|
Kalpleri
Yuva’larından Sökülen Küçük Çocuklar, Kalplerinin Büyük
Tamircilerini Bekliyor
Can Duman
“Zamanı durdurun inecek var” diye bir
söz söylenirdi eskiden, isyan etmek gelince ara sıra... Şu hayatta
insan bazen kader, bazen keder deyip geçer yaşadığı zor anlara.
Başkasının derdiyle fazla ilgilenmezken, kendi başına gelenlere çoğu
zaman büyüteçle bakmayı sever kişioğlu. Çiçek toplamayı, şiir
yazmayı, kitaplar arasında onları ve onlara ilişkin duyguları
saklamayı da pek sever. Hayatı en ince yerlerinden görebilir insan,
“öz” acıları ve sevinçleri sözkonusuyken. Öz-üvey diye ayrılır
duygular bazen hayatta... Öz olan bizimkilerdir de, üvey olan da
sanki ötekilerin kederleridir, dertleridir, tek başımıza çare
bulamadığımız veya bizi pek de ilgilendirmeyen işlerdir... Kapısı
çalınmayan evlerde, perdeleri aralanamamış nice gerçekler,
yazılmamış dramlardır hayat sahnesinde akıp giden, çoğumuzun haberi
bile olmadan. Her insan aynı hassasiyet ve nitelikte olmaz elbet…
Ama sanki toplumları oluşturan geniş bir kitle de var ki, başkasının
dertlerine deva olmaktansa, kendi dertlerini gözünde büyütmeyi
yeğlemektedir.
Çocuklar söz konusuyken de üvey ve öz
ayrımı sıkça tekrarlanan birşeydir... Herhangi bir ebeveyne ait
olanlar onun “öz” çocuklarıdır. Kimi çocuklar da vardır ki, toplumun
atadığı bakıcıları ebeveynleri yerine koymak ve öylece büyümek
durumunda bırakılmıştır... Toplum onlara barınak sağlayarak
yükümlülüklerini yerine getirdiğini zanneder. Oysa bu pek de doğru
bir gerçeklik değil. Bir çocuk sevinci görmek için önce o çocuğun
gözlerinin içine bakmalısınız... Ama bazı çocukların gözlerinde malesef
büyüklerin hataları yüzünden puslanan belli belirsiz bir ışıltı
vardır. Çocuklar gibi sevinemeyen, aradıkları sevgiyi ve şefkati dış
dünyadan görmeyen çocuklar da, aslında kimsesizler kimsesizidir...
Kimisi anne babasının yanındadır ama çocuklarına sevgi ve ilgi
gösterdikleri yoktur, kimininse anne babaları fiziken ortada yoktur,
ya vefat etmiş, yahut çocuklarını toplumun bakımına bir takım
sebeplerden terk etmiş sorumluluk sahibi olmayan veya geçim darlığı
yaşayan kimselerdir.
Toplum kendine göre en doğru yolu
seçerek, terkedilmiş çocukları çocuk esirgeyen yuvalara emanet edip
başlarına sevgiyi yıllar önce unutmuş insanlar atamıştır. Sistem
çoktan çürümüş ve yenilenmeye muhtaçtır... Yeterli eğitimden yoksun
olarak işbaşına getirilen ve en nihayetinde insan olduklarından
dolayı belli bir dayanma noktaları bulunan kimselerin, bir türlü
“öz” olarak göremedikleri çocuklara gönüllerinde olmayan bir sevgiyi
vermeleri beklenebilir mi? Sorumluluk sahibi olanlarla (ki onlar
melekten farksızdır) diğerlerini aynı kefeye koyamayız ama ortaya
çıkan son tablo çoğu zaman değişmez. Böylesi ortamlarda dünün
sevgisiz ve ilgisiz kendi başlarına büyüyen çocukları şimdinin
sorunlarla boğuşan yetişkinleri olduklarına göre demekki sıkça
tekrarlanan bir yanlış var ortada... Bana göre en temel yanlışlık
öz-üvey bakış açısındadır. Öz olarak görülmeyen sahipsiz, “elalemin
çocukları”, büyük büyük insanlardan, koca koca kütlelerden küçük
küçük, gıdım gıdım bir sevgi ve ilgiyi bile nadiren görebilirler...
