|
Yazar: Can Duman
- Kasım 2007
Bir
Yoksulluk, Bir Varsıllık, Bir Ölüm
Hayatın adaletsizliğinin
bizzat yaşamadan öğrenilemeyeceği fikri hemen hemen yanlış bir düşüncedir.
Buna mukabil empati yoksunluğu ve kendi dertlerimize odaklanmamız nelere
şükredip nelerden ibret alacağımızın farkına varmaktan alıkoyar bizleri.
Yoksulluk, yoksunluk, sefalet, büyüyüş, yalnızlık, umutsuzluk, felaket,
yenilgi, acımasızlıklar, kadere isyan, çaresizlik, anarşi yahut siniklik.
Türlü değişik kötü yüzleriyle karşısına çıkan hayatın, yoksul insanın
üzerinde bırakabileceği türlü değişik enkaz senaryoları vardır. Bazen
sevenleri birbirinden ayıracak kadar küstah ve zengin bir domuz tüccarıdır
o. Bazen de yoksulluğun ya da mecburluğun üstünde tef çalarak eline
düşenlerin kanlarını emen bir tefecidir. Yoksulluk her anlamda bir yerlerden
kısıtlanmak ve elde olmayan ve ilk başta tanımlanamayan bir duruma boyun
eğmek demektir. Her şey bu kadar daraltıcı gibi görünse de, insanlar
yoksullaştıklarında paylaşmayı çok güzel becerirler ve yoksullukla mücadele
edeyim derken birbirlerine olan yakınlıkları da empatileri de artabilir.
Yani maddeten küçülürken yüreklerinin ısıttığı yer daha da büyüyebilir bir
anlamda. Yine de Allah kimseyi yokluklarla imtihan etmesin, kolay kolay
savılamayan beladır yoksulluğun boğazda düğümlenen yutkunması.
Zenginlik
miras veya servetin düşmanı değiliz, yanlış anlaşılacağı üzere. Çünkü hayatı
zor kılan yoksulluğu engellemek adına şahısların mülküne herhangi bir
devletin ne adına olursa olsun zor kullanarak el koyması sadece zenginliğin
el değiştirmesine ve "gasp"ın resmi sıfat kazanmasına yarayacaktır bizce.
Zulmün hiçbir türlüsü insanlara ferahlık sağlamaz temelinde düşünüyorum ve
insani pencereden bakmanın ve empatinin getireceği faydaları görmemezlik
edemiyorum. İnsanlar durumları iyileştikçe kendisinden kötü bir standartta
yaşayanları anlaması gerekirken, diğerlerinin hallerinden bihaber yaşayıp
kendilerinden başkasının sorunlarını bilhassa anlamıyorlar. Çünkü devrimizde
zenginlik=akıllık, yoksulluk=alıklık demektir. (öyleyse vur teline "batsın
bu dünya".) Böyle olunca şöyle bir kara tablo da ister istemez karşımıza
çıkıyor. İnsanların elleri bir bollaşmaya görsün, maddi güvencelerin sırtını
sıvazladığı mutluluk denizlerinde yüzmeye başlamaya görsün, fakirlikten
alabora olmuş ve tahta parçalarına tutunarak hayatın dalgalarında su üstünde
kalmaya çalışanların dünyasından ışık hızıyla uzaklaşmaktalar. Doğasında
vardır işin, nereden geldiğini unutmak hatta denizin ortasında kalakalsa ne
kadar aciz bir varlık olduğunu da. Ve tabii gözünü dünyaya açtığında gördüğü
hayat geçen yıllardan yaşanan ana kadar hayat standardı olarak hep belli bir
rakım seviyesinin üstündeyse, iyiyle kötünün farkını farkettirecek kadar
keskin bir değişiklik de yoktur ortada. (Bir not: payımıza düşen mutsuzluk
anlamında taraflar bu kadar keskin bir şekilde ayrılmayabiliyorlar.)
İnsanlar bir de yoksullaşmayıversin, bir düşmeyiversin, bir başkalarının
eline bakmayıversin işte o zaman sefaletle mücadele ederken incinen ya da
hiç ummadığı kimselerin adice örselediği gururunu her şeyin üstünde tutmayı
da öğrenebiliyor. Ya alnının terinin getirdiği başı eğik ama içi gururla
dolu yolunun bir neferi ya da en sonunda ağır yaşamın ezasına değil
insanların kendisini hor görmelerinden pes edip şeytana uymanın hazin sonu.
Bu tabloyu göremeyen varsılların yoksulların karşısında refahın dumanını
keyifle tüttürmesi durumu hazinleştirip gözle görünen bu ayrımı iyice
keskinleştiriyor.
