Sayı 38|KASIM 2008            Anasayfa  |  Kurumsal  |  Reklam  |  Blog  |  Arşiv  |  İndigo  |  Gündem  |  Röportajlar  |  Dünya  |  İnsan  |  Sağlık  |  Kültür Sanat  |  Çocuk  Eğitim  |  Çevre  |  Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Aşkı Var

Şair: Yasin Sarı


Sıla Mektubu

Şair: Ozan Deniz Sarıtop

 

 

 

 

 

Yazar: Didem Çivici

Kavuşma...

Bir köpeğin başını okşarken o yüce duyguyu paylaşmaktır aşk... Mucizevi maddeyi ciğerlerine doldururken içine akıttığın hissin farkında olmaktır... Durağa doğru ilerlerken on beş dakika sonra gelecek olan otobüsün o andaki amacını kavrayabilmektir... Aradaki dakikalarda, durağın yanıbaşında yatmakta olan o varlığın evrendeki yerine minettarlığımı duyurabilmek için bana vaad ettiği birkaç dakikayı "yaşamak"tır...

Her gün tekrar tekrar soruyoruz kendimize, çevremizdeki "biz"lere: "Nedir Aşk?"... Duraktaki köpekle yaşadığım o duyguyla "sevgilim" diye nitelendirdiğim "insan" bedenindeki başka bir "ben"le yaşadığım duygu arasında fark var mı? Kendimi kaybedercesine gözlerimi O'na dikmiş içimdeki tüm sevgiyi akıtırcasına teslim olduğum, o anda yaşadıklarımla, iki bedenin seviştiği anda alınan haz arasında ne fark var? İçteki duyguları öylesine ayırmış, izole etmiş ve sınıflandırmışız ki... Tıpki hayatımızdaki her şeyi kalıplaştırdığımız gibi. İçteki her duygunun kökeni aynı yerden gelir.. Tek bir noktadan... "BİR" noktadan... Nefret duygusunu deneyimlediğimiz an da, aşk ile tutuştuğumuz an da duyulan haz aynıdır aslında... O zaman, aşık olmak, "bir" varlığa "etiket" olarak yapıştırlmamalı belki de... Zira, "Aşk, her yerde 'var'dır"... O, "varlık"tır... Kim bilir, belki de o yüzden aşkı tanımlayamıyoruz...

Üzerinde konuşulamayacak kadar "derin" olarak kelimelere döktüğümüz, varlığımızı simgeleyen aşk duygusunu, soyut-somut kavramlar arasında sıkıştırarak oyun haline getirmek vazgeçilmezimiz olmuş sanıyorum. "Aşk"ı sadece karşı cinse yüklemekle onu adeta sınırlandırmış, ulaşılmaz hale getirmişiz. Aslında, nefes aldığımız her an deneyimlediğimiz bu duyguyu bilmiyoruz belki de, dikkat etmiyoruz. Bu, meditasyon kelimesine atıflarda bulunmaya benziyor bir yerde. "Meditasyon", öyle bir şekillendirilmiş ki adeta erişilemez ve "yapılması çok zor" bir kalıp haline getirilmiş. Oysa ki medite olma hali "an"ı deneyimlemekten başka bir şey değil. Yaşadığım her an, yapıyor ya da hissediyor olduğum şeyi "tam" anlamıyla hissetmek... Odaklanmak belki de... "Aşk"... Bu hissiyatı başka duygulara ya da varlıklara yüklemek çağımızda yapıyor olduğumuz izolasyonların başında geliyor gibi görünüyor. Bu yolda meydana getirilen o kadar "yöntem"le karşı karşıyayız ki. "Bilinçlenme süreci" diye adlandırdığımız döngü ise kısırlaşarak bu duyguya yer veremez hale gelmiş; zira her yerden gelen "Aydınlanın!" çağrılarına kulak vermek ve oradan oraya koşturmak ve "farkındalaşmak" amacında yürürken sadece "içimize" odaklanarak pek çok güzelliğin varlığını unutuvermişiz... Peki ya bilinçlenmek, ya da farkında olmak "var oluş"u kısıtlıyorsa? "İçselleşmek" adı altında toplanan yöntemler ve zihnimize yerleştirmiş olduğumuz şekiller özgürlüğü kısıtlamaya başlamışsa?? Şu bir gerçek ki bize aşılanan bilgiler görüş açımızı ve inançlarımızı etkiliyorlar. Örneğin yakınınızdaki bir insandan, bilinçli bir insanın şık bir şekilde giyinerek dışarı çıkmaması gerektiği gibi bir tepki alabiliyorsunuz. Eski duyumsama diye adlandırabileceğim, ve içimize enjekte edilmiş olan, zihnimizde biçimlenen "manastıra kapanma" anlayışı üzerine kurulu aydınlanma işleyişi hala varlığını sürdürmekte... "Var olmak için kendimizi hapsetmeye gerek yok!!"... Zira, "O"nu hissedebildiğim her yer cennettir!! Dans ederken aldığınız haz, sizi mutlu eden her hangi bir şey: yemek, sevişme, giyinmek, eğlenmek... Bunlar bir egoyu tatmin etmenin çok ötesinde... "Mutlu olmak", sevgiyi "O an"da içine işletmek, sadece "var oluş" sürecini deneyimlemek... Şu anda, burada olmamızın "amacı" diye nitelendirdiğimiz, lakin amaçtan da çok ötede olan bir şey değil mi?? Amacı "arayış" haline getirdiğimiz bir dönem... İşte, tam da karşımızda...

