Sayı 36|EYLÜL 2008    Anasayfa | Blog | Kurumsal | Forum | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Sonbahar

Yazar: Yasin Sarı


Zamanla Dans

Yazar: Fehmi Özçelik


Ahh Sevgili Aşkın Çok Güzel

Yazar: Hale Karaarslan

 

 

 

 

 

Yazar: Can Duman - Kasım 2007

Bir Yoksulluk, Bir Varsıllık, Bir Ölüm

Hayatın adaletsizliğinin bizzat yaşamadan öğrenilemeyeceği fikri hemen hemen yanlış bir düşüncedir.  Buna mukabil empati yoksunluğu ve kendi dertlerimize odaklanmamız nelere şükredip nelerden ibret alacağımızın farkına varmaktan alıkoyar bizleri. Yoksulluk, yoksunluk, sefalet, büyüyüş, yalnızlık, umutsuzluk, felaket, yenilgi, acımasızlıklar, kadere isyan, çaresizlik, anarşi yahut siniklik.  Türlü değişik kötü yüzleriyle karşısına çıkan hayatın, yoksul insanın üzerinde bırakabileceği türlü değişik enkaz senaryoları vardır. Bazen sevenleri birbirinden ayıracak kadar küstah ve zengin bir domuz tüccarıdır o. Bazen de yoksulluğun ya da mecburluğun üstünde tef çalarak eline düşenlerin kanlarını emen bir tefecidir. Yoksulluk her anlamda bir yerlerden kısıtlanmak ve elde olmayan ve ilk başta tanımlanamayan bir duruma boyun eğmek demektir. Her şey bu kadar daraltıcı gibi görünse de, insanlar yoksullaştıklarında paylaşmayı çok güzel becerirler ve yoksullukla mücadele edeyim derken birbirlerine olan yakınlıkları da empatileri de artabilir. Yani maddeten küçülürken yüreklerinin ısıttığı yer daha da büyüyebilir bir anlamda. Yine de Allah kimseyi yokluklarla imtihan etmesin, kolay kolay savılamayan beladır yoksulluğun boğazda düğümlenen yutkunması.

Zenginlik miras veya servetin düşmanı değiliz, yanlış anlaşılacağı üzere. Çünkü hayatı zor kılan yoksulluğu engellemek adına şahısların mülküne herhangi bir devletin ne adına olursa olsun zor kullanarak el koyması sadece zenginliğin el değiştirmesine ve "gasp"ın resmi sıfat kazanmasına yarayacaktır bizce. Zulmün hiçbir türlüsü insanlara ferahlık sağlamaz temelinde düşünüyorum ve insani pencereden bakmanın ve empatinin getireceği faydaları görmemezlik edemiyorum. İnsanlar durumları iyileştikçe kendisinden kötü bir standartta yaşayanları anlaması gerekirken, diğerlerinin hallerinden bihaber yaşayıp kendilerinden başkasının sorunlarını bilhassa anlamıyorlar. Çünkü devrimizde zenginlik=akıllık, yoksulluk=alıklık demektir. (öyleyse vur teline "batsın bu dünya".) Böyle olunca şöyle bir kara tablo da ister istemez karşımıza çıkıyor. İnsanların elleri bir bollaşmaya görsün, maddi güvencelerin sırtını sıvazladığı mutluluk denizlerinde yüzmeye başlamaya görsün, fakirlikten alabora olmuş ve tahta parçalarına tutunarak hayatın dalgalarında su üstünde kalmaya çalışanların dünyasından ışık hızıyla uzaklaşmaktalar. Doğasında vardır işin, nereden geldiğini unutmak hatta denizin ortasında kalakalsa ne kadar aciz bir varlık olduğunu da. Ve tabii gözünü dünyaya açtığında gördüğü hayat geçen yıllardan yaşanan ana kadar hayat standardı olarak hep belli bir rakım seviyesinin üstündeyse, iyiyle kötünün farkını farkettirecek kadar keskin bir değişiklik de yoktur ortada. (Bir not: payımıza düşen mutsuzluk anlamında taraflar bu kadar keskin bir şekilde ayrılmayabiliyorlar.) İnsanlar bir de yoksullaşmayıversin, bir düşmeyiversin, bir başkalarının eline bakmayıversin işte o zaman sefaletle mücadele ederken incinen ya da hiç ummadığı kimselerin adice örselediği gururunu her şeyin üstünde tutmayı da öğrenebiliyor. Ya alnının terinin getirdiği başı eğik ama içi gururla dolu yolunun bir neferi ya da en sonunda ağır yaşamın ezasına değil insanların kendisini hor görmelerinden pes edip şeytana uymanın hazin sonu. Bu tabloyu göremeyen varsılların yoksulların karşısında refahın dumanını keyifle tüttürmesi durumu hazinleştirip gözle görünen bu ayrımı iyice keskinleştiriyor.

