|
Yazar: Didem Çivici
Kavuşma...
Bir köpeğin başını okşarken o yüce
duyguyu paylaşmaktır aşk... Mucizevi maddeyi ciğerlerine doldururken içine
akıttığın hissin farkında olmaktır... Durağa doğru ilerlerken on beş dakika
sonra gelecek olan otobüsün o andaki amacını kavrayabilmektir... Aradaki
dakikalarda, durağın yanıbaşında yatmakta olan o varlığın evrendeki yerine
minettarlığımı duyurabilmek için bana vaad ettiği birkaç dakikayı
"yaşamak"tır...
Her gün tekrar tekrar soruyoruz
kendimize, çevremizdeki "biz"lere: "Nedir Aşk?"... Duraktaki köpekle
yaşadığım o duyguyla "sevgilim" diye nitelendirdiğim "insan" bedenindeki
başka bir "ben"le yaşadığım duygu arasında fark var mı? Kendimi
kaybedercesine gözlerimi O'na dikmiş içimdeki tüm sevgiyi akıtırcasına
teslim olduğum, o anda yaşadıklarımla, iki bedenin seviştiği anda alınan haz
arasında ne fark var? İçteki duyguları öylesine ayırmış, izole etmiş ve
sınıflandırmışız ki... Tıpki hayatımızdaki her şeyi kalıplaştırdığımız
gibi. İçteki her duygunun kökeni aynı yerden gelir.. Tek bir noktadan...
"BİR" noktadan... Nefret duygusunu deneyimlediğimiz an da, aşk ile
tutuştuğumuz an da duyulan haz aynıdır aslında... O zaman, aşık olmak, "bir"
varlığa "etiket" olarak yapıştırlmamalı belki de... Zira, "Aşk, her yerde
'var'dır"... O, "varlık"tır... Kim bilir, belki de o yüzden aşkı
tanımlayamıyoruz...
Üzerinde konuşulamayacak kadar "derin"
olarak kelimelere döktüğümüz, varlığımızı simgeleyen aşk duygusunu,
soyut-somut kavramlar arasında sıkıştırarak oyun haline getirmek
vazgeçilmezimiz olmuş sanıyorum. "Aşk"ı sadece karşı cinse yüklemekle onu
adeta sınırlandırmış, ulaşılmaz hale getirmişiz. Aslında, nefes aldığımız
her an deneyimlediğimiz bu duyguyu bilmiyoruz belki de, dikkat etmiyoruz.
Bu, meditasyon kelimesine atıflarda bulunmaya benziyor bir yerde.
"Meditasyon", öyle bir şekillendirilmiş ki adeta erişilemez ve "yapılması
çok zor" bir kalıp haline getirilmiş. Oysa ki medite olma hali "an"ı
deneyimlemekten başka bir şey değil. Yaşadığım her an, yapıyor ya da
hissediyor olduğum şeyi "tam" anlamıyla hissetmek... Odaklanmak belki de...
"Aşk"... Bu hissiyatı başka duygulara ya da varlıklara yüklemek çağımızda
yapıyor olduğumuz izolasyonların başında geliyor gibi görünüyor. Bu yolda
meydana getirilen o kadar "yöntem"le karşı karşıyayız ki. "Bilinçlenme
süreci" diye adlandırdığımız döngü ise kısırlaşarak bu duyguya yer veremez
hale gelmiş; zira her yerden gelen "Aydınlanın!" çağrılarına kulak vermek ve
oradan oraya koşturmak ve "farkındalaşmak" amacında yürürken sadece
"içimize" odaklanarak pek çok güzelliğin varlığını unutuvermişiz... Peki ya
bilinçlenmek, ya da farkında olmak "var oluş"u
kısıtlıyorsa? "İçselleşmek"
adı altında toplanan yöntemler ve zihnimize yerleştirmiş olduğumuz şekiller
özgürlüğü kısıtlamaya başlamışsa?? Şu bir gerçek ki bize aşılanan bilgiler
görüş açımızı ve inançlarımızı etkiliyorlar. Örneğin yakınınızdaki bir
insandan, bilinçli bir insanın şık bir şekilde giyinerek dışarı çıkmaması
gerektiği gibi bir tepki alabiliyorsunuz. Eski duyumsama diye
adlandırabileceğim, ve içimize enjekte edilmiş olan, zihnimizde biçimlenen
"manastıra kapanma" anlayışı üzerine kurulu aydınlanma işleyişi hala
varlığını sürdürmekte... "Var olmak için kendimizi hapsetmeye gerek
yok!!"... Zira, "O"nu hissedebildiğim her yer cennettir!! Dans ederken
aldığınız haz, sizi mutlu eden her hangi bir şey: yemek, sevişme, giyinmek,
eğlenmek... Bunlar bir egoyu tatmin etmenin çok ötesinde... "Mutlu olmak",
sevgiyi "O an"da içine işletmek, sadece "var oluş" sürecini deneyimlemek...