Ömürler süren bir arayış yolculuğu... Yöntemler belirlenerek "yol"a sokulmaya çalışılan bizler... Daha doğrusu kendimizi soktuğumuz... "Arayış" diye betimlediğimiz bir maratonda yer almakta oldukça başarılıyız sanıyorum... Ya kendimizi soyutlamışız toplumdan, ki "içsel benliği" (!) bulalım; ya da toplu "aydınlanma" kurslarına sürüklenivermişiz. "Bilinçli" insanların eğlenmemesi gerektiğini düşünen zihinler... Şimdiye kadar belirlediğimiz tüm bu sistemler artık geçerliliğini yitirmeye başlayacak. Köşe başındaki "meditasyon merkezi"nde aradığımızı bulmayı mı umuyoruz? Ya da her gün verilen "deeksha"larla bir anda "Aydınlandım!!!" demeyi mi? Lakin buradaki giz başkadır... Enerjinin birleşimi bambaşka bir olagelim. Bireyin varlığında saklı olan sevgi ile birleşmek ve çoğalmak bambaşka... Birlikte yapılacak şeyler elbette mevcut, yapılıyor olan, ki bunlara her an şahit oluyorum; lakin kendimizi "geliştirmek" ve "aydınlatmak" için yapabileceğimiz bir yöntem yok!!! Zira elde edilecek, ya da "kazanılacak" bir şey yok ortada... Her ne varsa zaten hep "var"!! Bunun yolu yordamı yok ki.. Öğretilecek bir taktik hiç yok. Muhammed, İsa, Buda ya da Mevlana... Onların bir yöntemi yoktu... Arkalarından bizler bunu en sevdiğimiz sıfat olan "şekil" kalıpları haline getirerek, olan bir şeyin varlığını inkar etmeye başladık... Zorlaştırdık... Onlar sadece "ol"dular... "An"da... "Ben" olmak anahtardı... Bahçede oturup kızılcığa dönüşen gül goncasını izlemek, yağmur damlalarını tenine kabul etmek, büyüyen bir elmaya sırdaşlık etmek... Şu anda olduğum yerden başka bir yerde, başka bir varlıkla olmayı istemek yerine burada, olduğum mekanda, kainatın mükemmelliğine tanık olmak... "Yaşamak"... Düşlerle... Hayatımızı her bir ayrıntısıyla işlemek... Soyut olarak adlandırdığımız varlıkların yanında somut olguları da yaratmak... Lakin burada da yadsıdığımız bir şey çıkıyor karşımıza... "Düşüncelerin olabilirliği"...