Ancak maksadım eli bolların elini sıkılaştıran maddi yapışkanlık veya servet sevgilerini sorgulayarak sistemden kaynaklanan adaletsizliklerin sistemden kaymaklananlara tümden fatura etmek gibi bir kolaycılığa düşmek değildir, hem bu şirazeyi "Şiraz'a" da kaçırmak olur. Açıkçası varılan neticeye bakılacak olursa, durumu iyi olanın akıllı-olmayanın aptal, namussuzun açıkgöz-namuslunun enayi, parası olana yürü ya kulum ağam paşam-olmayanın yüzüne bir de ben kapıları çarpsam, davul bile dengi dengine ayranın bile yoksa yaşamak neyine, gibi günümüze özel mantalitelerin ne kadar doğal karşılanması gerektiğinde düğümlenen o cazgır gerçekçilik ve durumu değiştirememe ezikliği, eninde sonunda bu adaletsiz durumu bir toz bulutuna bir saniyenin fevkinde bir zamanda sonsuz sükûnete erdirmeye muktedir bir sona doğru götürmekte gibidir bizleri. Ne var ki kendisiyle hiç ilgisi yokken yoksulların hastaların dertlilerin durumlarıyla hemhal (meşgul)olanlara ne mutlu.

Yoksulluğun edebiyatında değilim ve olmak gibi bir arzum da yok. Ama bence asıl yoksulluk, maddiyata göbeğinden bağlı mutlulukçuklarda ve dostlukçuklarda aranmalıdır ki bunu, "değiş tokuş aracı olan ve muntazaman basılarak insanları dolaylı yoldan daha da fakirleştirmeye yarayan kâğıt parçalarını" her şeyin başına koyan zihinsel engelli zihniyete anlatmanın yegane yolu, işte böyle aşağılamaktır onu.

Beni yoksullukla ilgili bir yazı yazmaya iten en önemli sebepse ne son zamanlarda yüreklerimize kan doğrayan şehit haberleri, ne terörizme geçit vermenin bahanelerini sorgulama gayreti, ne hayat mücadelesi içinde olmam, ne şu, ne de bu. Buna sebep olan en önemli gelişme, Dostoyevski ve onun ilk romanında can verdiği fakir memur Devuşkin ve öksüz kız Varvara'dan başkası değildi. İşte bu kadar basit aslında bu yazının çıkış noktası. Yokluğun gözümüzün önünde canlandırılmasından doğan kıpırdanışları taşıyorum içimde, somut olarak kendi payıma düşen ne kadarsa bunun üstüne gitmek ve tartışmak. Ancak beri yandan tartıştıklarımızın soruların cevabını tek başımıza bulamayacağımızı bilmenin üzüntüsünü de taşıyorum içimde. Karınca kararınca ve kendi yazılarının köşelerine kendi şeklini veren bir insan olarak ne geldiğim yerleri unutmayı, ne de sorumsuz bir yaşamda üretkenliğin sıfır noktasında sırtımı soyut tatminlere dayayıp suya sabuna dokunmadan yaşamanın umursamazlığına kendimi bırakmayı doğru buluyorum. Üretemediğim zamanlarda tüketimin zirvesine çıktığımı hep hissediyorum ki bu da düşünsel bir yoksulluğun dibine vurmak demektir aslında bir anlamda. Ama beri yandan tecrübesiyle zenginleşen başka bir yanım, her şeyin değiş tokuş aracı olan o kısmen yararlı kısmen esas anlamının altında ezilen veya ezen kağıt parçalarına bağlı olmadığını ve önemli olanın onun esiri olmak değil, efendisi olmak olduğunu bana fısıldayıp eğer kafamı kullanabilirsem kimseye muhtaç olmadan onurumla yaşamanın o kadar da zor olmadığını söylüyor bana. Tecrübeli ne de olsa.

