|
Yazar:
Can Duman
Merhaba Hayat
Merhaba
hayat, yaşlı dünya, merhaba okyanuslar, merhaba topraklar,
dağlar ve ovalar, çiçekler ve kuşlar... Hepinize merhaba...
Sebep
aramayın bu ölçüsüz coşkuma... İçimden geldiği gibi konuşmak
istiyorum sizlere ben... Başımdan geçenler yüzlerce yazıya konu
olabilir... Yorucu ve öğretici bir yolculuktan evime geri döndüm.
Ama tek dileğim düşüncelerimi paylaşmak, ötesini değil...
Geride
bıraktığım dünyadan ve alışkanlıklardan uzunca bir müddet
uzaklaştığım için, eve döner dönmez yaşama sevincimi tazeleyecek
kadar sevgi ve ilgi aradım yakınlar(ım)dan... Hiçbir şey bıraktığım
gibi kalmamıştı ama yine de her şeyi aradığım yerde bulabilmiştim.
Hayatımı ve üzerine iliştirdiğim özgür benliğimi, astığım yerden
geri aldım, bir nevi kuru temizleme... Onu emanetçilere
vermeyeceğim bir daha... Onlar ki çocuğunuzu emanet alan yuvalar
gibidir. Asla ana kucağının yerini tutamayacağını bilirsiniz ama
gene de varolan ihtiyacı karşılar diye, ona da işiniz düşebilir...
Ağlayan bir bebek misali hayatım ve üzerine iliştirdiğim özgür
benlik, sen de gelişeceksin bir firsatını bulduğunda... Ağladıkça
açılacak bu yırtılası ciğerlerimiz, gülmeyi daha kolay
öğrenebilelim diye midir sizce de? Bilmem... İşte bir bir gelip
geçiyor yıllar, başımızı döndürürcesine.
Anlamlandıramadığım bir sürü parça oluşacak yine, çözmeye
üşendiğim bir sürü ikilemle beraber, alınan kimi mesafelere
inat... . Senaryolarım başladı
yeniden dönmeye galiba... Olsun yine de bize ait olan hayat sadece
bizimdir, özgürlüğümüz de öyledir, hava gibidir o, yanınızda
olmadığında farkedersiniz gerçekten nasıl bir anlam taşıdığını,
boğulduğunuzda anlarsınız yeterince var olup olmadığını...
Benim için
aldığım her temiz nefes ve verdiğim her kirli nefes artık daha
da benden bir parca olmakta. Bunu anlamak için bir müddet
istemeden de olsa kendinizden uzaklaşmanız ve geri döndüğünüzde
çok da bambaşka biri olmamanız gerekir... Velakin degişmişsinizdir,
yabancılaşmışsınızdır kendinize, acımıştır turşunuz, kaçmıştır
neşeniz... Acımasızca üstünüze gelen bir hayat vardır artık
karşınızda, ne varki siz gardınızı bile alamamışsınız işte. . Ve
sizi hazırlıksız yakalayan seri yumruklar sizi siz yapmaya
yardım etmektedir ne gariptir ki. Belki onlar olmasa bambaşka
biri olacaktınız, belki de daha savunmasız ama hiç değilse el
değmemiş umutlarınız olacaktı... Benden soylemesi, onlara karşı diş
bilemeyin yine de, gelip geçici olan acılar kalıcı notlar
bırakır fikrinizde. Onlarla bir yerlere geleceksiniz belki de,
onun için acılara borçlusunuz güçlenmenizi de. Gene de bu
yazının konusu acılar ve onların yararları değil, ama acılara da
dürüst olmak, onları abartmaktansa onlardan dolayı
dağıldığınızda ve yaralandığınızda da yarayı sarmayı ve ayağa
kalkmayı bilmeyle mümkün diye acayip tavsiye edesim var... Ama
acıya dair muhabbetlere paydos bu yazıda...
Şimdi beni
biraz başbaşa bırakın hayatla, konuşacağım onunla bir müddet,
dilediğim gibi, gönlümce...
Sana
bırakmış olduğum hüzünleri geri almaya geldim hayat, bıraktığım
yerden gönlünü almaya geldim. Kendime daha sıkı sarılmaya ve öz
hikayemi yaşam mürekkebiyle yazmaya geldim, kendimde değildim
nice zamandır, ama artık bitti... Sana yeminler edeyim istersen,
kendimden az mı geçtim, ama ne senden geçebildim, ne de senden
öteye ... Yerime koyamadığını biliyorum kimseyi, benim yerim
başkaydı biliyorum. Eğrisiyle doğrusuyla geldim işte yeniden
yanına... Seveceksen sev beni artık doya doya, iteceksen it beni
kıyasıya. Boğacaksan da boğ beni çilelere. Ama tereddüt etme
artık benden... Ben senin yavrunum, büyüyecek ve yaşlanacak olsam
da, bu gerçeği kimse değiştiremez. Haydi kollarını aç, ey hayat,
ve beni kucakla...
