Sayı 38|KASIM 2008            Anasayfa  |  Kurumsal  |  Reklam  |  Blog  |  Arşiv  |  İndigo  |  Gündem  |  Röportajlar  |  Dünya  |  İnsan  |  Sağlık  |  Kültür Sanat  |  Çocuk  Eğitim  |  Çevre  |  Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Aşkı Var

Şair: Yasin Sarı


Sıla Mektubu

Şair: Ozan Deniz Sarıtop

 

 

 

 

 

Yazar: Can Duman

Merhaba Hayat

Merhaba hayat, yaşlı dünya, merhaba okyanuslar, merhaba topraklar, dağlar ve ovalar, çiçekler ve kuşlar... Hepinize merhaba...  

Sebep aramayın bu ölçüsüz coşkuma... İçimden geldiği gibi konuşmak istiyorum sizlere ben... Başımdan geçenler yüzlerce yazıya konu olabilir... Yorucu ve öğretici bir yolculuktan evime geri döndüm.  Ama tek dileğim düşüncelerimi paylaşmak, ötesini değil...  

Geride bıraktığım dünyadan ve alışkanlıklardan uzunca bir müddet uzaklaştığım için, eve döner dönmez yaşama sevincimi tazeleyecek kadar sevgi ve ilgi aradım yakınlar(ım)dan... Hiçbir şey bıraktığım gibi kalmamıştı ama yine de her şeyi aradığım yerde bulabilmiştim.  Hayatımı ve üzerine iliştirdiğim özgür benliğimi, astığım yerden geri aldım, bir nevi kuru temizleme... Onu emanetçilere vermeyeceğim bir daha... Onlar ki çocuğunuzu emanet alan yuvalar gibidir.  Asla ana kucağının yerini tutamayacağını bilirsiniz ama gene de varolan ihtiyacı karşılar diye, ona da işiniz düşebilir... Ağlayan bir bebek misali hayatım ve üzerine iliştirdiğim özgür benlik, sen de gelişeceksin bir firsatını bulduğunda... Ağladıkça açılacak bu yırtılası ciğerlerimiz, gülmeyi daha kolay öğrenebilelim diye midir sizce de? Bilmem... İşte bir bir gelip geçiyor yıllar, başımızı döndürürcesine.  Anlamlandıramadığım bir sürü parça oluşacak yine, çözmeye üşendiğim bir sürü ikilemle beraber, alınan kimi mesafelere inat... . Senaryolarım başladı yeniden dönmeye galiba... Olsun yine de bize ait olan hayat sadece bizimdir, özgürlüğümüz de öyledir, hava gibidir o, yanınızda olmadığında farkedersiniz gerçekten nasıl bir anlam taşıdığını, boğulduğunuzda anlarsınız yeterince var olup olmadığını...  

Benim için aldığım her temiz nefes ve verdiğim her kirli nefes artık daha da benden bir parca olmakta.  Bunu anlamak için bir müddet istemeden de olsa kendinizden uzaklaşmanız ve geri döndüğünüzde çok da bambaşka biri olmamanız gerekir... Velakin degişmişsinizdir, yabancılaşmışsınızdır kendinize, acımıştır turşunuz, kaçmıştır neşeniz... Acımasızca üstünüze gelen bir hayat vardır artık karşınızda, ne varki siz gardınızı bile alamamışsınız işte. .  Ve sizi hazırlıksız yakalayan seri yumruklar sizi siz yapmaya yardım etmektedir ne gariptir ki.  Belki onlar olmasa bambaşka biri olacaktınız, belki de daha savunmasız ama hiç değilse el değmemiş umutlarınız olacaktı... Benden soylemesi, onlara karşı diş bilemeyin yine de, gelip geçici olan acılar kalıcı notlar bırakır fikrinizde.  Onlarla bir yerlere geleceksiniz belki de, onun için acılara borçlusunuz güçlenmenizi de.  Gene de bu yazının konusu acılar ve onların yararları değil, ama acılara da dürüst olmak, onları abartmaktansa onlardan dolayı dağıldığınızda ve yaralandığınızda da yarayı sarmayı ve ayağa kalkmayı bilmeyle mümkün diye acayip tavsiye edesim var...  Ama acıya dair muhabbetlere paydos bu yazıda...  