Nedense konu para olunca tüm dikkatler reyting yaparken, "bunun bana nasıl bir geri dönüşü olacak" tarzında bakışlar içeren meraklı gözleri üstümde hissederim bundan bahsederken. Oysa konu buna indirgenemeyecek kadar da derin. Vurgulanacak noktaların önüne geçen detaylar bir kenara, yoksulluk ve zenginlik kutuplarına sıkışmış insanların görmesi gereken esas şeylere ufak tefek de olsa değinmek istiyorum ben.

Şayet yokluk ve varlık iki zıt kutuplar iseler, bunların iç içe geçmişliğini bir türlü görmemek ve biri varken diğerini yok sayıp biri yokken diğerini var kabul etmemiz muhakkak ki imkânsızdır. Yokluk var olmasaydı varlığın yokluğu anlaşılmaz, varlık olmasaydı yokluğun varlığı da hissedilemezdi.

Dolayısıyla neyin var kabul edilip neyin yok sayıldığı iyice irdelenmelidir. Varlık sahibi olanlara varlıklı, varlık sahibi olamayanlara ise yoksul demiyor muyuz? Yani her şey sahip olma olmama hesabı üstüne örülüdür. Oysa esgeçilen en mühim nokta, aslında hiçbir şeye ve hiç kimseye sahip olunamadığı gerçeğidir. Çünkü ölüm vardır. Peki, ölüm nedir?

Bazıları için kapkaranlık bir yokluktur. Kapkara bir yokluk, yok oluş veya kahroluş, mahvoluş, dünyanın sonu diye düşünenlerin öncelik verdiği en önemli değer varlıktır. Şu halde onlara göre ölüm yokluk ise, yokluğun varlığı üzerinde hiçbir beis yoktur. O halde gerçekte yani sen öldüğünde yok olan şey nedir? (Varlık mı yoksa ne?) Ölünce varlık yok oluyorsa ve ortadan kalkıyorsa, doğunca varolabilmenin sırrını neyle açıklayabiliriz? Madem doğuyoruz ve var kalamıyoruz öyleyse neden ölüm bizimle ilgili her şey için bir son olsun? Sorular sorular, birbirini kovalar...

Görüldüğü gibi biraz kafa yorulduğunda adres bizi ölüme götürmektedir. Orası işin tıkanma noktasıdır. Ardında ne yattığını yaşarken bilemediğimiz sırlarla dolu kapı. Bilmediğimiz, varlıktayken müşahede edemediğimiz, ancak ardında ne olduğuna inandığımız ya da inkâr ettiğimiz şeylerin söz konusu olduğu bir kapı. Tabi yaşarken geçici olarak ölüm deneyimi geçirmiş olanlar da var, ancak gittikleri yeri "varlığın" realitesiyle dillendirebilecek kanıtlara sahip oldukları söylenemez (ne bir kaset, ne bir ses kaydı). Demek ki yokluğun (metafizik) ispatı varlığa dayalı (fiziksel )olarak yapılamaz sonucuna varıyoruz.

