Sayı 38|KASIM 2008            Anasayfa  |  Kurumsal  |  Reklam  |  Blog  |  Arşiv  |  İndigo  |  Gündem  |  Röportajlar  |  Dünya  |  İnsan  |  Sağlık  |  Kültür Sanat  |  Çocuk  Eğitim  |  Çevre  |  Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Aşkı Var

Şair: Yasin Sarı


Sıla Mektubu

Şair: Ozan Deniz Sarıtop

 

 

 

 

 

Yazar: Can Duman – Nisan 2008

Gezgin Aşığın Düşledikleri -1- 

Derinlerde bir yerlerde onun ayak izleri vardı. İçimde, yüreğimde, gözlerimde. Sesi çok uzaklardan ve tatlı tatlı geliyordu… O’nu takip ederek yoluma çıkan engelleri aşmak, dağları bayırları, ovaları geçmek, ağaçların tepelerinden bulutları izlemek, güneşin batışını doğuşundan, doğuşunu da batışından ayırt edemeden yürümek uzaklara doğru… Birden bire karşıma çıkıp işte o anda bana gülümseyecekti, içimi güneş gibi aydınlatacaktı gülümsemesi. Derinlerime işleyecekti yüzünün parlaklığı, kalbinin sıcaklığı, gözlerinin ışığı, hayalinin saflığı… Adımı söyleyen o kadife sesi şah damarımda yankılanacaktı, yakan bir “aşk”ı bırakacaktı yüreğimin taa içine. Sonra işte o anda koşmaya başlayacaktı kırlara doğru. Birkaç kelebek eşlik edecekti bu ceylanımsı koşuşturmaya. Seke seke uzaklaşacaktı benden ve ben arkasından kır çiçeklerini saymaya başlayacaktım irisinden ufağından. Yeterince sayınca da gözlerimi açacaktım ve artık O çok uzaklara gitmiş olacaktı… Oyun başlayacaktı… 

İşte böyle bazen birbirimizi yeniden bulmak üzere kaybedecek, yalnız kalınca birbirimizin hayaliyle gökyüzüne aşk mektupları uçuracaktık. Birbirimizi ne kadar özlediğimizi anlamak için mahus izimizi yitirecek ve bundan da ara sıra pişman olacaktık. Evhamlanacaktık, fakat güçlüklere de direnecektik. Bu olduktan sonra ayrı kalmak da zor olmayacaktı. Ayrılık, huzurdan ve billurdan yuvamıza giden yolculuğun sadık bir parçasıydı. Birbirimizin hayaliyle yoldaş olmuştuk artık. Burnumuzda tütecektik. Gözlerimizden gözlerimizin rengi hiç gitmeyecekti. Kulaklarımızda sesimiz, kalbimizde sözlerimiz yinelenecekti. Uzaklarda, kayalık bir dağın dik yamaçlarında O’nun kadifeden sesi yankılanacaktı ve bizi macera dolu bir keşfe doğru çağıracaktı… Hiç durmadan gidecektik, baş harfini bilmediğimiz öykülerin yazılacağı yerlere. 

Güzel güneşli bir günde çıktığım yolculukta, o sesi takip etmek en büyük motivasyon kaynağımdı. Bazen havanın davranışları değişkenlik etse de, ağaç kovuklarında ikamet eden sincap yavruları gibi şurda burda konaklayacak, pırıl pırıl bir havadan rüzgârlı bir debdebeye olan geçişi izleyecek, yaprakların uçuşmasını, kekik, nane ve türlü bitkilerin rüzgarda yayılan kokusunu içime çekecektim… Düşünecektim, işte nereden geldik ve yine nerelere gidiyoruz, yolda kimbilir hangi yaratıkların yolları üstünde dolandım ve hangi yol arkadaşları yüreğimi genişletti ve ufkumu açtı ama yine de… Zaman zaman pınarların şırıltısını dinlerken derinlerde işittiğim o kadifemsi sesi, kekremsi kokuyu, hatırıma gelen o gülümsemeyi yeniden bulmak ve bu düşü takip etme isteğinden beni alıkoyamadılar diyecektim kendi kendime…  