Benim için
özlenen ne varsa bünyemdeydi, içimde gizlenendi, ama farkinda
bile olamadim çoğu zaman... . Ne zamanki aşka kavuştum ucundan
kenarından, ne zamanki sevildim şurdan burdan... Döndüğüm zamanlar
o anlardı uçurumun kenarından... Ben ben oldum o zaman, sen
olduğum kadar senin içinde. Sen beni içinde var ettiğin zaman
ben de beni içimde sevdim diyebilirim sana. Sen demek sadece
seni tarif etmeye yetmez, anlasana. Sen ve ben buyuz, evren,
doğa, insanlık, tarih, sosyoloji, coğrafya...
Yalnızlıktır söylemim uzun zamandır, ne yaparsam yapayım
bünyemden en son ayrılandır benim. Ama iştiyakım o yönde
değildir kendime dair. Ben beni aşmak telaşındayım,
tekrarladıkça matlaşmamak için... Hayat benim içimde ne kadar
varsa ben de onun içinde o kadar olmalıyım, kenara çekildikce
paslanmamak için. Yoksa örseleyecektir yaşam ve destek(!)
üniteleri. Bağımlılıklarla komaya girmektense kendi ülkümü
kendim üreteyim, ufkumu gözleyeyim ve içinde kendi portremi
çizeyim isterim, kendimce bir yaşama dair mütevazi bir heybetle.
İstemez miydim ben de olmak müşkülpesent egomun yerinde?
"Her
şey
göründüğü gibi değildir" der bilmeyi bilenler, ölmeden ölenler,
görmeden görenler, vuslata erenler. Bir tek ben bilemem
benim görünmeyen taraflarımı, görünenler gözlerimi perdeler
diye. her şeyi anladığım gibi görmek ister, anlamlandıramadıklarımı
şimdilik görmek istemem. . NE kadar istesem o kadar AZ verir bana
ipuçlarını, ben çözemem... Ne azdır bulabildiklerim
bilmediklerimin yanında... Ama aslında... Ne azdır... Ne de cok... Nedir
az olan? Hepsi özünde tamdır, bir bilebilsem doyuncaya dek.
Birgün kafama düşer belki şefkatli tuğlalardan biri, ya da
sevenlerin sevgi balyaları, ki kendime getirsinler diye beni...
Ne zaman
çok fazla (ben... ben) demeye başlasam kendime bir çimdik atar ve
gözlerimi etrafima çeviririm... Ne zaman çok fazla (sen... sen)
dersem ve sırf bu yüzden yaralarsam kendimi, tekrar gözlerimi
dikerim kendi üzerime ve derinlerdeki sırlara inerim,
bulabildiklerimle kalan yaşamımı terbiye ederim... Derindedir
inciler, mercanlar emek ister, yürek ister, sabır ister onları
bulup su yüzüne çıkarmak... Bazen sabretmek ölümden daha zordur,
bilmez miyim?... Sabır taşı olsam çatlardım dedikleri budur, sen
de demişsindir bazen daralınca... Sen’in sadece “sen” demek
olmadığını söylemiştim daha önce.
Gizlemeye
gerek yok, benim için “ben” neyse senin için de “sen” onun gibi
birşey, yani önemli ve öncelikli ve dahi gizemli. Ama hayatımı
yücelten en olması gereken anlar da kendimi bana unutturup seni
düşündüğüm zamanlardı hep. . Sen de benim ve ötekinin
önceliklerine saygı duy ve açık tut alıcılarını, benliğin seni
uyutmasın bencil oyunlarıyla!...
GEL
dediğim zaman gelmesen bile, bana attığın her adım o tükenesi
yolu yarılaman gibidir aramızda, istediğim olmasa da her zaman
bu adımlar sayesinde önemli olanın “yolda yürümek” oldugunu
hatırlarım, seninle birlikte, benden sana doğru ya da senden
bana.
Sen
kendini ölesiye sakınırken benden, ben sana yürüyedururdum,
delice. Kaderimiz uygun görmez kavuşmayı nehirler gibi denizlere...
Küsemeyiz, yaşamımda deniz bitti diye her istediğimiz an
ölemeyiz. Biliyor musun, yaşadığımız ve yaşattıklarımız
başlıbaşına bir sorumluluk demektir... Oysa bırakıveririz daha once
kenetlediğimiz ellerimizi en ufak bir ümitsizlikte. Bilmeksizin
evrendeki en zayıf halka olabileceğini o sabırsız bileklerimizin...
