|
Haber ve Röportaj:
Didem Çivici & Burcu Özgeçen
Kültür ve Sanat Haberleri, Istanbul - Haziran 2008
Gaia’nın
Onuruna
Ve şöyle başlar:
"Lovelock
kararlı mavi gözleriyle beni süzüyor. “Bazı insanlar yerlerinde oturacak,
hiçbir şey yapmadan panik içinde donmuş, telef olacaklar. Diğerleri hareket
edecek. Olacakları görecek, tedbir alacaklar ve yaşayacaklar. Medeniyetimizi
istikbale taşıyanlar onlar olacak.”
—Jeff
Goodell—
.jpg)
Sabri Tuluğ Tırpan’ın 9
Mayıs’ta Gaia onuruna bestelediği, Süreyya Operası’ndaki konserine
davetliyim. Alev Okulları’nın 10. yıl kutlaması ile de birleşen “Barış”
temasının yer aldığı konserde Sabri Tuluğ Tırpan’a ayrıca Alev Okulları
Gençlik Korosu da eşlik ediyor. Davetiyenin üzerindeki hilal karşılıyor beni
Evren’in bu en güzel gecelerinden birine…
Canlarımdan bir can,
Gaia’mın varlığına adadığı bestesini paylaşmak üzere parmaklarını ruhuna
aracı etmiş, piyanosunun tuşlarına teslim ediyor aşk ile. Heyecan içerisinde
bekleyen kalabalığın arasından sıyrılarak bir kenara çekiliyor, güzel
varlıkları seyre dalıyorum Bahariye’nin azizesi Süreyya Operasının rahmi
içerisinde.
Konserin arasında bir
nefes alımlık yüzümü çıkardığım pencereden, davetiyedeki hilalin göğe
yansımasını gördüğümde yüzümde bir gülümseme beliriveriyor. Hilal, Yeni
Ay’ın akabinde bu güzel geceyi kutsuyor.
Yaşamın kutsanası
ışıklarından ayın yüz düşümü ışıklarına düşüyorum su gibi… Evet, “su gibi”
bir gece bu; gözlerin görmediği haller ola gelmekte bu salonda; varlıkları
bir kılan aşkın yansımalarına tanık olmakta varlığım.
Yola düşen bedenim,
ertesi sabah dostla hoş sohbeti beklerken yuvaya dönmekte…
“Erken
kalkan ihtilal yapar!”
Cumartesi’nin erken
saatlerinde uyanıyoruz Burcu’yla, Sabri Bey’in aşk dolu varlığıyla güzel bir
sohbete dalmak için. Sabah 10’da buluşmaya karar vermiştik; günün erken
saatlerinde bambaşka olan İstanbul’un erkenden keyfini çıkarma fırsatı
buluyoruz ve işte başlıyor sohbetimiz…
.jpg)
Soldan sağa:
Didem Çivici, Burcu Özgeçen &
Sabri Tuluğ Tırpan
Röportaj:
Didem Çivici & Burcu Özgeçen
Müzik
yolculuğunuz nasıl başladı?
"Ümraniye’de,
elektrik mühendisleri kooperatifinden, bundan yaklaşık 35 sene öncesinde ev
almıştı ailem", diyor ve filmin
ilk resmi (karesi) böyle başlıyor: "Kısa
saçlı köylü çocuğu"…
Cennet adını verdikleri
kayalıklarda kardeşiyle oynayarak geçirdiği vakitleri anımsıyor. Köyün ismi
Kurugöl. “Bulunduğumuz muhit İstanbul gibi
değil, köy gibiydi o zamanlar” diyor.
“İnekler, eşekler, atlar ve onları sevmeye
alışıyorsun” diye ekliyor sonra. Sapan yaparlarmış
kardeşiyle. Sonrasında Robert Koleji mezunu olduğunu dile getiriyor. Babası
müziğe meraklıymış. Montreal senfoni konserlerine gidiyor.
“Babam kocaman kulaklıklarla anneme hamileyken
Beethoven dinletirmiş…”
5-6 yaşlarında piyanoya
başlamış, babası vesile oluyor ve Sabri Bey (Tuluğ
Tırpan) de ‘Babam
dediğine göre iyidir’ diye düşünüyor.
“Kendi kendime improvizasyon (doğaçlama) yapmayı
severdim” diyor.
“Lisedeyken herkes futbolculara rağbet ederdi’
(gülüşmeler)
“Lise sonrası ise üniversite için hazırlanırken hepimizin dilinde ‘işletme’
vardı, işletme modası vardı.”
Okul
yıllarında İstanbul’un müzik etkinliklerine değiniyor sonra:
“O zamanlarda
İstanbul Festivali gerçekten çok keyifliydi. İtalyanların deyimiyle ‘festivity’,
tüm şehir kaynardı.”
