|
Yazar: Can Duman
Rüzgârın
Hoyratlığında Mağrur Bir Yaprak Gibi Olabilmek
Bazen en sakin rüzgârlar çok debdebeli
bir fırtınanın öncüsü olabilir.
Kimi zamansa yaprakların hışırdaması bir
münzevi başlangıcın müjdesini fısıldıyordur ve tek ihtiyacımız olan sadece
onları dinlemek ve bize ne getirdiklerini öğrenmektir. Rüzgârın dilini
anlamak için geç bir yaşta sayılmayız, belki de sonsuzluğa doğru yol almak
için henüz yeni doğmuş bile olabiliriz. O derece genç, o kadar tecrübesiz
kesilebiliriz beklenmedik sonlanışlar ve uçarı başlangıçlar
karşısında…Saçları ağartması ya da tan yerinde uykusuzlukları aydınlatması
net bir cevap veremez buna… Belki de yapılması gereken şey rüzgârın sesini
dinlemek ve doğanın
şarkılarından usul usul yeni bir şeyler öğrenmek
olabilir. Pek iyi şarkı söyleyemiyor olabiliriz ama dinlemeyi de mi
unuttuk... Bu deli rüzgâr yine hangi fırtınaları girdabına çağırıyor acaba?
Umduklarımız ve bulduklarımız arasında
sıkışıp kalan hayallerimizi kazasız belasız geçirmek için bir sırat köprümüz
olmalı bir kenarda ihtiyat tutulan… Havada uçuşan ve kimi zaman üzerimize
konan tozlar yok mudur? Sanki üstüne titrerken kazayla kırılan bazı
hayallerimizin zerrecikleri gibi. Ya sevinçle endişeyi birbirine katan
üzüntülü sona erişlerin verdiği çıldırtan sükuneti, belli belirsiz
şükredişlerle terkedişimiz vaki değil mi?… Daha dikkatli bakmalıyız, daha
dikkatli. Ve derin derin dinlemeliyiz kara toprağın kalbini... Kim bilir
hangi can sıkıcı telaşlar, hangi sofradan ani kalkışlar, hangi yalnız geçen
çaresiz saatlerin acıları var kalbimizden havaya karışıp rüzgarın
üfürmesiyle toprağa konan ve bir damla suyla kader ortağı olup
toprağın, yer
kürenin en derinlere akan… Dinlemek her şeyi bir saniyede çözmek gibi
değilse de, insansı sessizliğimizi, insana özgü yalnızlığımızla arkadaş edip
bu çok özel ortaklığımızı bir nebze daha kimsesiz sokaklar ve bizden daha
uzun gölgelerimizle paylaşmalıymışız gibi... Sonra da içimizden akıp gitsin
nereye giderse… Akacak kan damarda durmaz diyerek bazı salınası sevgileri
sakıncasızca saklamamalı… Belki eski dünlerde gözün dalabildiğine
kaybolmadan önce, ertesi günlerin dinçliğine uyanmak için çok güçlü bir
sebebimiz daha olacak, kuyunun dibine tutuna tutuna yenilenmeyi göze
alabilirsek. Bizi sıradanlaştıranların bize dair ne zaman ne
düşündüklerini
umursamadan yaşamaya devam edersek belki sıyrılırız o zaman “değersiz değerli”lerin tek taraflı sevgimize karşılık rehin bıraktıkları ve boynumuza
ağır gelen Gergedan tasmasından…
Eski dünlerden biri daha geldi aklıma son
bir kez anımsanmak ve içinde kaybolmak uğruna…
İçimden gelen o anda denize bakmak, uzun
uzadıya bakmaktı… Bu kesinlikle bilmediğim bir adaya sığınmaktan daha kolay
olurdu… Fakat kararsız kaldığım bir şey vardı, benim için onun gözlerine
bakmak zaten tıpkı denize açılmak gibiydi… Ben tercihimi ona açılmaktan yana
kullandım, bu esrarlı adanın sahil kayalıklarında parçalanabileceğimi
bilemeden... Denize açılmış olmaktan daha az tehlikeli sayılmazdı yırtık
pırtık bir yelkenle yeni bir yola çıkmak...Yepyeni bir dünyanın efsunlu
kapsını açmak gibi bir şeydi bu…Her sırrın gizemli cezbediciliği ve adına
sevda denilen idraksizlik şerbetiydi bu işin cesaret payı… Ne var ki onunla
açılmak ve bir anda onunla açıldığım hayatın ortasında kalakalmak... İşte
neticesini asla tahmin edemediğim bir şeydi bu. Bir türlü çizilemeyen üçgen;
mutluluk, onun elleri ve ben… Ellerimizden bu kadar hızla kayıp giden neydi
gerçekten? Yoksa birbirimize verdiğimiz o eller aslında hiç bize ait olmamış
mıydı? Yokta olmak gerçek bir kayıp sayılır mıydı?