Bitmesini
istediğim hayatın kısır döngüleri, basit gibi görünen
kördüğümler, içinde kaybolduğum birçok labirentler var.
Alışkanlıklar ve bağımlılıklar mıydı beni açmazlara sokan
bilemiyorum... Ne kadar çok sey yaşadım farkında olmadan,
unuttum sandım onları bir kenara yazmadan. Galiba hepsi boş ve
sebepsiz değildi onların... Yeri gelince çıkacaklar eski
sandıklardan...
Kader
denen tuhaf nakkaş gene nakşediyor birşeyler benimle onun
arasında, seninle onun arasında, benimle senin arasında... Niye
duruyor bilmiyorumki aramızda... Yüzmeyi mi öğretecek yunuslara,
yürümeyi mi öğretecek gezginlere... İşlevini açıklıyor bize sanırım
yaşlandıkça... Belki de düşmeyi ve boğulmayı öğretecek. Ölünce ne
işimize yarayacaksa bu bilgiler? İşte orda dur, daha ileri gitme...
Bilmediğin gizemlere el etme, göz süzme, dudak bükme... Bunları
kendime söylüyorum, size değil elbette.
Kaderden
kaçılır mı, derler hep... Kadere meydan okumayı da yemez hiçbir
mangal yürek... Kaderime değil meydan okumak, elimden gelseydi
onunla dans etmek, resim yapmak isterdim... Elimdeki malzeme bir
tükenmez kalem, yanlış yapsam silemem... Ama ondaki mürekkep
okyanuslar, tuval ise çöller kadar... İsterse yazar, ister siler
atar yeniden yazar... Ama başına buyruk davranır hakkımda... Ben ne
vakit kadere düşmanlık etmişimki o bana bu kadar düşmanca ve
hoyratça diş bilemekte!... Neden yarım yazar sevdalarımı, neden
tıkar heveslerimi kursağıma? Sorarım kendime, sonra da kaderime... Kendince
cevabını verir o da, olaylar örgüsüyle. Sanırım kader ağlarını
örmekle ve ben de onlara düşmekle mükellefiz... Aslında düşmanlık
degil onunkisi, ne işi olabilir benimle? Bir kötülük gelince
başa, kadere isyan etmek arabesk bir kolaycılıktır. Bir mutluluk
gelince zaten o da, olması gereken en doğal şey degil mi?... İşte
bu açıklıyor belki de en büyük hüsranımın nedenini... Belki
istediğim ve istediğin mutluluk başkalarında görüp heves
ettiğim(iz) şeylerdendir. . Onlar olmasa da olur diyebilmek için
ne yapıp edip elimizdekilerle mutlu olmayı becerebilmemiz lazım
(pekii ya elimizde mutlu olabileceğimiz hiçbir anlamlı şey yoksa?... )...
İçimize dönelim ve
işimize
bakalım diyor içimdeki yüzü traşlı ve altına daha yeni sıfır
Ferrari çeken bilge, ben yine boylu boyunca kafa tutmaya
kalkmadan önce kadere...
Yoksa
kaderin nakışlı örümcek ağlarına takılıp düşüvereceğiz galiba
boyuna... Ya bizi düştüğümüzde doğrultan ve mutluluk zirvelerine
bırakıp uçuşa devam eden de bizim her zamanki kahpe kaderimiz
degil mi? Yoksa onlar da hep bizim öz hakiki çabalarımız mıdır?...
Bu işte bir oyunbazlık yok mu, yoksa benim görebildiğim bu kadar
mı?... Gözlemlediğimden ibaret olmaması mıdır yoksa kör kilidin
anahtarı?...
Bilebildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir... Çünkü bilebildiğim
her şey de bir hiçlik, bilmediklerimde de bir sonsuzluk gizlidir...
Her şey
gönlünüzce olsun...
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Can Duman,
1977 İstanbul doğumlu. Amatör olarak karakalem çalışmaları, 2
buçuk yılı aşkın bir müzik (gitar, piyano, şan) eğitimi var.
Mesleki tercihini önce Bilgisayar programcılığı (Marmara Ün. ),
daha sonra İktisat (Yıldız Teknik Ün. ) üzerine yaptı. Sanatla
kendini ifade etmeden yaşamanın vermiş olduğu ağırlık onu
yeniden hobi olarak da olsa müziğe, ama daha çok yazıya
yönlendirdi. Duygularıyla ve özbilinciyle etkileşimini
şu sıralar yazıyla daha iyi ifade edebildiğini düşünüyor ve
hem edebi hem de toplumsal konularda makale çalışmalarına
profesyonel anlamda ilk defa İndigo Dergisi'nde adım atıyor.
Detaylı Bilgi
|