Şu anda, burada olmamızın "amacı" diye nitelendirdiğimiz, lakin amaçtan da
çok ötede olan bir şey değil mi?? Amacı "arayış" haline getirdiğimiz bir
dönem... İşte, tam da karşımızda...
Ömürler süren bir arayış yolculuğu...
Yöntemler belirlenerek "yol"a sokulmaya çalışılan bizler... Daha doğrusu
kendimizi soktuğumuz... "Arayış" diye betimlediğimiz bir maratonda yer
almakta oldukça başarılıyız sanıyorum... Ya kendimizi soyutlamışız
toplumdan, ki "içsel benliği" (!) bulalım; ya da toplu "aydınlanma"
kurslarına sürüklenivermişiz. "Bilinçli" insanların eğlenmemesi gerektiğini
düşünen zihinler... Şimdiye kadar belirlediğimiz tüm bu sistemler artık
geçerliliğini yitirmeye başlayacak. Köşe başındaki "meditasyon merkezi"nde
aradığımızı bulmayı mı umuyoruz? Ya da her gün verilen "deeksha"larla bir
anda "Aydınlandım!!!" demeyi mi? Lakin buradaki giz başkadır... Enerjinin
birleşimi bambaşka bir olagelim. Bireyin varlığında saklı olan sevgi ile
birleşmek ve çoğalmak bambaşka... Birlikte yapılacak şeyler elbette mevcut,
yapılıyor olan, ki bunlara her an şahit oluyorum; lakin kendimizi
"geliştirmek" ve "aydınlatmak" için yapabileceğimiz bir yöntem yok!!! Zira
elde edilecek, ya da "kazanılacak" bir şey yok ortada... Her ne varsa zaten
hep "var"!! Bunun yolu yordamı yok ki.. Öğretilecek bir taktik hiç yok.
Muhammed, İsa, Buda ya da Mevlana... Onların bir yöntemi yoktu...
Arkalarından bizler bunu en sevdiğimiz sıfat olan "şekil" kalıpları haline
getirerek, olan bir şeyin varlığını inkar etmeye başladık... Zorlaştırdık...
Onlar sadece "ol"dular... "An"da... "Ben" olmak anahtardı... Bahçede oturup
kızılcığa dönüşen gül goncasını izlemek, yağmur damlalarını tenine kabul
etmek, büyüyen bir elmaya sırdaşlık etmek... Şu anda olduğum yerden başka
bir yerde, başka bir varlıkla olmayı istemek yerine burada, olduğum mekanda,
kainatın mükemmelliğine tanık olmak... "Yaşamak"... Düşlerle... Hayatımızı
her bir ayrıntısıyla işlemek... Soyut olarak adlandırdığımız varlıkların
yanında somut olguları da yaratmak... Lakin burada da yadsıdığımız bir şey
çıkıyor karşımıza... "Düşüncelerin olabilirliği"...
Düşüncelerimizi kabul etmediğimiz, daha
doğrusu yaşamımızı düşlerimizle yönlendirdiğimiz gerçeğini reddettiğimiz
sürece memnuniyetsizlik ele geçiriveriyor benliğimizi, mutsuzluk...
Bedenimizdeki her hücreye zihnimizle hükmedebileceğimizi unutuveriyoruz çoğu
zaman. Yöntemleri hayatımıza kabul etmiş olduğumuz gibi; ya da diğer bir çok
kalıbı, bedene hükmedebilme yeteneğini de reddederek içte bulunan en üstün
yeteneklerden biri olan "iyileştirebilme" gücünü de yok ediveriyoruz. Peki
ya sonuç? Bedensel veya ruhsal "hastalık" adını vermiş olduğumuz "enerji
dengesizlikleri" baş gösteriyor. Sonrası ise malum... Bu kısır döngüye
yarenlik eden hastanelere koşuveriyoruz. Bu durum öyle bir hal almış ki,
yaşayacağımız çevrede ilk önce hastane arar olmuşuz. Ne olur ne olmaz
diye... Olasılıkları en başından salıvermişiz birer birer; ki yerlerine
gelsinler, sonuç olarak hayatımızda yer alsınlar. Hastanelere, ilaçlara
ihtiyaç olmadığı gerçeğini yediremiyoruz kendimize. Her bir canlının aslında
var olan şifa yeteneği, içimize örülen duvarlar sayesinde son buluyor belki
de. Kendimizi teslim ederek sahip olduğumuz yeteneklerimizi kaybetmişiz.
