|
Çiğdem Aksoy
Korku, Korkulanı Gerçekleştirir
Bundan uzun
yıllar önce, çok sevdiğim
bir arkadaşım bana İsveçli film yönetmeni Ingmar Bergman’ın “Büyülü
Fener” adlı özyaşamöyküsünü armağan etmişti. Kitabı hemen okudum ama
kitaptan aklında ne kaldı diye sorarsanız, belleğimden çıkıp gelen
tek bir cümle var. Okuduğumda beni ilk anda sarsan bir cümle:
“Korku, korkulanı gerçekleştirir.”
Evet işte buydu! Kendimi neden
kadim bir gerçeği keşfetmiş gibi hissettiğimi bilmiyordum ama
gerçekten içine gömülerek okuduğum kitabın kendisinden çok, o üç
sözcük zihnime damgasını vurdu.
Bergman’ın yaşam öyküsünü
anlatırken, çok kullandığı alıntılardan biri olduğunu belirtecek
kadar içine işlemiş o düşünceyi çok sonraları ansızın
hatırlayacaktım. Çünkü aslında o söz, modern hayatın içinde
kaybolmuş her birey için şu ya da bu şekilde geçerliydi.
Buddha’nın
ölümünden yüzyıllar sonra
müritleri tarafından derlenerek yazıya geçirilmiş olan öğretisini
içeren kitaplardan Sutta Pitaka’nın Dhammapada başlıklı bölümünde
zihin ve korkulardan söz edilir. Dhammapada’da, bugün neysek,
aslında geçmiş düşüncelerimizin ürünü olduğumuz ve şu andaki
düşüncelerimizin, yarınki hayatımızı oluşturacağı anlatılır.
“Hayatımız aklımızın yaratısıdır. Denizden alınıp karaya atılan bir
balık nasıl yaşamak için çırpınırsa, zihin de ölümün pençesinden
kurtulmak için öyle mücadele eder. Ancak zihnini kontrol altına
almış, tutkulardan kurtulmuş, iyinin ve kötünün üstüne yükselmiş
huzur içindeki kişiler, uyanık ve korkudan kurtulmuş kişilerdir.”
Gerçekten
de insan zihni sürekli olarak bir şeylerin peşinde koşar durur. Bu
bazen bir istek ya da bir tutkudur. Kimi zaman da gelecekle ilgili
bir hayal veya geçmişte kalmış bir anıdır. Zihnimiz bazen de
korkuların peşinden gider. Olmamış şeyleri olmuş gibi hayal edip,
sonra da yalnızca bir olasılıktan ibaret olan durumları zihnimizde
evirir çevirir ve kendimizi korkuya esir ederiz. Burada sözü edilen,
yüz yüze olduğumuz gerçek bir tehdit veya somut bir tehlike
karşısında kapıldığımız nedeni belli korkular değil, somut bir
nedeni olmayan ve zihinsel imgelerle beslenen kuruntu niteliğindeki
korkulardır.
Kapıldığımız
bu tür korkular çok çeşitlidir. Kimi işini kaybetmekten korkar, kimi
arabasını çaldırma korkusuyla yaşar. Kimi sevgilisini
kaybedeceğinden endişelidir, kimi de yakınları bir gün ölecek diye
üzülür. Kimi hastalanmaktan korkar, bazıları da hayallerine
ulaşamamaktan. Belirli bir nesne, durum veya olay karşısında kontrol
edilemez, mantık dışı ve sürekli korkular olarak adlandırılan
fobileri de dahil ederek, insanların kapılabileceği bütün temelsiz
korkuların listesini yapmaya kalksak, hiç kuşkusuz sayfalar dolar.
Basit diye adlandırılan bazı korkular zaman içinde ciddi psikolojik
sorunlara, takıntılara ya da obsesif kompulsif bozukluk ve ağır
depresyon gibi kişinin yaşamını son derece olumsuz etkileyen
rahatsızlıklara yol açabilirler. Ayrıca bilim insanlarına göre,
kemikleşmiş korkular zaman içinde beynin yapısını ve işlevini
bozukluklara uğratmanın yanı sıra ciddi bedensel rahatsızlıklara da
yol açabilirler.
Yapılan
birçok bilimsel araştırma, beynin çeşitli bölümlerinin korku ve
endişe duygularıyla ilgili olduğunu gösteriyor. Beynin iç kısmında
yer alan amigdala adlı badem biçimli yapı da bunlardan biri.