Şimdi beni biraz başbaşa bırakın hayatla, konuşacağım onunla bir müddet, dilediğim gibi, gönlümce... 

Sana bırakmış olduğum hüzünleri geri almaya geldim hayat, bıraktığım yerden gönlünü almaya geldim.  Kendime daha sıkı sarılmaya ve öz hikayemi yaşam mürekkebiyle yazmaya geldim, kendimde değildim nice zamandır, ama artık bitti... Sana yeminler edeyim istersen, kendimden az mı geçtim, ama ne senden geçebildim, ne de senden öteye ... Yerime koyamadığını biliyorum kimseyi, benim yerim başkaydı biliyorum.  Eğrisiyle doğrusuyla geldim işte yeniden yanına... Seveceksen sev beni artık doya doya, iteceksen it beni kıyasıya.  Boğacaksan da boğ beni çilelere.  Ama tereddüt etme artık benden... Ben senin yavrunum, büyüyecek ve yaşlanacak olsam da, bu gerçeği kimse değiştiremez.  Haydi kollarını aç, ey hayat, ve beni kucakla...  

Benim için özlenen ne varsa bünyemdeydi, içimde gizlenendi, ama farkinda bile olamadim çoğu zaman... . Ne zamanki aşka kavuştum ucundan kenarından, ne zamanki sevildim şurdan burdan... Döndüğüm zamanlar o anlardı uçurumun kenarından... Ben ben oldum o zaman, sen olduğum kadar senin içinde.  Sen beni içinde var ettiğin zaman ben de beni içimde sevdim diyebilirim sana.  Sen demek sadece seni tarif etmeye yetmez, anlasana.  Sen ve ben buyuz, evren, doğa, insanlık, tarih, sosyoloji, coğrafya...  

Yalnızlıktır söylemim uzun zamandır, ne yaparsam yapayım bünyemden en son ayrılandır benim.  Ama iştiyakım o yönde değildir kendime dair.  Ben beni aşmak telaşındayım, tekrarladıkça matlaşmamak için... Hayat benim içimde ne kadar varsa ben de onun içinde o kadar olmalıyım, kenara çekildikce paslanmamak için.  Yoksa örseleyecektir yaşam ve destek(!) üniteleri.  Bağımlılıklarla komaya girmektense kendi ülkümü kendim üreteyim, ufkumu gözleyeyim ve içinde kendi portremi çizeyim isterim, kendimce bir yaşama dair mütevazi bir heybetle.  İstemez miydim ben de olmak müşkülpesent egomun yerinde? 

"Her şey göründüğü gibi değildir" der bilmeyi bilenler, ölmeden ölenler, görmeden görenler, vuslata erenler.  Bir tek ben bilemem benim görünmeyen taraflarımı, görünenler gözlerimi perdeler diye.  her şeyi anladığım gibi görmek ister, anlamlandıramadıklarımı şimdilik görmek istemem. .  NE kadar istesem o kadar AZ verir bana ipuçlarını, ben çözemem... Ne azdır bulabildiklerim bilmediklerimin yanında... Ama aslında... Ne azdır... Ne de cok... Nedir az olan? Hepsi özünde tamdır, bir bilebilsem doyuncaya dek.  Birgün kafama düşer belki şefkatli tuğlalardan biri, ya da sevenlerin sevgi balyaları, ki kendime getirsinler diye beni...  