Gerçi teslim ettiğimiz kişi yine "biziz"; lakin bu "teslim oluş"tan farklı
bir şey sanırım. Bu sefer işin içine "bildiklerini unutma" giriveriyor. Bu
teslim oluşun sonucunda, politik oyunlarla işlerinin başında sefa süren
şahsiyetler rahatlarında olsunlar diye onların çizdiği oyunun piyonları
olmayı kabul etmişiz adeta... Bu, gerçek bir kısır döngü... Birileri bir
hastalık yaratıyor -ki zihinleriyle yaratan bu kişiler "biz" oluyoruz- ardı
sıra geliveriyor tüm tedavi yöntemleri, ilaçlar, vs... İnsan zihnini ele
geçirmenin kolay olduğunu keşfetmiş olan "bizler", bu oyunun tadını
çıkarmaya başlamışız. Hissettirilmeden zehirlenerek, yaşamlarımızı,
ruhlarımızı onlara "bağımlı" hale getirdiğimizin hala farkında değiliz.
"Hastalık" gerçeğini adeta damarlarımıza şırınga eden zihin, bu realiteyi
elimine edecek formülü bulduğunu iddia ederek "sirkülasyon"u mükemmel bir
şekilde tamamlar olmuş. Kanser "var" edilerek tüm bilinçler adeta bu
hakikate odaklandırılarak yıkanıyor, bu bilince inanç zemini sağlanıyor..
Ardından "araştırma" adı verilen sözde bir yığın deney ve ardı sıra gelen
tedaviler... Her bir ilaçla tekrar tekrar etkisiz hale getirilen bedenler,
ruhlar... Çevremize şöyle bir baktığımızda,önceliklerin "sağlık durumunda
meydana gelebilecek olası negatiflikler" adı altında toplanmış bir yığın
saçmalığın oluşturduğu realiteye bağımlılığa tanık oluyoruz. İçimizde var
olanın "kaybettirildiğinden" beri kör olmak kolay gelmiş bize; "sürü"
bilincine alışır olmuşuz her konuda... Zihnimizin neler yapabileceği
fikrinin ortadan kalkması, ruhumuzun çürümesine geniş bir yer bırakmış...
Bedeni iyileştirdiği düşünülen "yapay" tedavi yöntemleriyle adeta
eğleniyoruz! Daha doğrusu eğleniyorlar; biz ise görevimizi mükemmel bir
şekilde yerine getiriyoruz...
Lakin "hurafelerin" bir kenara atılacağı
ve asli hakikatin kısa zaman içerisinde keşfedileceğini biliyorum; zira
"düş"üm bu yönde... Bizde her ne varsa olumsuz değil, ve "hastalık" diye
adlandırdığımız olgu bizden çok uzak bir kavram. Zira özde olan sevgi buna
meydan bırakmaz... Lakin, aksi düşünceye fırsat tanımak da bizim
seçimimiz... Her ne yaşıyorsak "biz düşlediğimiz için var". Buna her şey
dahil... Her şey... Realitemizde hastalık olgusunun olmadığı bir kainat
yarattığımız anda "olumsuz" diye nitelendirilenler ortadan kalkar... Zira,
ZİHİNDE HER ŞEY MÜMKÜNDÜR... Ruh ve beden bütünlüğünü kurduğumuz, sevgi
enerjisini dengelediğimiz ve düşlediğimiz gerçeklik, sevgi barındırdığı
sürece yaşamımızda "olumsuz" bir şey deneyimlememiz mümkün değildir...
Evrenin mükemmelliyetini yansıtan varlık için aksi mümkün müdür??
Mutlu olmak için yapmaya çalışmamıza
gerek yok bir şeyleri... ya da sahip olmaya çalışmaya... Meditasyon
merkezlerine kapanmaya, tüm dünyayı gezip, "O"nu aramaya... Sevgi hem
zihnin içerisindedir, hem de çok uzakta; zira O, her yeri kapsar; zaman ve
mekan yoktur... O'nu yaşamak, "O" olmak içinse yapılması gereken bir olgu
dile getirilemez... Mutlu olmak, "O"nun farkında olmaktır: sevginin,
aşkın... Ve bunun için yapmamız gereken bir şey yok... Hiç bir şey yapmamak
ve "ol"mak... Şu anda yaşadığım an'ın tadını çıkarmak... Yargılamadan, neden
diye sormadan... Işığı bedeninize, "içinize" kabul ederek... Kavuşarak
bedeninize...
Gökyüzünde gezindim, gezgin misali,
Rüzgarla savruldum, yaprak gibi,
Toprakla bir oldum, buldum "sen"i...
Aden'in bahçesinde gezinirken,
Ağaçtaki elma oldum.
Tanrı'dan geleni ararken,
Farkettim ki O sevgiydi "ben"deki...
Arayışımın sonuna geldim zira...
Ben'de olanı bana sundum burada...
Yokluktaki varlıkta son buluşum,
Ve başlangıcımla kavuştum ebedi bana...
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Didem Çivici,
1985 İstanbul doğumlu. 10-12 yaşlarından beri Spiritoloji ve
Şifa çalışmalarıyla ilgileniyor. 2 yıldır Yoga, Doğa sporları ve
latin dansları yapıyor. Ayrıca çevirmenlik te yapıyor.
Detaylı Bilgi
|