Böylesi bir açlık, fukaralıkların ve cimriliklerin en kötüsü
olmalı...
Ekim ayının son günlerinde haber
bültenlerinden düşmeyen, gazete manşetlerinden inmeyen bir trajedi
yaşandı Malatya’da. Bir çocuk yuvasından dehşet görüntüleriyle
vicdanlar çalkalandı. Düşlerimizi ve gönüllerimizi en derin yerinden
yaralayan, kimsesiz çocukları esirgeyemeyen yuvaların işkencevari
bakıcı görüntüleriyle irkildik hepimiz. Oysa bizi bu denli irkilten
yalnızca buzdağının görünen kısmıydı. Kendilerine emanet edilen
çocuklara bakıcının yaptığı işkence gibi kötü muamelenin altında
yatan sebepler, yine aynı niteliksizlik, duygusuzluk ve vicdani
körlüğün olmasının yanında, kendi psikolojik sorunlarıyla baş
edemeyen sıradan bir bakıcının, bir de uğraşmak zorunda kaldığı
“elalemin çocuğu”na bakma mantalitesinin derinlerde yatmasıdır.
İnsanlar bu görüntülere oldukça büyük tepki gösterdiler. Ancak bu
sıcak tepkiler birşeyleri düzeltmek için yeterli mi? Olay biraz daha
soğuyunca yine saman alevi gibi gelip geçen bu karşı çıkışlar, bu
irkiliş ve isyan edişler, “ilgisiz ilgililere” yollanan fakslar,
edilen telefonlar, hey heyleri yükselen ve yükselten yazılı ve
görsel basın, dolan bir bardağın taşması misali sadece anlık
tepkilerle sınırlı kalmamalı. Alınan ve alınacak tedbirler sürekli
olarak sorgulanmalı. Sizce bu problemlerin kalıcı olarak aşılması
için, suya yazı yazar gibi ateşli davranışlar ve bir süre sonra da
bunları unutmak neyi halleder? Bence toplumda şimdilik uyanan bu
bilincin daima açık tutulması için daha fazla şey yapılmalı. Bunun
için biz, sıradan vatandaşların da üstüne düşen birşeyler olabilir.
Öyle görünüyor ki son olaylarda
gündeme gelen kimsesiz çocukların hayatlarının geri kalanını yine
kimsesiz olarak geçirecekleri, yine aynı tehlikelere, suistimallere
ve en önemlisi sevgisizliğe açık bir ortamda yetişecekleri gerçeği
değişmeyecek, kimi yerleşik zihniyetlerin değişmeyecegi gibi. Oysa
bazı şeylerin değişmesini samimi olarak o kadar istiyorsak, elimizi
taşın altına sokmak gerekir.
Soruyorum, bizlerin elinden gelen
nedir onlar için üzülmek dışında? Ellerinden tutmak mıdır? Yoo,
kat’iyyen olmaz öyle şey... Onlar öz müdür ki onlarla ilgilenelim,
kendi çocuklarımızın derdiyle ilgilenemezken bir de başkalarının
çocuklarıyla ne diye uğraşacakmışız?! Elalemin çocuklarıyla da
devlet ilgileniversin canım, elalem “öz” çocuğunu terkederken bize
mi sordu...vs. Mantalitemiz işte budur, o çocukları toplumun öz
evlatları olarak görmedikçe de kimse de çıkıp yalnızca kanunlar
koymakla bu yapısal sorunları gideremez.