Ancak
maksadım eli bolların elini sıkılaştıran maddi yapışkanlık veya servet
sevgilerini sorgulayarak sistemden kaynaklanan adaletsizliklerin sistemden
kaymaklananlara tümden fatura etmek gibi bir kolaycılığa düşmek değildir,
hem bu şirazeyi "Şiraz'a" da kaçırmak olur. Açıkçası varılan neticeye
bakılacak olursa, durumu iyi olanın akıllı-olmayanın aptal, namussuzun
açıkgöz-namuslunun enayi, parası olana yürü ya kulum ağam paşam-olmayanın
yüzüne bir de ben kapıları çarpsam, davul bile dengi dengine ayranın bile
yoksa yaşamak neyine, gibi günümüze özel mantalitelerin ne kadar doğal
karşılanması gerektiğinde düğümlenen o cazgır gerçekçilik ve durumu
değiştirememe ezikliği, eninde sonunda bu adaletsiz durumu bir toz bulutuna
bir saniyenin fevkinde bir zamanda sonsuz sükûnete erdirmeye muktedir bir
sona doğru götürmekte gibidir bizleri. Ne var ki kendisiyle hiç ilgisi
yokken yoksulların hastaların dertlilerin durumlarıyla hemhal
(meşgul)olanlara ne mutlu.
Yoksulluğun edebiyatında değilim ve olmak gibi bir arzum da
yok. Ama bence asıl yoksulluk, maddiyata göbeğinden bağlı mutlulukçuklarda
ve dostlukçuklarda aranmalıdır ki bunu, "değiş tokuş aracı olan ve
muntazaman basılarak insanları dolaylı yoldan daha da fakirleştirmeye
yarayan kâğıt parçalarını" her şeyin başına koyan zihinsel engelli zihniyete
anlatmanın yegane yolu, işte böyle aşağılamaktır onu.
Beni
yoksullukla ilgili bir yazı yazmaya iten en önemli sebepse ne son zamanlarda
yüreklerimize kan doğrayan şehit haberleri, ne terörizme geçit vermenin
bahanelerini sorgulama gayreti, ne hayat mücadelesi içinde olmam, ne şu, ne
de bu. Buna sebep olan en önemli gelişme, Dostoyevski ve onun ilk romanında
can verdiği fakir memur Devuşkin ve öksüz kız Varvara'dan başkası değildi.
İşte bu kadar basit aslında bu yazının çıkış noktası. Yokluğun gözümüzün
önünde canlandırılmasından doğan kıpırdanışları taşıyorum içimde, somut
olarak kendi payıma düşen ne kadarsa bunun üstüne gitmek ve tartışmak. Ancak
beri yandan tartıştıklarımızın soruların cevabını tek başımıza
bulamayacağımızı bilmenin üzüntüsünü de taşıyorum içimde. Karınca kararınca
ve kendi yazılarının köşelerine kendi şeklini veren bir insan olarak ne
geldiğim yerleri unutmayı, ne de sorumsuz bir yaşamda üretkenliğin sıfır
noktasında sırtımı soyut tatminlere dayayıp suya sabuna dokunmadan yaşamanın
umursamazlığına kendimi bırakmayı doğru buluyorum. Üretemediğim zamanlarda
tüketimin zirvesine çıktığımı hep hissediyorum ki bu da düşünsel bir
yoksulluğun dibine vurmak demektir aslında bir anlamda. Ama beri yandan
tecrübesiyle zenginleşen başka bir yanım, her şeyin değiş tokuş aracı olan o
kısmen yararlı kısmen esas anlamının altında ezilen veya ezen kağıt
parçalarına bağlı olmadığını ve önemli olanın onun esiri olmak değil,
efendisi olmak olduğunu bana fısıldayıp eğer kafamı kullanabilirsem kimseye
muhtaç olmadan onurumla yaşamanın o kadar da zor olmadığını söylüyor bana.
Tecrübeli ne de olsa.
Nedense
konu para olunca tüm dikkatler reyting yaparken, "bunun bana nasıl bir geri
dönüşü olacak" tarzında bakışlar içeren meraklı gözleri üstümde hissederim
bundan bahsederken. Oysa konu buna indirgenemeyecek kadar da derin.
Vurgulanacak noktaların önüne geçen detaylar bir kenara, yoksulluk ve
zenginlik kutuplarına sıkışmış insanların görmesi gereken esas şeylere ufak
tefek de olsa değinmek istiyorum ben.
