|
Yazar:
Can Duman
Değişimin
Değiştiremedikleri
Ne kadar değiştiğimizi düşünsek de,
yaşam bizi ne kadar olgunlaştırmış olsa da, hep saf kalan ve kendine has
zaafları barındıran bir yanımız da var öyle değil mi? Aşk oyunu, ego
tuzakları, kibir, yetenek, bilgi, güç…. Bütün bunlar bazen bizi
yerimizde saydıran, ayağımıza dolanan tatlı birer tuzak gibi. Zamanla
iyi yönde değiştiğim düşüncesi her ne kadar uyansa da, insan olmanın
verdiği naif yanımla hep hatalar yapmaya hazırım, yükselmeye ve erdemler
edinmeye aday olduğum kadar… Galiba sağlıklı bir insan olmak için
buradaki denge unsurunu hayat boyu kaybetmemek gerekiyor…Siz ne
dersiniz?
En
Gönüllü Sersemlik: Aşk…
Nesin sen, aşk? Neyin gerçek, neyin
tutarlı? Neden içimize doğarsın, belimizi bükersin…Neden bizi aniden
göğün yedi kat üstüne çıkartır ve sonra da yerin yedi kat dibine
sokarsın? Derdin nedir senin, nedir senden çektiğimiz?
Ey aşk senin işin gücün yok mu? Benim
için söylediğin her şey ve göstermeye çalıştığın her imaj yalan, bunlar
ben değilim su üstünde kalan…Diplerde yer alan gerçek anlamımı
unutturdun, gözbebeklerimden ruhuma ve oradan da bedenime doğru yükselen
bir acayip hoşluksun…Ama aynı zamanda beni yerden yere çalan, içinde
kaybolduğum bir boşluksun…Derin dehlizlerin var ve labirentlerinden
günyüzü göremiyorum, ve bazen o körlükle gösterdiğin ışıkları güneş
sanıyorum… Tavuk karasından olmalı… Karasevdalar yüzünden… Birkaç
kopyasını çıkarmasaydım özgüvenimden, senin yüzünden kaç defa
kaybettiğim ruhumu nereden bulurdum?…Ne zor bir deneysin, benden dahi
zorsun…Tehlikeli bir oyunsun…
Ne mutlu ki ben her aşık olduğumda
küllerimden doğarım… Her kendimi unuttuğumda, göklerden inip yeryüzüne,
oradan da yerin yedi kat dibine çarptığında, her ruhumu örseleyip izler
bırakıp kaçtığında, gerçek benliğimle hayat sahnesinde yeniden
varolurum… Canlanma diyetimi ödemek zorunda kalsamda varlığınla,
varolmak için … Ama yalan yok tatlısın, eski bir alışkanlıksın....
Sonunda kalbimi fena kıracaksın… Aşık mısın diye sorarlar… Aşk mı,
yoksa mecbur muyum? Aşk bizi kendine alıştıran bir acıdır… Biberin
tatlısı olsaydı adı başka ne olabilirdi ki? Yoruldum senden, uzak dur
benden… Eh, yani bir süre.. Biraz geleyim kendime…
Yazının Yolculuğu…
Bir
yazarın en büyük çelişkisi ve en büyük kaygısı, kendi kendini
tekrarlamaktır… Hatta en önemli çekincesi de eserlerinde kendi kendinden
izler bırakmaktır. Ama bu kaçınılmazdır. Bana göre bu işte en önemlisi,
kendinde başkalarının duygularını, başkalarında da kendi duygularını
bulabilmek, ve bunları en içten bir dille okuyucularına
yansıtabilmektir… Oysa gelin görün ki, her zaman kendi kontrolünüzde
gitmez… İster istemez hayatınızda olup bitenler, önceleri kartopuyken
eserlerinizi çığ altında bırakabilir. Belki de yazı kendi kaderini kendi
çizmeye meyletmeye başlıyor düşüncesini uyandırır insana... O
edilgenlikten sıkıldı artık! En sonunda ipleri eline alıyor ve yazarın
eğip büküşlerine, nokta ve virgüllerine mahkum olmadığını gösterecek bir
yol arıyor.. İlk bulduğu yoldan kıvrılıyor, yazarın benliğinden giriyor,
duygularından çıkıyor, okuyucunun iç dünyasıyla bütünleşiyor ve
matbaalara ulaşıyor…
Gerçek
yolculuğunda ise yazı, yazan ve okuyan arasında yatay olarak gidip gelen
bir araçtır… Çünkü her yazar bir okuyucudur ve her okuyucu kendince bir
yazar adayıdır… Ta ki dikey olana dek bu böyle sürer… Aslında yazmakta
olduğumuz şey, okuduklarımızın kendi süzgecimizden geçirilerek
damıtılmış başka bir halidir. En genel geçer olan da bu halin kendimizce