Araştırmacılar amigdalanın merkezinde saklanan duygusal anıların,
fobiler de dahil olmak üzere çeşitli korku ve endişe türlerini
içeren rahatsızlıkların kaynağı olabileceği görüşündeler. Belki de
bu, çift taraflı işleyen bir mekanizmadır. Yani zihinde biriken anı,
imge ve düşünceler korkulara yol açarken, korkular da bu defa
beyinde yeni duyguların kaydedilerek işlenmesine yol açıyor
olabilirler. Bazı psikiyatrlar ise tüm korkuların altında yatan tek
bir temel korku olduğunu iddia ediyorlar: Ölüm korkusu.
***
İki buçuk yıl
önce babamı “kaybettim”.
Annemle babam bir Cumartesi sabahı bizim eve uğrayıp oğlumu almış ve
hafta sonunu geçirmek üzere yazlığa gitmişlerdi. Pazar günü akşam
yavaş yavaş çökerken, o sıcak Ağustos günü rüzgarın hafif
esintileriyle hafiflemeye başlamıştı. Annemler bize uğrayacak,
oğlumu bırakacak, belki biraz çay içip yaptığım ufak keklerden
yiyecek, sonra da evlerine döneceklerdi. Saat
akşamın
sekizine yaklaşmıştı. Çoktan gelmiş olmalıydılar. Ben yine kafamda
bildik kuruntularımı biçimlendirmeye başlamış, ağızda ağır ağır
eriyen, eridikçe tadını daha da hissettiren bir akide şekeri gibi
korkularımı zihnimde döndürmeye başlamıştım. Sonra telefon çaldı.
Annemdi. Düzgün konuşmaya çalışıyordu ama sesindeki titreme ve
umutsuzluğu gizlemesi mümkün değildi. “Babanı kaybettik,” dedi. İki
sözcük.
İstanbul’a dönerken babam araba
kullanırken bir kalp krizi geçirmiş, içinde annem ve oğlumun da
olduğu arabayı yolun kenarına çekmeyi, flaşörleri yakmayı ve el
frenini çekmeyi bir şekilde başarıp sonra bu yaşamdan ayrılmış. Biz
hastanenin acil servisine varmayı başardığımızda yapılabilecek
hiçbir şey kalmamıştı. Aramızda hep derin bir bağın olduğuna
inandığım, geçmişte zaman zaman sevindirip bazen de üzdüğüm babamı
en azından bu yaşam diliminde artık bir daha göremeyecektim.
Söylenecek çok şey eksik kalmıştı.
O güne dek ölüm düşüncesi
üzerinde fazla kafa yormamıştım. Ölümü bir kayıp olarak
algılamamıştım. Ama aslında ölüm düşüncesini zihnimin uzak bir
köşesine hapsedip pek de yanına yaklaşmamaya çalışmış, üzerinde
düşünüp taşınmaktan kaçınmıştım.
Yaşadığım olayın üzerimde
bıraktığı etkinin büyüklüğü tabii ki babamın ölümün çok ani oluşuyla
da ilgiliydi. Travmayı ilk elden yaşayan iki kişiden biri olan oğlum
ise, ki o zaman yalnızca on bir yaşındaydı, ölüm olgusunu benden çok
daha farklı şekilde ele aldı. Dedesiyle çok özel bir ilişkisi
olmasına rağmen, biz yetişkinlerden çok daha olgundu.
Ertesi gün, yirmi yıla yakın
zamandır sakladığım küçük bir kağıt parçasını dosyalarımın birinden
bulup çıkardım. Bu küçük ve sararmış kağıdı yıllarca cüzdanımda
taşımış sonra geçmişte bir gün, şimdi hatırlamadığım bir nedenden
dolayı cüzdanımdan çıkarıp bir dosyanın içine koymayı uygun
görmüştüm. Kağıtta Shakespeare’in 64. sonesinin son dizeleri
yazılıydı. Türkçe’si şöyle:
Böylece yıkımlar bana
düşünmeyi öğretti.
Zaman’ın gelip aşkımı
götüreceğini.
Bu düşünce de ölüm gibidir;
değiştiremez,
Yalnızca ağlar, yitirmekten
korktuğuna sahip olduğu için.
Bence
buradaki anahtar sözcük “sahip olmak”. İnsan sahip olmadığı bir şeyi
yitiremez. Ancak bir şeye veya bir kişiye sahip olduğumuza inanırsak
onu yitirmekten korkabiliriz. Zamanı sürekli akıp geçen ve geçtikçe
de azalan bir kavram, ölümü ise yaşamın yitişi olarak algıladığımız
sürece hep yitireceğiz. Günler, aylar, yıllar geçtikçe yitirmeye
inanacak ve bunun sonunda, sahip olduğumuzu sandığımız şeyleri,
zamanımızı, eşyalarımızı, işimizi, başarıyı, ünümüzü, ünvanımızı
kaybetmekten korkacağız. Aynı şekilde, sahip olduğumuzu sandığımız
insanları, yani sevgilimizi, eşimizi, ailemizi, arkadaşlarımızı
yitirme korkusu bizi zincire vuracak.