Şayet yokluk ve varlık
iki zıt kutuplar iseler, bunların iç içe geçmişliğini bir türlü görmemek ve
biri varken diğerini yok sayıp biri yokken diğerini var kabul etmemiz
muhakkak ki imkânsızdır. Yokluk var olmasaydı varlığın yokluğu anlaşılmaz,
varlık olmasaydı yokluğun varlığı da hissedilemezdi.
Dolayısıyla neyin var
kabul edilip neyin yok sayıldığı iyice irdelenmelidir. Varlık sahibi
olanlara varlıklı, varlık sahibi olamayanlara ise yoksul demiyor muyuz? Yani
her şey sahip olma olmama hesabı üstüne örülüdür. Oysa esgeçilen en mühim
nokta, aslında hiçbir şeye ve hiç kimseye sahip olunamadığı gerçeğidir.
Çünkü ölüm vardır. Peki, ölüm nedir?
Bazıları
için kapkaranlık bir yokluktur. Kapkara bir yokluk, yok oluş veya kahroluş,
mahvoluş, dünyanın sonu diye düşünenlerin öncelik verdiği en önemli değer
varlıktır. Şu halde onlara göre ölüm yokluk ise, yokluğun varlığı üzerinde
hiçbir beis yoktur. O halde gerçekte yani sen öldüğünde yok olan şey nedir?
(Varlık mı yoksa ne?) Ölünce varlık yok oluyorsa ve ortadan kalkıyorsa,
doğunca varolabilmenin sırrını neyle açıklayabiliriz? Madem doğuyoruz ve var
kalamıyoruz öyleyse neden ölüm bizimle ilgili her şey için bir son olsun?
Sorular sorular, birbirini kovalar...
Görüldüğü gibi biraz kafa
yorulduğunda adres bizi ölüme götürmektedir. Orası işin tıkanma noktasıdır.
Ardında ne yattığını yaşarken bilemediğimiz sırlarla dolu kapı.
Bilmediğimiz, varlıktayken müşahede edemediğimiz, ancak ardında ne olduğuna
inandığımız ya da inkâr ettiğimiz şeylerin söz konusu olduğu bir kapı. Tabi
yaşarken geçici olarak ölüm deneyimi geçirmiş olanlar da var, ancak
gittikleri yeri "varlığın" realitesiyle dillendirebilecek kanıtlara sahip
oldukları söylenemez (ne bir kaset, ne bir ses kaydı). Demek ki yokluğun
(metafizik) ispatı varlığa dayalı (fiziksel )olarak yapılamaz sonucuna
varıyoruz.
O
halde var olduğuna inanılan en kutsal değerlerin "yokluğunu" da varlığın
değerleriyle iddia etmeye çalışmak da saçmadır. Çünkü varlığın kendine özgü
delillerinden kendini gizleyebilen "yüksek irade", yokluğa kendini gömmeyi
de iyi bilir. Zaten tartışmanın en mühim tarafı yokluktaki varlığı
keşfedebilmekte gizlidir. Varlıktaki yokluğu göstermeye ise salt varlıktaki
değerler yeterli olmayabilirler. Bundan çoğu zaman acizdirler, söz konusu
olan bu değerler.
İş bu alt alta
koyulduğunda neye yaradığı belli olmayan karışık (felsefî dersem itici gelir
mi?) cümlelerden sonra, yaşamın sırrına her türlü erileceği gibi bir şeyi
düşünebilmek çok güç gelebilir okuyana ki ben de bu sırra böylelikle
erilmeyeceğinde hemfikirim. Ancak zıt gibi görünen bir takım şeylerin
aslında ne kadar girift olduğunu ifade etmeye çalışmak için güncel bilir
dilin içinde hapis kalmak derdimi dökmeme tam olarak yeterli olmuyor. Beni
anladığınızı umuyorum yalnızca. Umut da yoksulun ekmeğidir ne de olsa.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Can Duman,
1977 İstanbul doğumlu. Amatör olarak karakalem çalışmaları, 2
buçuk yılı aşkın bir müzik (gitar, piyano, şan) eğitimi var. Mesleki tercihini önce Bilgisayar programcılığı (Marmara Ün.),
daha sonra İktisat (Yıldız Teknik Ün.) üzerine yaptı. Sanatla
kendini ifade etmeden yaşamanın vermiş olduğu ağırlık onu
yeniden hobi olarak da olsa müziğe, ama daha çok yazıya
yönlendirdi. Duygularıyla ve özbilinciyle etkileşimini
şu sıralar yazıyla daha iyi ifade edebildiğini düşünüyor ve
hem edebi hem de toplumsal konularda makale çalışmalarına
profesyonel anlamda ilk defa İndigo Dergisi'nde adım atıyor. Detaylı Bilgi
|