Piyanodan bir dönem
uzaklaştığını belirtiyor. Sonraki dönemlerde caz müziğe ilgi duymaya
başlıyor. “İstanbul Festivali’nde nefis caz
konserleri olurdu.” Caz hayranlığını dile getirirken Kıbrıs
çıkartması esnasında Amerikan ambargosu nedeniyle Jazz plağı bulamadıklarını
da ekliyor: “Dostlarımızın yurt dışından plak
getirmelerini heyecanla beklerdik. Sarp Mağden, Cengiz Baysal vb.
müzisyenler, Serhat Yamanoğlu Paris’ten caz plakları getirirdi. Evde erkek
bekleyen bakire kızlar gibi onu beklerdik. Plağın başında toplanır 15 kişi
dinlerdik. ‘Tea&Talk’ saatleri… (Kahkahalar =)
Paylaşacak çok şeyimiz vardı; ‘tutkusu olan insanlar birbiriyle daha iyi
arkadaşlık yapıyor’".
Derken üniversite yılları
geliyor… Bilkent Bestecilik Piyano bölümü yeni açılmış, o zamanalar
şehirleşme yokmuş kampüste ve onlar da doğa gözlemciliği yaparmış.

Ve Viyana’ya geçiş…
“Viyana, her türlü müziği dinleyene çok olanak sağlayan bir
şehir", diyor.
"Her
gece çok çeşitli olanaklar var; hangi mekana gitsen dolu.”
Viyana’daki ulaşımın iyi oluşundan ve yaşlılar için bile konserleri
dinlemeyi olanaklı kıldığından söz ediyor sonra.
Genel
olarak Türkiye’de müziğin şekillenmesi hakkında ne düşündüğünü soruyoruz.
Türkiye gerçeğini şöyle açıklıyor:
Sabri Tuluğ Tırpan:
İnsanlar önce
karnını doyurmadan ruhunu doyuramaz. Klasik müzik dinlemek bu nedenle lüks
bir iş ve Türkiye’de klasik müzik kültürü oluşmuyor. Sanatçıların egolarını
yenmeleri çok zor. Sahneye çıktığında ‘paylaşmak için’ var olabilirsen
gerçek, olgun ve başarılı sanatçı olursun.
Gaia
Senfonisi fikri nasıl oluştu?
Sabri Tuluğ Tırpan:
Kendi
farkındasızlığımla oluştu aslında. Depresiftim, rahat durumum yoktu hiç.
Çocuklarla harika bir sinerji oluştu. Çocuklar beni çok sevdi ben de onları.
Aslında dersleriyle filan çok zor oldu toplanmamız. Bir keresinde de ilginç
bir olay yaşadım: Aralarından bir çocuk, 6-7 yaşlarında, şöyle dedi: “Bize
çok sorumluluk yüklediğinizi düşünmüyor musunuz?” (Gülüyor) Ne diyeyim ki,
böyle ters düşünecekler, Don Kişot gibi. “Farkındalığı arttırmak” amaçtı bu
projede. Her zaman ağlatmak, düşündürmek, eğlendirmek zorunda değil böyle
çalışmalar. Büyükler için yazdım bu besteyi bu nedenle.
Anladığımız
kadarıyla “içsel” yolculuklarınızın farkındasınız. Simyacı ile bu
yolculuklarınızı simgeleştirmeye başladığınız yolculuğunuza Gaia ile devam
ediyorsunuz. Peki Gaia nasıl çıktı ortaya?
Sabri
Tuluğ Tırpan:
Yazmaya başlamamla
birlikte Gaia Hipotezi ile karşılaştım. Gaia’yı okumamla birlikte esas
karakterin o olduğunu fark ettim. Makroda baktığında tüm insanlığın Gaia ile
yüzleşmesi aslında; insan kendini ayrı görüyor. Dinsel öğreti olarak da
kabul edilebilir. Genel olarak “her şey bizim için yaratıldı” kanaatinde
herkes. Ben diyorum ki Marslılar var bir yerlerde ve bizi izleyip
gülüyorlar!
Galiba küçük insanlar
dönemi geldi- bir dönüşüm başladı. Bu “küçük insanlar”da büyük bir ironi ve
derinlik var. Büyük insan dönemi bitiyor; şimdi “küçük insan” devri başlıyor
ve o şöyle diyor: “50 sene önce bunlar yoktu. Sen her şeyi yaşamına soktun,
yiyeceğimi zehirledin, beni hasta ettin. Artık bıktım!” Marslılara malzeme
bitmez! (Kahkahalarla gülüyoruz =)
Gaia hipotezini kabul
ettiğinde dinsel doktrine karşı çıkarsın aslında ve ikilem burada başlar.
Gaia
Senfonizi’ni oluşturan şiirlere nasıl ulaştınız? Sizde özel bir yeri olan
şiirler miydi yoksa tamamen tesadüf mü?
Sabri Tuluğ Tırpan:
‘İnsanlığın
Gözyaşları’, birlikte yaşayamama problemleri ile ilgili ve insan temelli. 2.
şiirde doğanın sıkıntısı konu alınıyor ve 3. de yaşamak ciddi bir iştir
mesajını veriyor ve son kurgu olarak yerini alıyor. Kızılderili şiirine,
aldığım bir Kızılderili kültürü kitabında rastladım.
