|
Yazar: Can Duman
Doğru Kalemin Yazdığı Yanlış Yazılar
Kulak vermeyin bana,
yazdıklarıma. Bakmayın dönüp gerinize bir daha bir daha. Alınmayın
söylediklerime, gocunmayın sarfettiğim kelimelere. Benim dediklerimin ne
kıymeti var ki hayatım dünyada en örnek midir sanki? Allah’ın kuluyum
elbette ki, hatası ve sevabıyla. Ama yazdıklarımı yaşatıyor, doğrulttuğuma
da şaşırtıyor beni şu Gardırop Dünya.
Nefret ettiğim gazları
hava diye içime çekiyorum. Hava diye soluyorum karbon-stereo-dioksiti.
Solungaçlarım olmadığına da yanıyorum bazen şu İstanbul’da. Oksijen tüpü
kullanmamıza az kaldı. Aç susuz yaşama fikrinden sonra suda solungaçlarımın
olması fikri de cazip gelmiyor değil hani. Denizler altında yirmi bin bir
fersah. O son bir ben miyim yoksa? İnci ve
mercanlar arama umuduyla yosunlara ve midyelere razı olmak, maceraperest bir hayal kırıklığı tadında
karşı konulmaz bir okyanus lezzeti sunabilir bana… Mürekkep balığı ile
kitapevi işine girme fikri de az parlak değil hani. Ya da kalkan ve kılıç
balığıyla kılıç-kalkan su altı ekibi kurup tarihimizi su altında yaşatmalı…
Böyle bir canlılar-arası işbirliği mübalağalı mı?
Dostluk bazen herkesin
gördüğü şeyleri görmezden gelmektir, bazen de kimsenin göremediği şeyleri
tokat yemek pahasına söylemektir. Dostluk budur ama anlamaz herkes. Atılınca
geri dönüşümü yoktur dostluğun, paketlenip evlere servis yapılamaz. Dostluk
sakıncasızdır, yanlış anlaşılmasızdır, sahipsizdir, sahibiyettir bazen de
asabiyettir en sevimlisinden. Açıkçası dostluğu kimse işine geldiği gibi
yorumlayamaz, ben hariç. Tek bildiğim bunu doğru kalemle yanlışı yazarak
yaptığımdır. O zaman bilinir ki en karşı çıkılası şeyler aslında dinamit
patlatası değildir. Belki de yoktan var edilecek bir emeğin ön tasarımının
iyi niyetler uğruna yok edilişine acıyla şahitlik etmek gibi bir şeydir
dostluk. Verilen emeğin her zaman iyi yere gittiği söylenemez ama
beklentisiz vermeden yerine ulaştığı da söylenemez. Söylenemeyen daha nice
şeyler olduğu kesindir bu konuda.
Hayatta şahitlik
edebildiğimiz şeylere gerçekten şahit olabilmiş miyizdir, yoksa görüp de
birşeyler yapamayacağımızı düşünerek yürüyüp geçmiş miyizdir? Gülüp
geçtiğimiz şeylerin aslında yaşadığımız şey olduğunu farkedince farketmezden
gelmiş miyizdir? En ciddi halimizle yazdıklarımız ya da söylediklerimizin
aslında olduğumuz değil olmak istediğimiz şeyler olduğunu kaç yaşımızda
anlamışızdır? Ya da aynaya kaçıncı bakışımızda sivilcemizi patlatmadan
durabilmişiz ve kendimizi öylece kabul edebilmişizdir? Saatler saatleri
kovalarken biz kimi kovalamışızdır? Öylece akıp giden faydalı düşünceleri
not almak istediğimizde aklımızın dağılacağı tutması bizi rahatsız etmiş
midir? Yoksa her hüzünde bir sahte gülümseme var mıdır, gerçeğe yeğ
tutulabilen? Sahtelikle gerçeklik yer değiştirirse hangisinin yeri daha
boşlukta kalır? Bütün bu soruların cevabını bilen kişiler yeter artık
demedilerse, sözü dolandırmadan konuya gelmekte fayda vardır. Zira sözün
dolanıp da gideceği belli bir yer yoktur. Söz ağızdan çıktıktan sonra tekrar
ağza konamaz, söz yurtsuzdur yuvasızdır. Dünya kurulmadan
önce de söz vardı,
yok olduktan sonra da olacaktır. Söz aslında bağlı kaldığımız ve bizi biz
yapan en önemli şeydir. Sözün üstüne söz yoktur ki söz söylenebilsin
burada…
Sadelikle abartının
ortasında bir yerlerde yok olmaya yüz tutmuş bir biçarelikle kalemimden
çıkan en yanlış cümleleri teker teker sıralamaya başladığım günler aslında
düşüncelerimi ulu orta seslendirmeye karar verdiğim zamanlardan çok da eski
değildiler. Böylece dürüstlüğün beni kurtaracağına en az yersiz konuşmanın
zararından dolayı sükûtun altınlığına kapılacağım kadar inanıyordum doğrusu.