Ne zaman çok fazla (ben... ben) demeye başlasam kendime bir çimdik atar ve gözlerimi etrafima çeviririm... Ne zaman çok fazla (sen... sen) dersem ve sırf bu yüzden yaralarsam kendimi, tekrar gözlerimi dikerim kendi üzerime ve derinlerdeki sırlara inerim, bulabildiklerimle kalan yaşamımı terbiye ederim... Derindedir inciler, mercanlar emek ister, yürek ister, sabır ister onları bulup su yüzüne çıkarmak... Bazen sabretmek ölümden daha zordur, bilmez miyim?... Sabır taşı olsam çatlardım dedikleri budur, sen de demişsindir bazen daralınca... Sen’in sadece “sen” demek olmadığını söylemiştim daha önce.  

Gizlemeye gerek yok, benim için “ben” neyse senin için de “sen” onun gibi birşey, yani önemli ve öncelikli ve dahi gizemli.  Ama hayatımı yücelten en olması gereken anlar da kendimi bana unutturup seni düşündüğüm zamanlardı hep. .  Sen de benim ve ötekinin önceliklerine saygı duy ve açık tut alıcılarını, benliğin seni uyutmasın bencil oyunlarıyla!...  

GEL dediğim zaman gelmesen bile, bana attığın her adım o tükenesi yolu yarılaman gibidir aramızda, istediğim olmasa da her zaman bu adımlar sayesinde önemli olanın “yolda yürümek” oldugunu hatırlarım, seninle birlikte, benden sana doğru ya da senden bana.  

Sen kendini ölesiye sakınırken benden, ben sana yürüyedururdum, delice.  Kaderimiz uygun görmez kavuşmayı nehirler gibi denizlere...  Küsemeyiz, yaşamımda deniz bitti diye her istediğimiz an ölemeyiz.  Biliyor musun, yaşadığımız ve yaşattıklarımız başlıbaşına bir sorumluluk demektir... Oysa bırakıveririz daha once kenetlediğimiz ellerimizi en ufak bir ümitsizlikte.  Bilmeksizin evrendeki en zayıf halka olabileceğini o sabırsız bileklerimizin...  

Bitmesini istediğim hayatın kısır döngüleri, basit gibi görünen kördüğümler, içinde kaybolduğum birçok labirentler var.  Alışkanlıklar ve bağımlılıklar mıydı beni açmazlara sokan bilemiyorum...  Ne kadar çok sey yaşadım farkında olmadan, unuttum sandım onları bir kenara yazmadan.  Galiba hepsi boş ve sebepsiz değildi onların... Yeri gelince çıkacaklar eski sandıklardan...  

Kader denen tuhaf nakkaş gene nakşediyor birşeyler benimle onun arasında, seninle onun arasında, benimle senin arasında... Niye duruyor bilmiyorumki aramızda... Yüzmeyi mi öğretecek yunuslara, yürümeyi mi öğretecek gezginlere... İşlevini açıklıyor bize sanırım yaşlandıkça... Belki de düşmeyi ve boğulmayı öğretecek.  Ölünce ne işimize yarayacaksa bu bilgiler? İşte orda dur, daha ileri gitme... Bilmediğin gizemlere el etme, göz süzme, dudak bükme... Bunları kendime söylüyorum, size değil elbette.   

Kaderden kaçılır mı, derler hep...  Kadere meydan okumayı da yemez hiçbir mangal yürek... Kaderime değil meydan okumak, elimden gelseydi onunla dans etmek, resim yapmak isterdim... Elimdeki malzeme bir tükenmez kalem, yanlış yapsam silemem... Ama ondaki mürekkep okyanuslar, tuval ise çöller kadar... İsterse yazar, ister siler atar yeniden yazar... Ama başına buyruk davranır hakkımda... Ben ne vakit kadere düşmanlık etmişimki o bana bu kadar düşmanca ve hoyratça diş bilemekte!... Neden yarım yazar sevdalarımı, neden tıkar heveslerimi kursağıma? Sorarım kendime, sonra da kaderime... Kendince cevabını verir o da, olaylar örgüsüyle.  Sanırım kader ağlarını örmekle ve ben de onlara düşmekle mükellefiz... Aslında düşmanlık degil onunkisi, ne işi olabilir benimle? Bir kötülük gelince başa, kadere isyan etmek arabesk bir kolaycılıktır.  Bir mutluluk gelince zaten o da, olması gereken en doğal şey degil mi?... İşte bu açıklıyor belki de en büyük hüsranımın nedenini... Belki istediğim ve istediğin mutluluk başkalarında görüp heves ettiğim(iz) şeylerdendir. .  Onlar olmasa da olur diyebilmek için ne yapıp edip elimizdekilerle mutlu olmayı becerebilmemiz lazım (pekii ya elimizde mutlu olabileceğimiz hiçbir anlamlı şey yoksa?... )... İçimize dönelim ve işimize bakalım diyor içimdeki yüzü traşlı ve altına daha yeni sıfır Ferrari çeken bilge, ben yine boylu boyunca kafa tutmaya kalkmadan önce kadere...  

