Sayı 38|KASIM 2008            Anasayfa  |  Kurumsal  |  Reklam  |  Blog  |  Arşiv  |  İndigo  |  Gündem  |  Röportajlar  |  Dünya  |  İnsan  |  Sağlık  |  Kültür Sanat  |  Çocuk  Eğitim  |  Çevre  |  Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Aşkı Var

Şair: Yasin Sarı


Sıla Mektubu

Şair: Ozan Deniz Sarıtop

 

 

 

 

 

Yazar: Can Duman

Rüzgârın Hoyratlığında Mağrur Bir Yaprak Gibi Olabilmek

Bazen en sakin rüzgârlar çok debdebeli bir fırtınanın öncüsü olabilir.

Kimi zamansa yaprakların hışırdaması bir münzevi başlangıcın müjdesini fısıldıyordur ve tek ihtiyacımız olan sadece onları dinlemek ve bize ne getirdiklerini öğrenmektir. Rüzgârın dilini anlamak için geç bir yaşta sayılmayız, belki de sonsuzluğa doğru yol almak için henüz yeni doğmuş bile olabiliriz. O derece genç, o kadar tecrübesiz kesilebiliriz beklenmedik sonlanışlar ve uçarı başlangıçlar karşısında…Saçları ağartması ya da tan yerinde uykusuzlukları aydınlatması net bir cevap veremez buna… Belki de yapılması gereken şey rüzgârın sesini dinlemek ve doğanın şarkılarından usul usul yeni bir şeyler öğrenmek olabilir. Pek iyi şarkı söyleyemiyor olabiliriz ama dinlemeyi de mi unuttuk... Bu deli rüzgâr yine hangi fırtınaları girdabına çağırıyor acaba?  

Umduklarımız ve bulduklarımız arasında sıkışıp kalan hayallerimizi kazasız belasız geçirmek için bir sırat köprümüz olmalı bir kenarda ihtiyat tutulan… Havada uçuşan ve kimi zaman üzerimize konan tozlar yok mudur? Sanki üstüne titrerken kazayla kırılan bazı hayallerimizin zerrecikleri gibi. Ya sevinçle endişeyi birbirine katan üzüntülü sona erişlerin verdiği çıldırtan sükuneti, belli belirsiz şükredişlerle terkedişimiz vaki değil mi?… Daha dikkatli bakmalıyız, daha dikkatli. Ve derin derin dinlemeliyiz kara toprağın kalbini... Kim bilir hangi can sıkıcı telaşlar, hangi sofradan ani kalkışlar, hangi yalnız geçen çaresiz saatlerin acıları var kalbimizden havaya karışıp rüzgarın üfürmesiyle toprağa konan ve bir damla suyla kader ortağı olup toprağın, yer kürenin en derinlere akan… Dinlemek her şeyi bir saniyede çözmek gibi değilse de, insansı sessizliğimizi, insana özgü yalnızlığımızla arkadaş edip bu çok özel ortaklığımızı bir nebze daha kimsesiz sokaklar ve bizden daha uzun gölgelerimizle paylaşmalıymışız gibi...  Sonra da içimizden akıp gitsin nereye giderse… Akacak kan damarda durmaz diyerek bazı salınası sevgileri sakıncasızca saklamamalı… Belki eski dünlerde gözün dalabildiğine kaybolmadan önce, ertesi günlerin dinçliğine uyanmak için çok güçlü bir sebebimiz daha olacak, kuyunun dibine tutuna tutuna yenilenmeyi göze alabilirsek. Bizi sıradanlaştıranların bize dair ne zaman ne düşündüklerini umursamadan yaşamaya devam edersek belki sıyrılırız o zaman “değersiz değerli”lerin tek taraflı sevgimize karşılık rehin bıraktıkları ve boynumuza ağır gelen Gergedan tasmasından… 

Eski dünlerden biri daha geldi aklıma son bir kez anımsanmak ve içinde kaybolmak uğruna… 

İçimden gelen o anda denize bakmak, uzun uzadıya bakmaktı… Bu kesinlikle bilmediğim bir adaya sığınmaktan daha kolay olurdu… Fakat kararsız kaldığım bir şey vardı, benim için onun gözlerine bakmak zaten tıpkı denize açılmak gibiydi… Ben tercihimi ona açılmaktan yana kullandım, bu esrarlı adanın sahil kayalıklarında parçalanabileceğimi bilemeden... Denize açılmış olmaktan daha az tehlikeli sayılmazdı yırtık pırtık bir yelkenle yeni bir yola çıkmak...Yepyeni bir dünyanın efsunlu kapsını açmak gibi bir şeydi bu…Her sırrın gizemli cezbediciliği ve adına sevda denilen idraksizlik şerbetiydi bu işin cesaret payı… Ne var ki onunla açılmak ve bir anda onunla açıldığım hayatın ortasında kalakalmak... İşte neticesini asla tahmin edemediğim bir şeydi bu. Bir türlü çizilemeyen üçgen; mutluluk, onun elleri ve ben… Ellerimizden bu kadar hızla kayıp giden neydi gerçekten? Yoksa birbirimize verdiğimiz o eller aslında hiç bize ait olmamış mıydı? Yokta olmak gerçek bir kayıp sayılır mıydı?