Düşüncelerimizi kabul etmediğimiz, daha doğrusu yaşamımızı düşlerimizle yönlendirdiğimiz gerçeğini reddettiğimiz sürece memnuniyetsizlik ele geçiriveriyor benliğimizi, mutsuzluk... Bedenimizdeki her hücreye zihnimizle hükmedebileceğimizi unutuveriyoruz çoğu zaman. Yöntemleri hayatımıza kabul etmiş olduğumuz gibi; ya da diğer bir çok kalıbı, bedene hükmedebilme yeteneğini de reddederek içte bulunan en üstün yeteneklerden biri olan "iyileştirebilme" gücünü de yok ediveriyoruz. Peki ya sonuç? Bedensel veya ruhsal "hastalık" adını vermiş olduğumuz "enerji dengesizlikleri" baş gösteriyor. Sonrası ise malum... Bu kısır döngüye yarenlik eden hastanelere koşuveriyoruz. Bu durum öyle bir hal almış ki, yaşayacağımız çevrede ilk önce hastane arar olmuşuz. Ne olur ne olmaz diye... Olasılıkları en başından salıvermişiz birer birer; ki yerlerine gelsinler, sonuç olarak hayatımızda yer alsınlar. Hastanelere, ilaçlara ihtiyaç olmadığı gerçeğini yediremiyoruz kendimize. Her bir canlının aslında var olan şifa yeteneği, içimize örülen duvarlar sayesinde son buluyor belki de. Kendimizi teslim ederek sahip olduğumuz yeteneklerimizi kaybetmişiz. Gerçi teslim ettiğimiz kişi yine "biziz"; lakin bu "teslim oluş"tan farklı bir şey sanırım. Bu sefer işin içine "bildiklerini unutma" giriveriyor. Bu teslim oluşun sonucunda, politik oyunlarla işlerinin başında sefa süren şahsiyetler rahatlarında olsunlar diye onların çizdiği oyunun piyonları olmayı kabul etmişiz adeta... Bu, gerçek bir kısır döngü... Birileri bir hastalık yaratıyor -ki zihinleriyle yaratan bu kişiler "biz" oluyoruz- ardı sıra geliveriyor tüm tedavi yöntemleri, ilaçlar, vs... İnsan zihnini ele geçirmenin kolay olduğunu keşfetmiş olan "bizler", bu oyunun tadını çıkarmaya başlamışız. Hissettirilmeden zehirlenerek, yaşamlarımızı, ruhlarımızı onlara "bağımlı" hale getirdiğimizin hala farkında değiliz. "Hastalık" gerçeğini adeta damarlarımıza şırınga eden zihin, bu realiteyi elimine edecek formülü bulduğunu iddia ederek "sirkülasyon"u mükemmel bir şekilde tamamlar olmuş. Kanser "var" edilerek tüm bilinçler adeta bu hakikate odaklandırılarak yıkanıyor, bu bilince inanç zemini sağlanıyor.. Ardından "araştırma" adı verilen sözde bir yığın deney ve ardı sıra gelen tedaviler... Her bir ilaçla tekrar tekrar etkisiz hale getirilen bedenler, ruhlar... Çevremize şöyle bir baktığımızda,önceliklerin "sağlık durumunda meydana gelebilecek olası negatiflikler" adı altında toplanmış bir yığın saçmalığın oluşturduğu realiteye bağımlılığa tanık oluyoruz. İçimizde var olanın "kaybettirildiğinden" beri kör olmak kolay gelmiş bize; "sürü" bilincine alışır olmuşuz her konuda... Zihnimizin neler yapabileceği fikrinin ortadan kalkması, ruhumuzun çürümesine geniş bir yer bırakmış... Bedeni iyileştirdiği düşünülen "yapay" tedavi yöntemleriyle adeta eğleniyoruz! Daha doğrusu eğleniyorlar; biz ise görevimizi mükemmel bir şekilde yerine getiriyoruz...