.jpg)
Senfoni pek
çok şeyi içerisinde barındırıyor aslında, aynı Gaia gibi. Şiir, soprano,
koro gibi elementler bir araya getirilmiş ve ortaya muhteşem bir müzik
ziyafeti çıkmıştı. Ayrıca elektronik müziğe de yer verilmiş olmasını dikkat
çekici olduğunu söylediğimde şöyle diyor Sabri Bey:
Sabri Tuluğ Tırpan:
Elektronik
müziği de projede yer vermemiz teknolojik gelişimi simgeliyor; tamamlayıcı
görevi görüyor.
***
Sabri Tuluğ Tırpan’a
sıcak gülümsemesi ve hoş sohbeti ile bize güzel bir gece ve sabah armağan
ettiği için teşekkür ediyoruz…
Aşk ile.
Gaia
Hipotezi'ne dair
Küresel ısınmanın
tehlikelerini ilk dile getiren, Greenpeace Örgütü’nün kurucularından olan
bilim adamı, mucit ve yazar Profesör James LOVELOCK, 1965 yılında
Kaliforniya’da “Gaia Hipotezi”ni ortaya atmıştır. Yunanca
mitolojisinde, toprak tanrıçasının adı; “Tabiat Ana” anlamına gelen
“Gaia” ismini roman yazarı William GOLDING önermiştir.
Gaia Hipotezi’ne
göre, dünyamızın toprağı, nehirleri, denizleri, okyanusları, atmosferi
ve en önemlisi insanları ile yaşayan, canlı bir varlıktır. LOVELOCK,
“Gaia teorim, Dünya’nın bir canlı gibi hareket ettiğini öngörür; şurası da
çok açık ki, canlı olan her şey, sağlıklı bir hayat sürebileceği gibi,
hastalığa da yakalanabilir. Tabiat Ana (Gaia), beni bir gezegen
hekimi haline getirdi ve ben mesleğimi çok ciddiye
alıyorum; işte bu yüzden şimdi kötü haberi vermek zorundayım” diyor.
Bizler Gaia’nın
çok küçük birer parçasıyız, tıpkı diğer parçaları gibi. Varlığımızın devamı
için bu sisteme bağımlıyız. Onun atmosferine, okyanusuna, denizine, nehrine,
gölüne, ormanına kısacası sistemine dokunulmaması gerektiğini; çünkü onların
da aynen bizim gibi Gaia’nın bir parçası olduğunu, gerçek evimiz
olduğunu hissedemedik. Gaia’nın hastalığının nedeni değil, onun kalbi
ve beyni olmalıydık ve ona verdiğimiz zararın sorumluluğu bize ait.
Tabiat Ana
ile barışmamızın vakti geçiyorken, belki de dünya ve ülke meselelerine,
hayat meselelerine ara vermenin vakti geldi. Küresel ısınma etkilerinden
rahatsız olduğumuz zaman çok geç olacak ve ne yazık ki bu ısınma
durmayacaktır.

“Gaia
Hipotezi”nin bilim
üzerinde büyük bir etkisi olmuştur ve dünyada kendi konumumuzu görme
biçimimizi değiştirmiştir. Ülkeler, toplumlar ve tek tek bireyler olarak,
öncelikle değişikliğin ürkütücü hızını unutmamalı ve çok az vaktimizin
kaldığını idrak etmeliyiz. Tabiat Ana’yı ayakta tutabilmek ve
hastalığını bir nebze olsun yavaşlatabilmek için, elimizdeki kaynakları
elimizden geldiğince uzun süre ve en iyi şekilde kullanmanın yollarını
aramalıyız. Profesör James LOVELOCK, bir bilim adamı için şimdiye
kadar benzerine rastlanmamış bir “net karamsarlık” tablosu çiziyor.
LOVELOCK, “En kötüsü olacak ve geriye kalanlar da cehennemî bir iklime
uyum sağlamak zorunda kalacaklar” diyor.
James LOVELOCK’un “Gaia
Hipotezi”ne göre, Gaia (Tabiat Ana) elbette gezegenin dengesini
koruyacaktır; her şeyi düzeltecektir. Ama bu düzeltme süreci “insan” türünün
gezegenden arıtılmasını içerebilir. Çünkü biz, insan merkezliyiz, ancak
Tabiat Ana kesinlikle değil. O, içinde barındırdığı tüm sistemden ve onun
kendi içindeki dengesinden sorumlu.
2008 ©
indigodergisi.com
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Didem Çivici,
1985 yılında İstanbul'da doğdu. Maltepe Üniversitesi İngilizce
Öğretmenliği 2. sınıf öğrencisi. Yoga yapıyor, kitap yazıyor,
araştırıyor, dans ediyor ve seyahat etmekten hoşlanıyor. Yeni
deneyimler ve sonsuz bir bakış açısının yaşamı değerli kıldığına
inanıyor.
|