Bırakabilmeyi bilmeliydi artık bu geçmişi kendi körlüğünde…  

Sebepsizliğe sebep bulmaya çalışmak… Beyhude olduğu halde neden insan aklı sebeplerin ipine sarılmaya bu kadar muhtaç ve aç… Sorular soruları emziriyor varsa yoksa…

Eskiden kasetçalarlar vardı bilir misin? Şimdi arkası parlak diskler aldı yerini. Hani bozulduğu zaman en sevdiğimiz kaseti sarardı ve o en sevdiğin namelerin kayıtlı olduğu şerit buruş buruş olmuş, bir daha eski haline gelemeyecek bir hal almış olurdu. Yine de atmaya kıyamazdık biz o kaseti, artık o sesler yüreğimize işlemiş bir şekilde bir kenarda duracak olan yara bere içindeki ses taşıyıcısını. Ta ki bir benzerini ya da aynısını buluncaya dek. 

Bir gün bir yerde eski bir fotoğraf karşına çıkar… Gözün takılır bakar, bazen bir mesajdır gözüne ilişir o anda aklını boyar… Bir sebepten yüreğin yeni baştan kıvranır… Geriye sarmak, geriye sarmak ve hatırladığın anda sırtına binen o ağır yükten kurtulabilmek için var gücünle unutmaya çalışmak... Ama elinde kalan sadece yıpranmış bir kaset, ve birkaç parça görüntüsüdür beynine kazıdığın... Bu kadar cisimsiz bir miras nasıl bu kadar sarsabilir bir insanı? Sarıp sarmalayamaz da ondan mı yoksa Eksik olan bir tek şey varsa şu köhne zamanın her An’ına kaydedemediğin; o da incitilmemiş sevgidir.  

Sonsuzluk kadar uzun değil ki katıksız bir şeylerin bitmesi. En kısasından en uzununa kadar her türlü insani ve sevgiye namzet davranışlar silsilesi, yoktan var olurcasına öbek öbek duyguyla örülüdür. Bizler miyiz yoksa duygular mıdır canı yanan, herneyse işte adını sen koy. İstemekle vakit kaybetmemeliyiz bazen yaşamakla yaşamamak arasında iyi ve dostça bir karar vermeliyiz. Ah be dostum, nerde biz de o sağ duyu. Yaşayalım gitsin, acısıyla tatlısıyla galiba en doğrusu bu…

Rüzgârlar… Hani denizden esen lodos, poyraz ve karayeller… “Bir yar sevdim, yel aldı gitti.” demişlerse boşuna değil. Bu mudur yani bu kadar okundukça çoğalası bir sohbete konu olacak kadar şahsa indirgeniveren türden laflara mafiş…  Şahıslara özel bir konu değil ki herkesin birbirine yapıp edegeldiği bu iki ucu sivri terane. Doğaysa doğa, insanda da var evrende de. Dalından kopan yapraklar kendini rüzgara bırakır benim bildiğim.. Senin ötekilerden farkın ne?  

“İstemek Başarmanın Yarısıdır” 

Çocukluğumuzda aşılanan klişelerden biri…  Gerçekten ne anlama geldiğini şimdilerde daha iyi anlıyorum ve bu eski hedefleri, ömre değer bir güvene kılavuzlanan doğru bir adres olarak yeniden elimde tutuyorum ama bu defa daha sağlıklı bir yöntemle. Yeni bir “eski” hedeftir bu; çünkü doğrudur… İnanmak ve başarmanın sihirli formülünde yaşamı bir çırpıda kazanıp tüm zorlukları yenmek amaçtır (veya daha yüksek yollara bir kapıdır açılan)... Önce istemek gerek derlerdi ya hep? Yalan yok, ne istediğine karar vermekle geçer boş zamanın çoğu. İşte netleşmek için de öylesine yorulmak, hatta yoğrulmak gerek biliyorum. Biliyorum bilmesine ama, olası bütün seçenekleri denemekten mahrum olmayı kabul ettiremiyorum kendime.. Kolaysa sen karar ver gökkuşağındaki renklerin bir tanesinde asılıvermeye. Evren bizim aklımız veya seçimlerimize sığabilecek kadar dar olabilir mi? Elbette sevdiğim renkler de vardır benim, neden sevdiğimi bilmeden sadece sevdiğim. Bulutların süzülerek yol aldığı o devasa kubbeye yayılan göz alabildiğine engin bir gökyüzü mavisi mesela… Ya da tan yeri kızarıklığında oluşan mora çalan hakiki bir pembe, ya da kâh yunusların kâh istavritlerin şenlendirdiği bir okyanusta görülecek cinsten bir atlas yeşili… Veya mehtabın deniz üstünde bıraktığı yakamozların tarifi imkânsız renklerinden sadece ve yalnızca biri… Destansı bir tablo hayal ediyorum, içinde her türlü rengi uyum içinde ve birbirinin üstünü örtmeden saklayan… O tablo, hepimiz için özlenen, adı konulmayan mutlu bir yaşam. 