Yoksa kaderin nakışlı örümcek ağlarına takılıp düşüvereceğiz galiba boyuna... Ya bizi düştüğümüzde doğrultan ve mutluluk zirvelerine bırakıp uçuşa devam eden de bizim her zamanki kahpe kaderimiz degil mi? Yoksa onlar da  hep bizim öz hakiki çabalarımız mıdır?... Bu işte bir oyunbazlık yok mu, yoksa benim görebildiğim bu kadar mı?... Gözlemlediğimden ibaret olmaması mıdır yoksa kör kilidin anahtarı?...  

Bilebildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir... Çünkü bilebildiğim her şey de bir hiçlik, bilmediklerimde de bir sonsuzluk gizlidir...  

Her şey gönlünüzce olsun...


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Can Duman, 1977 İstanbul doğumlu.  Amatör olarak karakalem çalışmaları, 2 buçuk yılı aşkın bir müzik (gitar, piyano, şan) eğitimi var.  Mesleki tercihini önce Bilgisayar programcılığı (Marmara Ün. ), daha sonra İktisat (Yıldız Teknik Ün. ) üzerine yaptı.  Sanatla kendini ifade etmeden yaşamanın vermiş olduğu ağırlık onu yeniden hobi olarak da olsa müziğe, ama daha çok yazıya yönlendirdi.  Duygularıyla ve özbilinciyle etkileşimini şu sıralar yazıyla daha iyi ifade edebildiğini düşünüyor ve hem edebi hem de toplumsal konularda makale çalışmalarına profesyonel anlamda ilk defa İndigo Dergisi'nde adım atıyor.  Detaylı Bilgi


HABERLER

 

 

Sadece Duyarlı Olmak Yetmiyor!


Niye Kadının İnsan Hakları?


Küreselleşme ve Krizler


Hayallerdeki İnsan Hakları


Üniversite: Girmek Mi, Çıkmak Mı Daha Zor?


Açlık Çoğunluktadır


Caz'a Bakış


Japon Kültürü ve Café Bunka


Şifa Niyetine: Edirne Sultan II. Bayezid Külliyesi Darüşşifası 


İçimizdeki Çocuğu Öldürmeyelim!


Müzik ve Teknoloji: Galatasaray ITM


Obezite ve Sağlıklı Beslenme


Sanatın İyileştirme Gücü


Kozmik Bilinç: TEZAHÜR


Nedir Şu Ezoterizm?


Yaşanılası Aşklar (Astroloji)


Birbirimize Kendimizi, Kendimize Birbirimizi Vermek

 

KÖŞE YAZARLARI

Can Duman

Merhaba Hayat


Didem Çivici

Var Olmaya Hazır Mısın?


Çiğdem Aksoy

Kediler Krallara Bakabilir


Funda Umut Pakkal

Birey Olmak Çok Zor Zanaat!


Rüya Yüksel

Her Özgürlüğün İçinde Bir Tutsaklık Vardır


Mahmut Şaylıkay

Kars Kadın Eğitim Vakfı Neden Olmasın?


Burçin İvren

Yaşantımdaki Küçük Bir Tezahür Öyküsü


Burçin İvren

Bir Hikaye

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  14 KASIM 2008 TSİ 07:11