Sahipsiz çocukları öz-üvey filtresiyle
ayırıma tabi tuttuğumuz zaman olacaklara ve olmayacaklara şöyle bir
bakalım... Onlara şefkat gösteremeyiz, çünkü bizde de yeterince
yoktur, ancak özlere özeldir. Birgün olsun ziyaret etmeyiz onları,
unutur, iter ve örseleriz. Hem de hiçbirşey yapmadan bunu
başarırız... Kendi anne babalarından göremedikleri ilgiyi, maaşlı
bakıcılarından görmeyi umar günahsız çocuklar. İlla bir skandal
olması gerekir irkilebilmek ve toplum vicdanını aklamak için. Oysa
aklanacak bir tarafı da yoktur. Kendi çocuklarımızı hayata
hazırlarken, onlara yürümeyi öğretirken önce ellerinden biraz tutar,
sonra kendi başlarına yürümeleri için özgüven veririz. Ödediğimiz
vergilerle yaptırılan yuvalarda yetişen toplumun “üvey” evlatları,
belki mecburen, belki kerhen de olsa kendi kaderlerine ve
bakıcılarının insafına bırakılıyor. Şu sıralar ortaya çıkan
skandalın kokusu doğrusu hepimizi çok rahatsız etti... Peki, ortaya
çıkan skandal gerçekte var olanların ne kadarlık kısmıdır? İşin bu
yanını da düşününce olayın vehameti daha da fazla ortaya çıkıyor...
Minik yürekler cephesinden bakalım
dünyaya bir de... Kalplerine saplanıp kalan ve her dem kanayan bir
sızı var ve ancak onların yaşadıklarını yaşayanlar hissedebilir
bunu... Bilfiil işkence edilmeleri dışında, dolaylı yoldan da, yani
bir köşede unutulmaları, toplumun üvey evlatları gibi görmek de
pekâlâ onlara yaptığımız bir işkence biçimidir. İhtiyaçları olan
sevgiyi, ilgiyi, “tanıdık” birilerinden göremedikleri için
yüreklerindeki sızı boyuna kanar durur. İçlerinden zeki ve parlak
oldukları halde okuyamayanların derdi bir yana, kötü muamele
görmeleri başka bir yana, yaşamak için zaruri olan bazı manevi
ihtiyaçlara aç ve muhtaç bırakılmalarının kabul edilebilir bir özrü
yoktur. İç dünyalarının en kederli ve hassas olan derdi; bir kenarda
unutulmuş olmak, tanıdık ve gülen bir yüze, sıcak bir kucağa,
anne-baba şefkatine hasret kalarak büyümektir... Büyüseler de hep
ağlayan bir çocuğu yaşatırlar içlerinde. Yazıkki vücutları ve
organları bir defa büyüyünce, o bir türlü büyümeyen çocuk
kalplerini, anne-baba şefkatiyle ısıtamayız artık biz de... İşte en
çok buna yanar, üzülürler belki de. Kendi anne babalarını ise
maalesef affedemez minik yürekleri. Onların bu hassasiyetleri bir
parça hissedilebilirse, belki de onlar adına gerçek ve kalıcı
çözümler üretebiliriz...
Neler yapabiliriz gerçekten?
Neler yapamayız ki? Çok büyük şeyler
değil aslında. Şayet niyet edilirse kendi doğal haliyle, mütevazı
bir sevgi fabrikası olabilir insan. Ama sizden seri üretim bekleyen
yok. Sadece ailenize, eşinize dostunuza, arkadaşınıza, sevgilinize,
belki de çocuğunuza ayırdığınız sevgi ve ilgiden birkaç gramını
onlara da ayırın... Boş zamanlarınızda size en yakın olan bir Çocuk
Esirgeme Kurumu yuvasına gidin ve etrafa yardımsever gözlerle şöyle
bir bakın... Çocukları orada ziyaret etmemeniz için kanuni bir engel
yoktur. Mümkünse oradaki görevlilerle konuşup oradaki çocuklar ve
koşullar hakkında özel bilgiler edinmeye çalışın. O çocukların en
öncelikli ihtiyaçları ve sizden beklentileri pahalı hediyeler,
pahalı giysiler asla değildir. Durumunuza göre ayda/iki
haftada/haftada bir saatlik ziyaretiniz, onları dinlemeniz,
yapabilirseniz onları kucaklamanız, onlarla konuşmanız, onlarla
geçirdiğiniz birkaç saat, onlar için bütün dünyanın
zenginliklerinden daha çok şey ifade ediyor olabilir. Ne amaçla
olacak bu iş? Öncelikle hiç haketmedikleri halde, doğuştan yalnız
bırakıldıkları için... Sizden hiç bir menfaat beklemeden görür
görmez size sevgilerini sunabilecekleri için... Bir sahiplenenleri
olsun diye... Bunu hiçbir kan bağları olmayan sizden beklemeleri çok
mu gayrı tabii olur sizce? Dünyaya sebepsiz gelmediklerini bilmek
için. Yaşamlarında bir parça anlam bulmak için. Yaşadıkları yerde
kötü muameleye maruz kalmamaları için, buna engel olmanız için belki
de. Ama en önemlisi, sizin geleceği şekillendirmenize vesile
olmanız için... Dünyayı değiştirmeye bu kadar yetenekli
olabildiğinizi görmek sizi şaşırtabilir...