Yakınlarda bir çobanın kavalının yanık sesini işitir işitmez onunla havadan sudan sohbet etmek için can atacaktım. O da benim gibi yalnızdı ve tek dostu da sürüsü ve beraberindeki bir çoban köpeği. Benimle ekmeğini suyunu ve güzelim havayı bölüşecek, türkülerinden söyleyip ezberlediği şiirleri söyleyecek, hüzünlendikçe bir köyünde bıraktığı anasını, bir de düşlerindeki kızı anlatacaktı. Ben de düşümdeki yari kendi kendime anlatacak, onun düşündekinin edalı bakışları ve sürmeli gözlerine hiç mi hiç aldırmadan O’nu düşlemeye devam edecektim. Çobanın hayallerindeki kızla ve doğayla ilgili şiirleri beni daha da mest edecekti. Ama yine de burada tembel tembel oturup onun hayalleriyle avunmasına daha fazla eşlik edemezdim. Çünkü benim yârim onun ömür boyu düşleyebileceklerinden bile daha güzeldi. Yürünmeliydi, onca yorucu yollar sırf onun için tepilmeliydi. O zaman rahat rahat oturmaktan yârimize giden çileli yollar, bahçelerdeki güllerden de yollardaki dikenler daha güzeldi yeminler ederim ki. 

Epey yol gittikten sonra artık yorgun düşmüştüm… Şu işe bak ki bir ağaç dibi dahi bulamadım, her yer ama her yer düzlüktü. Yürüdükçe uzayan gölgemi takip ettikçe önce bir duman, sonra da çadırların sivri tepelerini gördüm uzaklarda adeta bir serap gibi. Bir göçmen obasıydı bu işte ne mutlu ki. Onlar da benim gibi yolcuydu sanki, ama onların ki mevsimlikti. Onlara uğramak ve Allah’ın bir selamını iletip, onlara bir yolcu olarak bolluk ve bereket duası edebilmek için Tanrı misafiri olmak adettendi… Yol boyu topladığım yabani meyvalardan onlara da ikram edecek, yediğim içtiğim benim olacak ama yolda gördüğüm ilginç şeyleri anlatacaktım onlara. Onlar da beni ilgiyle dinleyecek, uzaktaki yollardan ve kırlardan, dağlardan ve ovalardan, hayvanlardan ve bitkilerden getireceğim haberleri öğrenmekten çok mutlu olacaklardı. Yayık ayranını ve tereyağını, tandır ekmeğini ve kekik çorbasını tadacak, bu ikramlardan hoşlanacak ve rızkımızı veren yüce makama hep birlikte şükredecektik. Beni ilk olarak alçak gönüllü ve misafirperver yaşlı ama başlı bir pir-i endam haletinde olan oba reisi karşılayacak, bildiği en güzel kelimelerle halimi hatrımı soracaktı. Oba reisinin gelinlik ve tazecik kızı da yayık ayranı ikram edecekti, edalı mı edalı, nazlı mı nazlı. Yanıma gelmek, konuşmak isteyecek ama gelmeyecekti, her baktığında daha çok utanacak, yanakları al olacaktı. Benim de içim kıpır kıpır olacaktı ama o derinlerde içime işleyen kadife ses, benimle saklambaç oynayan yarimi unutamamıştım hiç… Gördüğüme mi yoksa gönlümdekine mi kanacaktım? Bunu yüreğime ilk fırsatta sormalıydım ama kendimle hiç yalnız kalamıyordum ki… İçimde işte böylesi bir fırtına kopuyor olacaktı ama yine de durumu bozuntuya vermeyecektim. Nihayet gece olacak ve obadaki misafir çadırında yatıya kalacak, geceleyin ağustos böceklerinin seslerini dinleyip, edalı nazlı göçmen kızı ile hayal meyal hatırladığım yarimin gülümseyen yüzünü yan yana getirecektim aklımda… Ama nazlı yarimin billurdan hayali bile o kadar parlaktı ki, bir defa içimi öylesine ısıtarak gülümsemişti ki, ismimi öylesine candan seslenmişti ki bana... Ölünceye kadar aşık olmamak, onu kovalamamak, uğruna yollarda mecnun gibi dolaşmamak elimde değildi… Bu başı sonu belli olmayan maceralı yolculuğa ara verip zaman zaman iç dünyamın derinliklerine bakıp da, orada kendimle ilgili ne acayip şeyler de görebilecektim… O benim yürek aynamdı ve içerisinde hoşuma gitmeyen şeyler de vardı elbette. Aynamın buharlandığını ve kirlendiğini görünce endişelenecek ve temizlemek isteyecektim elbette. İşte bu edalı nazlı kızı gördüğüm zaman yüreğimin bir kez daha buharlandığını hissedivermiştim. Gönlümde hiç ikilik olmamalıydı benim. Değil göçmen kızı dünya güzeli olsa ne yazardı, yüreğimdeki bir şeytan tüyünü çekip bir yanımız süzülüp geçti en fazla işte… Burada onunla uzun zaman kalıp onunla göz göze gelip de, yarimi hatırımdan çıkartmamak imkansızdı. Oysa benim yarim kadar değerli olamazdı hiçbir insan bu dünyada. Ama çiçeklerin kokusunu duyan, her nazlananın güzelliğini görünce buğulanan şu gözlerine anlat bunları diyordu deli gönlüm usulca…Sonra usulca savdı bu düşünceyi de zihnimden yüreğim…  