O halde var olduğuna inanılan en kutsal değerlerin "yokluğunu" da varlığın değerleriyle iddia etmeye çalışmak da saçmadır. Çünkü varlığın kendine özgü delillerinden kendini gizleyebilen "yüksek irade",  yokluğa kendini gömmeyi de iyi bilir. Zaten tartışmanın en mühim tarafı yokluktaki varlığı keşfedebilmekte gizlidir. Varlıktaki yokluğu göstermeye ise salt varlıktaki değerler yeterli olmayabilirler. Bundan çoğu zaman acizdirler, söz konusu olan bu değerler.

İş bu alt alta koyulduğunda neye yaradığı belli olmayan karışık (felsefî dersem itici gelir mi?) cümlelerden sonra, yaşamın sırrına her türlü erileceği gibi bir şeyi düşünebilmek çok güç gelebilir okuyana ki ben de bu sırra böylelikle erilmeyeceğinde hemfikirim. Ancak zıt gibi görünen bir takım şeylerin aslında ne kadar girift olduğunu ifade etmeye çalışmak için güncel bilir dilin içinde hapis kalmak derdimi dökmeme tam olarak yeterli olmuyor. Beni anladığınızı umuyorum yalnızca. Umut da yoksulun ekmeğidir ne de olsa.


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Can Duman, 1977 İstanbul doğumlu. Amatör olarak karakalem çalışmaları, 2 buçuk yılı aşkın bir müzik (gitar, piyano, şan) eğitimi var. Mesleki tercihini önce Bilgisayar programcılığı (Marmara Ün.), daha sonra İktisat (Yıldız Teknik Ün.) üzerine yaptı. Sanatla kendini ifade etmeden yaşamanın vermiş olduğu ağırlık onu yeniden hobi olarak da olsa müziğe, ama daha çok yazıya yönlendirdi.  Duygularıyla ve özbilinciyle etkileşimini şu sıralar yazıyla daha iyi ifade edebildiğini düşünüyor ve hem edebi hem de toplumsal konularda makale çalışmalarına profesyonel anlamda ilk defa İndigo Dergisi'nde adım atıyor. Detaylı Bilgi


 

HABERLER

Nükleer Yasa Kabul Edildi


İstanbul Üçüncü Köprüyü Kaldırmaz!


Yüzyılın Müzik Kralı: Elvis Presley


Güney Amerika’daki Gizli Şehir


Küresel Isınmaya Dur Diyebilirsiniz!


Bir Cevabım Var


Kornea Nakli ve Göz Sağlığı


Tanrı’nın Nefesi "Ozon"


İndigo Çocuklar:

Ateş Altındaki Konu!


Oyun Çocuklar için Niçin Önemlidir?


Akran Arabuluculuk


Aşkın ve İhanetin Kimyası


"Tanrı Okulları Kuralım"


Işıktan Hızlı Eylemsiz Özgürlükler


Aşk Çocuğu


Birbirimizi Bağlayan Ağlar

ve Facebook


Engelli Vatandaşlar Evde Çalışabilecek


Bir Yoksulluk, Bir Varsıllık, Bir Ölüm


Dil İllüzyonları


Meşru Müdafaada Etik İkilemler


Olasılıkların Olasılığı

 

denemeler

neyseo

 

KÖŞE YAZARLARI

Meliha Başal

Teneke Tıngırtısı


Tuğba Yaman

Tık Tık! Kim O? Mutluluk 


Uzay Gökerman

Yanlış Yalnızlık Çağında


Didem Çivici

Ya Mevla’m!


Buse Doğan

Dali, Deli, Dahi


Merve Şen

Zaman Zaman


Türker Ercan

Su Perisi


Nilgün Doğan

Düşlerimdeki Yaşam-5


Volkan Burnaz

Bir Gün


Didem Çivici

Melek Yolu


Didem Çivici

Noel: Işığa Özlem

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  8 Eylül 2008 TSİ 01:00