Bırakabilmeyi bilmeliydi artık bu geçmişi
kendi körlüğünde…
Sebepsizliğe sebep bulmaya çalışmak…
Beyhude olduğu halde neden insan aklı sebeplerin ipine sarılmaya bu kadar
muhtaç ve aç… Sorular soruları emziriyor varsa yoksa…
Eskiden kasetçalarlar vardı bilir misin?
Şimdi arkası parlak diskler aldı yerini. Hani bozulduğu zaman en sevdiğimiz
kaseti sarardı ve o en sevdiğin namelerin kayıtlı olduğu şerit buruş buruş
olmuş, bir daha eski haline gelemeyecek bir hal almış olurdu. Yine de atmaya
kıyamazdık biz o kaseti, artık o sesler yüreğimize işlemiş bir şekilde bir
kenarda duracak olan yara bere içindeki ses taşıyıcısını. Ta ki bir
benzerini ya da aynısını buluncaya dek.
Bir gün bir yerde eski bir fotoğraf
karşına çıkar… Gözün takılır bakar, bazen bir mesajdır gözüne ilişir o anda
aklını boyar… Bir sebepten yüreğin yeni baştan kıvranır… Geriye sarmak,
geriye sarmak ve hatırladığın anda sırtına binen o ağır yükten kurtulabilmek
için var gücünle unutmaya çalışmak... Ama elinde kalan sadece yıpranmış bir
kaset, ve birkaç parça görüntüsüdür
beynine kazıdığın... Bu kadar cisimsiz
bir miras nasıl bu kadar sarsabilir bir insanı? Sarıp sarmalayamaz da ondan
mı yoksa Eksik olan bir tek şey varsa şu köhne zamanın her An’ına
kaydedemediğin; o da incitilmemiş sevgidir.
Sonsuzluk kadar uzun değil ki katıksız
bir şeylerin bitmesi. En kısasından en uzununa kadar her türlü insani ve
sevgiye namzet davranışlar silsilesi, yoktan var olurcasına öbek öbek
duyguyla örülüdür. Bizler miyiz yoksa duygular mıdır canı yanan, herneyse
işte adını sen koy. İstemekle vakit kaybetmemeliyiz bazen yaşamakla
yaşamamak arasında iyi ve dostça bir karar vermeliyiz. Ah be dostum, nerde
biz de o sağ duyu. Yaşayalım gitsin, acısıyla tatlısıyla galiba en doğrusu
bu…
Rüzgârlar… Hani denizden esen lodos,
poyraz ve karayeller… “Bir yar sevdim, yel aldı gitti.” demişlerse boşuna
değil. Bu mudur yani bu kadar okundukça çoğalası bir sohbete konu olacak
kadar şahsa indirgeniveren türden laflara mafiş… Şahıslara özel bir konu
değil ki herkesin birbirine yapıp edegeldiği bu iki ucu sivri terane.
Doğaysa doğa, insanda da var evrende de. Dalından kopan yapraklar kendini
rüzgara bırakır benim bildiğim.. Senin ötekilerden farkın ne?