Çoğu zaman sadece sevmek, beklentisizce ve geleceğe dair umutlar beslemeksizin sevmektir ya en güzeli… Fakat hoş bir ziyafet sofrasından boş bir mideyle geçerken gırtlağına kilit vurmak ve hiçbir yiyeceğe dokunmamak gibi, sahip olmadan dâhil olmayı becerebilmektir bu huzurun bedeli. Zaten gözüm o kadar tok olsa, neyime gerek benim dünyalar güzeli?  

Sanırım yar’e seviyorum diyebildiğim her şey bu fani aşkın ta kendisiydi ve elimden gelenin hepsi de bu kadardı… Ya sonsuz sevgiyi bu susuz yüreğin neresine koymalı?

Yansa da ağzım o kaynar sütten, üfleyip soğumasını beklemektense vazgeçmem bu huyumdan. Daha fenası giderim tekliğimle kendi bildiğim yerlere, herhangi bir yapraktan daha yalnız ve farksız, esen rüzgârda partiküllerini bırakan... Rüzgarın yaprağı her istediğinde savurabilmesi değil onun kaderini çizecek olan…Hoyrat rüzgarın elinde de değildir yaprağın savruluşlarına istediği biçimi vermek.. Yaprağın kendi seçimiydi tüm bu olanlar ve o bunun farkına daha yeni vardı... Çok şükür, iyi ki de “var”dı.


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Can Duman, 1977 İstanbul doğumlu. Amatör olarak karakalem çalışmaları, 2 buçuk yılı aşkın bir müzik (gitar, piyano, şan) eğitimi var. Mesleki tercihini önce Bilgisayar programcılığı (Marmara Ün.), daha sonra İktisat (Yıldız Teknik Ün.) üzerine yaptı. Sanatla kendini ifade etmeden yaşamanın vermiş olduğu ağırlık onu yeniden hobi olarak da olsa müziğe, ama daha çok yazıya yönlendirdi.  Duygularıyla ve özbilinciyle etkileşimini şu sıralar yazıyla daha iyi ifade edebildiğini düşünüyor ve hem edebi hem de toplumsal konularda makale çalışmalarına profesyonel anlamda ilk defa İndigo Dergisi'nde adım atıyor. Detaylı Bilgi


HABERLER

 

 

Beyin Dili Nöroterapi


Dünya Dışı Yaşam


Mutlak İktidar


Demokrasi Üzerine Bir Derleme


"Gündemimiz Çok Sığ"


Su Kıtlığı Mücadelesine Çağrı


Eğitime Gönüllü Desteği


Medyanın Şekil Verdiği Çocuk


Twixt


Bir İnsan Yaratıyoruz


Sürü ve Yetkeci Çobanlar


Çok Bilinmeyenli Dönemeçler


Eşcinsellere Eşit Hak ve Özgürlükler


Kuantum Anlayışı ile Maddeden Enerjiye


“Hiperaktif Oğlum”

 

denemeler

neyseo

 

KÖŞE YAZARLARI

Zuhal Keresteci

Bugün ve Sanki


Hale Karaarslan

Sevgi En Derinlerimde


Burcu Akar

Gerçek Kimliğimiz Tanrısallık-2


Gürhan Faik Yeğit

Kılavuzluk ve Eğitmenlik


Can Duman

Rüzgârın Hoyratlığında Mağrur Bir Yaprak Gibi Olabilmek


Buse Doğan

Sensizliğin Erguvan Hali


Didem Çivici

Martı


Rüya Yüksel

Günahlarımla Sevaplarımla Aldım Başımı Gidiyorum


Vokan Burnaz

Kristal Elma


Didem Çivici

Unicorn'a Atıf


Volkan Burnaz

Ayrılış

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  14 KASIM 2008 TSİ 07:11