Tekrar düşüncelere daldım… Bu obadaki insanların bazıları beni çok hoş karşılamış, bazıları gelişime hiç aldırmamış, bazıları da sanki pek hoşlanmamıştı benden. Ama işte oba reisi vardı ya o beni çok sevmişti. Hele o şefkatle yanağımı okşayan yaşlı nine ve meraklı gözlerle bana, bu yabancıya bakan al yanaklı  parlak gözlü kıvrık saçlı ufacık tefecik sevimli çocuk yok muydu… Bunlar ne kadar güzel, huzur veren varlıklardı… Ne güzel bir yaşama sevinci, ağrısız sızısız, çilede keyifte yaşlısıyla, çocuğuyla ama hep birlikte ilelebet böyle gitse keşke diye düşündüm … Sonra tatlı tatlı uykuya daldım… Rüyamda yarimi görmek istedim, ama gene bulutları ve çayırları gördüm. Demek ki daha gidilecek yollar vardı, rüyada da olsa... 

Sabahın ilk ışıklarıyla beraber obanın reisiyle vedalaşmaya gidip; “Misafirperverliğinize ve güler yüzünüze çok teşekkür ederim” demenin de vakti gelmişti. “Doğrusu pek de ikramlısınız, hepiniz şen ve şakraksınız, böyle giderse hiç de yaşlanmazsınız… Dilerim bolluğunuz ve bereketiniz artar, kıtlıkla karşılaşmazsınız, mevsimler ne olursa olsun kalbinizdeki güneşi soğutmazsınız. Ama yolcu yolunda gerek. Hakkınızı helal edin, hadi bana eyvallah” deyip müsaadelerini isteyecektim… Obanın reisi ise gidişimi erken bulup, beni bir gece daha yolumdan alıkoymak için, en azından obadaki evlenecek çiftin akşamki düğününe kalıp şerefime de kesilecek kuzulardan ve içeceklerden, tatlılardan tadıp öyle gitmemi isteyecekti. Ama artık yüreğimin bu obaya sığamayacak kadar genişlediğini nereden bilecekti ki oba reisi. Bir gece daha kalamazdım orada, eğlenemezdim onlarla gönlümce. Göçmen kızı ile gizemli yarim arasında ve gezginlikle durgunluk arasında net bir tercih yapmam gerekliydi. Yoluma devam etmeliydim, göçmen kızını arkamda gözü yaşlı ve benden umutsuz bırakıp gitmeliydim. Gerçi böyle olduğunu hiç görmediydim, ama yine de öyle olduğunu bilmeliydim işte. Nineyle ve küçük yaramazla vedalaşmak da kalbime ne zor gelmişti. Ne kadar çabuk bağlanabiliyordum insanların sevgisine. Fakat bundan daha da büyük bir sevgi vardı içimde. İşte ben o sesi takip etmeliydim, vecd-i aşk içerisinde çağıl çağıl akarsulardan nehirlerden ırmaklardan su üstünden geçip, kirazları dallarında sincapları yuvalarında sevip, kuşların cıvıltılarında