Madalyonun karanlık tarafına bakarsak,
şayet insanlar bu iş için gönüllü olmazlarsa bir yandan ileriye
doğru itilmeye çalışılan toplum diğer yandan kendi kendisini
geriletecek, hem kendisine hem de çevresine maddi ve manevi zararlar
verebilecek durumdaki kişileri, ödedikleri vergilerle kurmuş
oldukları sosyal yapının soğuk duvarları arasında yetiştirecektir...
Eğer bu ufak tefek gönüllülükleri
yaparsanız bakın neler olacak:
Onlara bugün açtığınız küçük kucaklar
ileride size kocaman yürekler olarak geri dönecektir. Gelecekte
topluma sağlıklı bireyler kazandırmakta sizin de katkınız olacaktır.
Sizde bir tane olan sevgi, onlarla birlikte katlanarak artıp binlere
ulaşacaktır. Yeterki isteyin, onlardaki pırıl pırıl yaşama sevincini
hissetmek bilseniz ne güzel bir duygudur. Hem belki sizin için de
şifalandırıcı bir deneyim olacaktır... Öz hatalarınızı
affedemiyorsanız, kendinizi sevemiyorsanız, onlarla zaman geçirdikçe
onlar için ne tür bir anlam ifade ettiğinizi yakından gördüğünüzde,
bu bakış açınızı da rahatça arkanızda bıraktığınızı göreceksiniz.
Onlarla geçirdiğiniz her saniye kendi kendinizi kutlayacak ve
kimbilir belki de kutsayacaksınız.
Şimdi hangi seçeneği tercih sepetinize
attığınızı hayal edin ve olacakları şöyle bir düşünün. Yalnız
hayalleriniz için yaşamaya çalışanlar özgür olurlar unutmayın... Kim
bilir belki de gerçekten özgürleşmek, başkalarının da hayal etmesine
ve onların peşine düşmesine yardım etmekle mümkün olabilir.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Can Duman,
1977 İstanbul doğumlu. Amatör olarak karakalem çalışmaları, 2
buçuk yılı aşkın bir müzik (gitar, piyano, şan) eğitimi var.
Mesleki tercihini önce Bilgisayar programcılığı (Marmara Ün.),
daha sonra İktisat (Yıldız Teknik Ün.) üzerine yaptı. Sanatla
kendini ifade etmeden yaşamanın vermiş olduğu ağırlık onu
yeniden hobi olarak da olsa müziğe, ama daha çok yazıya
yönlendirdi. Duygularıyla ve özbilinciyle etkileşimini şu
sıralar yazıyla daha iyi ifade edebildiğini düşünüyor ve hem
edebi hem de toplumsal konularda makale çalışmalarına
profesyonel anlamda ilk defa İndigo Dergisi'nde adım atıyor.
Detaylı Bilgi

Okul
Öncesi Dönemin Önemi (0-6 Yaş)
Baharları
Sevmek, Ama Hasta Olmadan
Otistik
Çocuklar İçin Bir Yaşam Köyü
Sessizliğim
Bomboş
Daniel
Jacob ile Eğitim Üstüne
Anne
Olmayı Öğreniyorum
Şimdi
Okullu Olduk
Yeni
Çocukların Bilimi
Dünyada
Yeni Neslin Çocukları Bilinci Genişliyor
Okuma
Yazma Sistemi Değişti |