Oysa bütün bunlara farklı bir
biçimde bakmak da mümkün. Tek bir ömrü oluşturan yılları değil de,
yüzyılları, hatta sonsuzluğu göz önüne alırsak, aslında ne bütün bu
“şeylere” ne de sevdiğimiz insanlara sahip değiliz. Onlar bize ait
değil. Onlar yalnızca zamanın içinde nispeten kısa sayılacak bir
ömür boyunca, içinde bulunduğumuz yaşam dilimi süresince
deneyimlememiz, belki tadını çıkarmamız gereken, yeri gelince de
gerekli dersleri içselleştirmemize yardımcı olan şeyler. Milyonlarca
yıl içinde yetmiş, seksen, haydi bilemedin doksan yıl nedir ki!
Belki de korkular kendilerini
gerçekten farklı düzeylerde gerçeğe dönüştürüyorlar. Geçmiş ve
gelecek yaşamlar arasındaki zincirlerin bazı halkalarını
oluşturuyorlar. Bunu anlamak pek de zor değil. İnsan aynı düşünceyi
hiç durmadan zihninde yineleyip, korkusunu kendisine defalarca
hatırlattığında, o korkusuyla yüzleşerek düğümü çözmek ve o
deneyimden kendi ihtiyaç duyduğu ve öğrenmeyi seçtiği dersi
alabilmek için evrene kesin bir mesaj gönderiyor olabilir mi?
Korkuların bir
özelliği de kuşaktan kuşağa aktarılmalarıdır.
Özellikle annelerin, anneannelerin küçük çocukları korkutmak için
neler söylediklerine, ne gibi örnekler verdiklerine ve nasıl öykü ve
masallar anlattıklarına hiç dikkat ettiniz mi? Çevredeki insanların,
yabancıların, bilinmeyenin, hatta yaşamın kötülüklerinden söz
ettiklerini duydunuz mu? Bunu elbette çocuğa zarar vermek için
değil, korumak için yapıyorlar. Çünkü onlar da kendi anne ve
babalarının, büyükanne ve büyükbabalarının korkularını miras
aldılar. Ama bu zinciri kırmak mümkün.
Öyleyse
korkmamalı. Bunu uygulamanın söylemek ya da yazmak kadar kolay
olmadığının farkındayım. Ama işe küçük şeylerle başlayabiliriz.
Öncelikle korkuların aslında kendi zihnimizin yine kendisini
korkutup endişelendirmek için oynadığı bir oyun olduğunu fark etmeye
çalışabiliriz. Henüz gerçekleşmemiş durumlar üzerinde düşünüp
kendimizi korkutmaya çalışmaktan vazgeçebiliriz.
Kendi korkularım üzerinde
düşündüğümde görüyorum ki korkularımın kendilerini gerçeğe
dönüştürmelerine ihtiyacım yok. Tek ihtiyacım olan onları kabul
etmek, kaynaklarını ve nedenlerini araştırmak ve korkularım
kendilerini gerçekleştirmeden önce bana öğretebilecekleri dersi
kavramaya çalışıp sonra da onları azat etmek.
Hepimiz her an öğreniyor, bazı
şeyleri yeniden keşfediyoruz. Ömrümüzün milyonlar, hatta milyarlarca
yıl içinde aslında ne kadar kısa bir süreyi kapsadığını ve bu süre
zarfında bir şey ya da bir insana “sahip olmanın” ya da “yitirmenin”
ne önemli ne de mümkün olmadığını ara sıra kendimize
hatırlatabiliriz.
Shakespeare’nin 64. sonesinin son
dört dizesinin yazılı olduğu kağıdı geçenlerde yeniden cüzdanıma
yerleştirdim. Ve biliyorum ki “sahip değilim”, öyleyse “yitirmem” de
mümkün değil.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Çiğdem Aksoy
1971 İstanbul doğumlu.
Üsküdar Amerikan lisesi, Mimar Sinan Üniversitesi Sinema
Televizyon mezunu. Özel bir vakfın eğitim departmanında çalışıyor.
1998 yılından beri İngilizce’den Türkçe’ye çeviri yapıyor,
çevirdiğim kitaplardan sekizi yayımlandı. 2002’de Zülfü
Livaneli’nin Mutluluk adlı romanını İngilizce’ye çevirdi.
Yaşamın neşeli ve hüzünlü anlarıyla çok eğlenceli bir süreç
olduğuna inanıyor.
Detaylı Bilgi
|