gökyüzünün renklerini dinlemek ve onlardaki gibi bir huzurla var “ol”mayı dilemek için, kara sevdayı aklayacak kadar saf ama bulutların arkasında saklananan yeni ay kadar gizemli bir keşfi aleme dalmalıydım . Ve hayalimde yarimin yeni ay gibi parlayan yüzünü yaşama sevincime ekleyip, alemleri Yaradan’a şükürler ederek, yol boyunca düşlerimin peşinden aşk tarlamdaki ekinlerimin hasadına doğru emin adımlarla gitmeliydim, niceler nicesine ve yüreğimin sevincesine doğru...


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Can Duman, 1977 İstanbul doğumlu. Amatör olarak karakalem çalışmaları, 2 buçuk yılı aşkın bir müzik (gitar, piyano, şan) eğitimi var. Mesleki tercihini önce Bilgisayar programcılığı (Marmara Ün.), daha sonra İktisat (Yıldız Teknik Ün.) üzerine yaptı. Sanatla kendini ifade etmeden yaşamanın vermiş olduğu ağırlık onu yeniden hobi olarak da olsa müziğe, ama daha çok yazıya yönlendirdi.  Duygularıyla ve özbilinciyle etkileşimini şu sıralar yazıyla daha iyi ifade edebildiğini düşünüyor ve hem edebi hem de toplumsal konularda makale çalışmalarına profesyonel anlamda ilk defa İndigo Dergisi'nde adım atıyor. Detaylı Bilgi


 

2008 © indigodergisi.com


Daha hızlı internet ve sayfaların en iyi görüntüsü için alttaki kutuya tıklayarak Firefox’u yüklemenizi tavsiye ederiz.

 


Gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

 

YAZILAR

Tanrının Zerrecikleri


Manyetik Kent Manisa


Mars’a Yaklaşan Meteor


1 YTL Ver 1 Film Çekeyim


Kuantum Sıçraması


“Şekilsel” Türbanın Yozlaşması


Client ile Yüzde Yüz Müşteri Memnuniyeti


Türk Dil Yurdu Projesi


Fransa’nın Kuzey Şehri "Lille"


İndigo Nörolojisi


Okul Öncesi Eğitim Kurumlarında Ahlâk


Futbolcu Robotların Büyük Gösterisi


Açmazlarda Özgür Seçimler 


Sylvia Plath


İndigoların Gizli Dünyası


Zamanı Böldük ‘Yeni Yıl’ dedik


Savaş


Bir Kente Ait Olmak-2


Nasıl Görmek İstiyorsanız O Şekilde Bırakınız


Bu Gerçek Sevgi Mi?


En Son Ne Zaman Doğdun?


Sevgiliye Mektuplar


Düşlerimdeki Yaşam - 6


Bir Gül’ün Yaprakları


Pasur!


Korku Tüneli


Acı Kahve, Kar ve Tarçın


Arka Sokaklar


Rhiannon


Bizim Kavgamız


Okyanus


Bahane


denemelerneyseo


Diğer Sen

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  14 KASIM 2008 TSİ 07:11