken. Her ne olursa olsun, sadece dinlerim ve hislerimi
bırakırım gitmek istedikleri yere aksınlar diye...
O yaşlı adamın sözleri kulağımda
çınlayarak terk ediyorum orayı... Asfaltta attığım her adım sanki bana
yaklaştırıyor beni. Kendimi gözlemlemeye başlıyorum.. Duygularımı... Her
biri diyemiyorum artık; zira farkediyorum ki farklı değiller artık, bütün
gibi geliyorlar bana sanki. Yolda önüme gelen taşlara vurarak ilerliyorum.
Bir yol ayrımı geliyor sonra... Sağ, sol? Hangisini seçmeli?.. Gözlemi
kapıyorum. İmgeliyorum gelecek olan şu an'ımı... Gidişim nereye? Adımlarım
nereye ulaştırıyor beni? Yürümeye başlıyorum zihnimi işe karıştırmadan...
Bedenim, o ne yapacağını bilir diyorum kendi kendime...
Seçtiğim yolda ilerlerken bir barakaya
rastlıyorum. Uzun meşe ağaçlarının arasına saklanmış taştan küçük bir ev.
Yaklaştıkça daha bir parlıyor sanki, meşelerden gelen müziği işitiyorum
adeta... "Ve işte geliyor...Burada sevgili dostlar...", diyorlar sanki...
rüzgara karışan bir uğultu içerisinde yakalıyorum bu cümleleri. Kapıyı
çalıyorum, kimse yok içeride. Eski tahta kapı ağır bir
şekilde
aralanırken gündüzün geceye teslim olduğunu farkediyorum. Geceyi geçirmek
için muhteşem bir yer diye düşünmeden edemiyorum elbette. "Bu akşamki yuvam
burası," diyorum kendş kendime... "Hoşgeldim!"...
İçeride bulduğum bir kaç odun parçasını
küçük şömine gibi bir yerde tutuşturduktan sonra yanıma aldığım azıktan bir
parça yemeye hazırlanıyorum. Açlığı dahi hissetmemek bana göre değildi oysa
ki... Lakin bir şeyler oldu bana sanki... Tüm gün yemek için bir şey
aramadım bile, gerek duymadım. Odunun kokusu tüm barakayı sarıveriyor, ve
içimi ısıtan bu atmosferde dalıp gidiyorum rüyalarıma.
Sabah günün aydınlanmasından hemen önce
uyanıyorum. Dışarının ayazına aldırmaksızın yeşilliklere atıyorum kendimi,
koca meşeleri selamlamak için. Bülbüllerin şarkıları eşlik etmeye başlıyor
sonra. Ardında güneşin doğuşuyla aydınlanan bahçede bir şey fakediyorum
yerde duran. yakınına gittikçe kartona sarılmış bir kitap olduğunu
görüyorum. Merakla açtığımda bunun bir kitap değil defter olduğunu
görüyorum. Sayfaları aşmaya başlıyorum büyük bir heyecanla... Lakin bunlar
boş! Her bir sayfası bomboş! İçimde bir anda
beliren
bir hayal kırıklığı sezinliyorum. Ne bekliyordum ki! Bir mesaj mı? Ya da ne
bileyim... Belki de...
Sonra defterin sayfalarını karıştırırken
bir kağıt görüyorum. Aceleyle açıyorum ve neredeyse paramparça olmuş kağıtta
yazanları okuyorum dikkatlice:
"...Kendimizden ayrılmamızla doğduğuna
inanıyorum tüm bu izolasyonların, etkileşimlerin... "Kurban olma" fikri
izolasyondaki en kolay kaçıştır ve üzerimizdeki tüm yükü "hiç"liğe
atfetmektir... Unutma ki hakikat görülende değildir... görülmek
istenendedir..."
Lakin ya gerisi? Hem başı da yok bu
yazının! Kurban olmak mı? Ben? Kurban mıydım? İzolasyonlarım...
Görülenlerim... Ya isteklerim... Tanrım! Bu bana iletilen bir mesajdı
elbette... Sonu da başı da "ben"de olan! İşte başlıyorum! Ve gök gürlemeye
başlıyor bir anda. Tüm gücüyle bastıran yağmura teslim oluveriyorum o
anda... Semada beliren ışık kümeleri şaşkınlığım arasında
bana
doğru yaklaşırlarken topraktan gelen sesler göktekilerle birleşmeye başlıyor
adeta:
"Gel!..Varlığın ve yokluğun burada... Ve
yarılan topraktadır seni merkeze ulaştıracak olan... Sadece bak ve parçan
olan hakikatin farkına var!.. Unutma, ne buradasın, ne de orada..."
Ve yağan yağmurla birleştim ve karıştım
toprağa... Gövdesinde yüce ağaçların, hayat buldum ölümsüzlüğüme
ulaştırırcasına... Ve yapraklarında esen rüzgar oldum, havayı ruhuma
çekerek... Ve ateşte eridi ruhum, sonunda BİR olanda uyanırcasına...
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Didem Çivici,
1985 İstanbul doğumlu. 10-12 yaşlarından beri Spiritoloji ve
Şifa çalışmalarıyla ilgileniyor. 2 yıldır Yoga, Doğa sporları ve
latin dansları yapıyor. Ayrıca çevirmenlik te yapıyor.
Detaylı Bilgi
|