güzel bulduğumuz taraflarını okuyanlara yansıtabilmektir.. İçimizdeki
güneşi buluncaya kadar, kaynak olduğunu düşünmek belki de en önemli
aldanışıdır yazarlığın… Ama esas büyük eserler, içimizdeki zenginlikleri
bulmak, ve bunu da sonsuz ışığın kaynağıyla birleştirecek ilahi bir
çabayla gerçekleşir.. Acaba kaç tane yazara böyle bir şey nasip
olabilmiştir? Bence bir yazarın yazıları, onun kendi kendine olan
yolculuğudur.. Her yolculuk heyecan vericidir… Ama bu bir madencinin
maden arayışı, ya da bir dalgıcın inci ve mercanları bulmaya çalışması
gibidir… Ama hep en pahalı ve en kıymetli şeyler en uzak ve en
derinlerde saklıdır… Onları bulup günyüzüne çıkarabilmek… Potansiyelini
gerçekleştirebilmek… Bu yazma heyecanının temelinde işte bu anlam
gizlidir…
Büyümenin Büyüsü
Değişmeyen
tek şey değişimdir denir… Öyle ama eskiyor bazı şeyler. Nerde o ilk
duygusal heyecanlarla yüreği yanan küçük beyinler, nerede bugün sütten
ağzı yanmış tecrübeli büyükler… Her çocuk kendi içinde geleceğini tartar
ve ileride olmak istediği kişiyi belirlemeye çalışır. Oysa zaman akıp
gider. O aktıkça yeni yeni hevesler, farklı dünyalar edinir çocuk…
Çocukluğunun doruğunda (gençliğinde) yetişkin olduğu zannına ulaşmıştır,
bir sürü hatalar yapar ve hepsinden bişeyler öğrenir.. Bir yetişkin ise
bazen asla büyüyemeyen bir çocuk gibidir…Olgun görüntüsü, seviyesi ve
insani ilişkilerinin altında çocuksu bir benliği vardır. Bunu belirleyen
en temel şey, duygularıdır.Onlar olmadan yaşamın tadına kimse varamaz…
Eğer bir insanın dünyasına duygular mantığından daha egemense, o insan
savrulacaktır. Eğer mantığı tamamen egemense, o insan doğru insani
ilişkiler kuramayacaktır. Sonuçta kıyasıya mutsuzluk… Bunlardan olarak
amacım, sistemli olarak kişisel gelişim aşılayan ve çok satan söylemlere
ulaşmak popülizmine düşmek değil. Ancak, duyguların büyümenin özünde
oynadığı role işaret etmek isterim… Varolmanın büyüsü, her zaman ve
sürekli büyümektir…Bence en büyük büyüklük, kendi potansiyelini
gerçekleştirirken, insan olduğunu unutmamak, yani büyüdükçe küçülmeyi
bilmektir… Bu bir kumardır aslında. Mütevazilik günümüzde bireysel
reklama yönelik satışın önünde duran bir engel… Ama bu tür bir düşünce,
profesyonel anlamda düşünülemez. Hayatın açmazlarından biri de zaten bu.
Kendimizi sunmanın varolmanın önünde gitmesi, insanın özünden çok metaya
değer verilmesi anlamına gelir ki, bu da varolurken yok olmak demektir…
Çünkü varolabilmenin önündeki en büyük engel, sonsuz ışığın ve
Yaratan’ın önünde ne kadar küçük bir zerre olduğunu unutturan
aşırılıklara düşmemizdir… Bence insanlığın gelecekteki en büyük hedefi,
cehaletten ileri gelen kibiri, ya da kibirden ileri gelen cehaleti
(bazen bilgiye, güce ulaşmak hazımsızlık yaratır) yenmek olmalıdır,
çünkü insanın insanı horlamasına yol açan her türlü eylemin altında
yatan neden budur…
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Can Duman,
1977 İstanbul doğumlu. Amatör olarak karakalem çalışmaları, 2
buçuk yılı aşkın bir müzik (gitar, piyano, şan) eğitimi var.
Mesleki tercihini önce Bilgisayar programcılığı (Marmara Ün. ),
daha sonra İktisat (Yıldız Teknik Ün. ) üzerine yaptı. Sanatla
kendini ifade etmeden yaşamanın vermiş olduğu ağırlık onu
yeniden hobi olarak da olsa müziğe, ama daha çok yazıya
yönlendirdi. Duygularıyla ve özbilinciyle etkileşimini
şu sıralar yazıyla daha iyi ifade edebildiğini düşünüyor ve
hem edebi hem de toplumsal konularda makale çalışmalarına
profesyonel anlamda ilk defa İndigo Dergisi'nde adım atıyor. Detaylı Bilgi
|