Ama her şeyin çıktığı ve dâhice üst üste konduğu noktalar bir bir
toplandığında bir ayçiçeği tarlası etmiyordu düş dünyamızın içinde aniden
bitebilen. Bize ay çekirdeği çıtlatmak ve sessizce düşünmek düşüyordu,
düşünceleri sorumsuzca kullanmanın kadere yenik düşürdüğü bütün kirli
pasaklı düşleri tek tek ele alsak bile düz yolda yürürken düşmemize engel
değildi düşünceli düşünceli basitçe yürümek bile…
Bazen hiçbir amaç
olmaksızın kelimelerin ağzınızdan pat diye çıkıverdiği ve sonra ne anlama
getireceğinizi bilemeden bir cümle kurmaya uğraştığınız oldu mu hiç? Bu
kelimeler aslında bilinçaltınızda duruveren ve en beklenmedik anda
çıkıveren, hazırda bekleyip aniden deliriveren hayatta tanıdığım en fırsatçı
kelimelerdir ve beni yerin dibine sokar. Oysaki ben, dağarcığımdaki
kelimeleri tesadüfen havaya atsam üst üste bir kompozisyon olarak gelirler
diye düşünmeyi marifet bilen ben bile kelimelerin elinde aciz kalırım en
savunmasız o anlarda. İşte o anlarda ya sonsuza dek susmak ya da o bilinçsiz
başlayan cümleyi gözükara olarak tamamlamak gereklidir. Ben böyle anlarda
cümleyi ne pahasına olsun tamamlayanlardanım, o cesarete sahibim. İşte o
yüzden kalbimde bir şey tutamayan ve kalbimi kirletmeyenlerdenimdir de aynı
zamanda. Çünkü kalbimde kalacak en küçük gizli saklılığın bana vereceği acı
en fazla böyle bir beklenmedik anda ağızdan çıkan kelime olur ben de. Eğer
büyütüp çığ haline getirsem kimbilir ne acı sonuçlara ortam olur bu beden.
Çığın altında kalıp hala
kayak yaptığım zannedilmesin bu anlattıklarımdan sonra. Ben bu kadar
marifetli biri değilim elbette. Bozguna uğradığım anlar herkesinkinden belki
de bir kat fazla. Ama bildiğim bir şey varsa kendim hakkında, en azgın
bozgunları bile düzgünleştirebilmeyi kendim için bir görev sayarım. Alınacak
bir ders yoksa da alırım dersimi ve yalnız kalır ve mutlaka kafamı
toparlarım…
.jpg)
Bu yazıda bir bütünlük
arayan gözler boşuna yorulacaklardır ama, okumayı seven yürekler asla boşuna
çarpmayacaktır. Hem okumayı hem de yaşamayı seven gönüller kendi paylarına
düşen gülümsemeyi alacaklardır. Belki de gözden geçirilecek nice hatalar ve
nice doğruluk payları vardır, eşe dosta ve kendimize düşebilen. Belki de
kendi düşmemize ve düşünmemize gülmekte geç kalmışızdır. Belki de kendimizi
ciddiye aldığımız derecede ve hatta iki katı kadar kendimizi bir kenara
atmalıyız, kendimizi hırpalamadan bunu yapmayı öğrenmeliyiz. Meliyiz
malıyız, gereklilik kipidir. O yüzden bu yazıda bu kalemden çıkan meli ve
malı kısımlarını atmalıyız. Atlıyız, süvariyiz, “1” beygirlik yolcuyuz.
Kervan gelir ve kervan
geçer, develer tellal pireler berber iken, sabrın sonu selametmiş,
hayallerin sonu yokken, uçsuz bucaksız bir ülkede, sebeplere sığınmış
insanların sakince kaçtığı ikilemler ve boşluklar arasında kendilerine has
bir köşeleri olurmuş. İşte bu köşelere kendilerinden başka kimseyi
almazlarmış çünkü eğer biriyle paylaşılsa zaten bu köşeler de ortada
kalmazmış. Yalnızlık diye bir şey de olmazmış.
Demek ki ortada bir sorun
ve buna karşılık bir çözüm varsa, o da sığınılan bu köşelerin aslında
paylaşılmakla küçüldükleri veya hayal kırıklığıyla büyüdükleriymiş. Bir kişi
diğeriyle paylaşacak ne kadar çok şey bulursa gizli köşesi yok olabilir…
Teoride bu mümkün gibi görünse de ben yine de köşeme sımsıkı sahibim ve
benden başka kiracı istemiyorum. Benim istediğim tek şey başkalarının
kalbinde de yazlık bir köşe edinmek… İşte buda sıcak kışlık köşemden feragat
etmemi gerektiriyor. Demek ki ben kendimden verdiğim ölçüde başka bir
kendimden daha bulup yanıma alabilirim… Bu da bana gayet adil görünüyor… Ama
bunların hepsinin tepemizdeki bizi baş aşağı çeviren aynadan nasıl
göründüğünü aynayı tutan o ellerin sahibi dışında hangimiz bilebilir?
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Can Duman,
1977 İstanbul doğumlu. Amatör olarak karakalem çalışmaları, 2
buçuk yılı aşkın bir müzik (gitar, piyano, şan) eğitimi var. Mesleki tercihini önce Bilgisayar programcılığı (Marmara Ün.),
daha sonra İktisat (Yıldız Teknik Ün.) üzerine yaptı. Sanatla
kendini ifade etmeden yaşamanın vermiş olduğu ağırlık onu
yeniden hobi olarak da olsa müziğe, ama daha çok yazıya
yönlendirdi. Duygularıyla ve özbilinciyle etkileşimini
şu sıralar yazıyla daha iyi ifade edebildiğini düşünüyor ve
hem edebi hem de toplumsal konularda makale çalışmalarına
profesyonel anlamda ilk defa İndigo Dergisi'nde adım atıyor. Detaylı Bilgi
|