“İstemek Başarmanın Yarısıdır”
Çocukluğumuzda aşılanan klişelerden
biri… Gerçekten ne anlama geldiğini şimdilerde daha iyi anlıyorum ve bu
eski hedefleri, ömre değer bir güvene kılavuzlanan doğru bir adres olarak
yeniden elimde tutuyorum ama bu defa daha sağlıklı bir yöntemle. Yeni bir
“eski” hedeftir bu; çünkü doğrudur… İnanmak ve başarmanın sihirli formülünde
yaşamı bir çırpıda kazanıp tüm zorlukları yenmek amaçtır (veya daha yüksek
yollara bir kapıdır açılan)... Önce istemek gerek derlerdi ya hep? Yalan
yok, ne istediğine karar vermekle geçer boş zamanın çoğu. İşte netleşmek
için de öylesine yorulmak, hatta yoğrulmak gerek biliyorum. Biliyorum
bilmesine ama, olası bütün seçenekleri denemekten mahrum olmayı kabul
ettiremiyorum kendime.. Kolaysa sen karar ver gökkuşağındaki renklerin bir
tanesinde asılıvermeye. Evren bizim aklımız veya seçimlerimize sığabilecek
kadar dar olabilir mi? Elbette sevdiğim renkler de vardır benim, neden
sevdiğimi bilmeden sadece sevdiğim. Bulutların süzülerek yol aldığı o devasa
kubbeye yayılan göz alabildiğine engin bir gökyüzü mavisi mesela… Ya da tan
yeri kızarıklığında oluşan mora çalan hakiki bir pembe, ya da kâh yunusların
kâh istavritlerin şenlendirdiği bir okyanusta görülecek cinsten bir atlas
yeşili… Veya mehtabın deniz üstünde bıraktığı yakamozların tarifi imkânsız
renklerinden sadece ve yalnızca biri… Destansı bir tablo hayal ediyorum,
içinde her türlü rengi uyum içinde ve birbirinin üstünü örtmeden saklayan… O
tablo, hepimiz için özlenen, adı konulmayan mutlu bir yaşam.
Çoğu zaman sadece sevmek, beklentisizce
ve geleceğe dair umutlar beslemeksizin sevmektir ya en güzeli… Fakat hoş bir
ziyafet sofrasından boş bir mideyle geçerken gırtlağına kilit vurmak ve
hiçbir yiyeceğe dokunmamak gibi, sahip olmadan dâhil olmayı becerebilmektir
bu huzurun bedeli. Zaten gözüm o kadar tok olsa, neyime gerek benim dünyalar
güzeli?
Sanırım yar’e seviyorum diyebildiğim her
şey bu fani aşkın ta kendisiydi ve elimden gelenin hepsi de bu kadardı… Ya
sonsuz sevgiyi bu susuz yüreğin neresine koymalı?
Yansa da ağzım o kaynar sütten, üfleyip
soğumasını beklemektense vazgeçmem bu huyumdan. Daha fenası giderim
tekliğimle kendi bildiğim yerlere, herhangi bir yapraktan daha yalnız ve
farksız, esen rüzgârda partiküllerini bırakan... Rüzgarın yaprağı her
istediğinde savurabilmesi değil onun kaderini çizecek olan…Hoyrat rüzgarın
elinde de değildir yaprağın savruluşlarına istediği biçimi vermek.. Yaprağın
kendi seçimiydi tüm bu olanlar ve o bunun farkına daha yeni vardı... Çok
şükür, iyi ki de “var”dı.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Can Duman,
1977 İstanbul doğumlu. Amatör olarak karakalem çalışmaları, 2
buçuk yılı aşkın bir müzik (gitar, piyano, şan) eğitimi var. Mesleki tercihini önce Bilgisayar programcılığı (Marmara Ün.),
daha sonra İktisat (Yıldız Teknik Ün.) üzerine yaptı. Sanatla
kendini ifade etmeden yaşamanın vermiş olduğu ağırlık onu
yeniden hobi olarak da olsa müziğe, ama daha çok yazıya
yönlendirdi. Duygularıyla ve özbilinciyle etkileşimini
şu sıralar yazıyla daha iyi ifade edebildiğini düşünüyor ve
hem edebi hem de toplumsal konularda makale çalışmalarına
profesyonel anlamda ilk defa İndigo Dergisi'nde adım atıyor. Detaylı Bilgi
|