Lakin "hurafelerin" bir kenara atılacağı ve asli hakikatin kısa zaman içerisinde keşfedileceğini biliyorum; zira "düş"üm bu yönde... Bizde her ne varsa olumsuz değil, ve "hastalık" diye adlandırdığımız olgu bizden çok uzak bir kavram. Zira özde olan sevgi buna meydan bırakmaz... Lakin, aksi düşünceye fırsat tanımak da bizim seçimimiz... Her ne yaşıyorsak "biz düşlediğimiz için var". Buna her şey dahil... Her şey... Realitemizde hastalık olgusunun olmadığı bir kainat yarattığımız anda "olumsuz" diye nitelendirilenler ortadan kalkar... Zira, ZİHİNDE HER ŞEY MÜMKÜNDÜR... Ruh ve beden bütünlüğünü kurduğumuz, sevgi enerjisini dengelediğimiz ve düşlediğimiz gerçeklik, sevgi barındırdığı sürece yaşamımızda "olumsuz" bir şey deneyimlememiz mümkün değildir... Evrenin mükemmelliyetini yansıtan varlık için aksi mümkün müdür??

Mutlu olmak için yapmaya çalışmamıza gerek yok bir şeyleri... ya da sahip olmaya çalışmaya... Meditasyon merkezlerine kapanmaya, tüm dünyayı gezip, "O"nu aramaya...  Sevgi hem zihnin içerisindedir, hem de çok uzakta; zira O, her yeri kapsar; zaman ve mekan yoktur... O'nu yaşamak, "O" olmak içinse yapılması gereken bir olgu dile getirilemez... Mutlu olmak, "O"nun farkında olmaktır: sevginin, aşkın... Ve bunun için yapmamız gereken bir şey yok... Hiç bir şey yapmamak ve "ol"mak... Şu anda yaşadığım an'ın tadını çıkarmak... Yargılamadan, neden diye sormadan... Işığı bedeninize, "içinize" kabul ederek... Kavuşarak bedeninize...

Gökyüzünde gezindim, gezgin misali,

Rüzgarla savruldum, yaprak gibi,

Toprakla bir oldum, buldum "sen"i...

Aden'in bahçesinde gezinirken,

Ağaçtaki elma oldum.

Tanrı'dan geleni ararken,

Farkettim ki O sevgiydi "ben"deki...

Arayışımın sonuna geldim zira...

Ben'de olanı bana sundum burada...

Yokluktaki varlıkta son buluşum,

Ve başlangıcımla kavuştum ebedi bana...

 


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Didem Çivici, 1985 İstanbul doğumlu. 10-12 yaşlarından beri Spiritoloji ve Şifa çalışmalarıyla ilgileniyor. 2 yıldır Yoga, Doğa sporları ve latin dansları yapıyor. Ayrıca çevirmenlik te yapıyor. Detaylı Bilgi


HABERLER

 

 

Töre İnsan, İnsan Töre


Barış Çocukları


Havva Hipotezi


Şişman İnsanlar Şeker Hastalığına Daha Çok Yakalanıyor


Gençliğimizin Fırsatlarından Haberdar Mıyız?


Yeni Öğretim Yılında Öğrencilerimize Sahip Çıkalım


“Su” Düşünceye ve Sözcüklere Tepki Veriyor!


HAARP


İşaretler


İstanbul Devlet Tiyatroları Kapılarını Açıyor


Kars'ın Balerin Kızları


Solmaya Maruz Çiçekler


Sükunete Yürüyüş 


Oy Havar!


Tutkuların Esareti Üzerine


“HAC” üzerine... 


Kutuplaşan Gezegende Hibridlerin Kaçış Delikleri


Dördüncü Boyuttaki Tesla

 

KÖŞE YAZARLARI

Uzay Gökerman

Aşktan Düşüş...


Dora Mengüç

Sanal Agoralar ve Dekancığım


Didem Çivici

Kavuşma...


Rüya Yüksel

Ne Hissettiğimizi Ne Kadar Biliyoruz?


Can Duman

Düşünen Adam ve Dinleyen Çocuk


Fırat Erdoğan

Mücadeleci Ruhların Sembolü 


Özge Esirgen

Yeni Çağ Sahnesi


Uzay Gökerman

Merhamet


Burcu Özgeçen

Evrende herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda


Fırat Erdoğan 

Zamana Hükmeden Sevdanın

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  14 KASIM 2008 TSİ 07:11