|
Yazar:
Can Duman
– Nisan 2008
Gezgin Aşığın
Düşledikleri -1-

Derinlerde bir yerlerde
onun ayak izleri vardı. İçimde, yüreğimde, gözlerimde. Sesi çok uzaklardan
ve tatlı tatlı geliyordu… O’nu takip ederek yoluma çıkan engelleri aşmak,
dağları bayırları, ovaları geçmek, ağaçların tepelerinden bulutları izlemek,
güneşin batışını doğuşundan, doğuşunu da batışından ayırt edemeden yürümek
uzaklara doğru… Birden bire karşıma çıkıp işte o anda bana gülümseyecekti,
içimi güneş gibi aydınlatacaktı gülümsemesi. Derinlerime işleyecekti yüzünün
parlaklığı, kalbinin sıcaklığı, gözlerinin ışığı, hayalinin saflığı… Adımı
söyleyen o kadife sesi şah damarımda yankılanacaktı, yakan bir “aşk”ı
bırakacaktı yüreğimin taa içine. Sonra işte o anda koşmaya başlayacaktı
kırlara doğru. Birkaç kelebek eşlik edecekti bu ceylanımsı koşuşturmaya.
Seke seke uzaklaşacaktı benden ve ben arkasından kır çiçeklerini saymaya
başlayacaktım irisinden ufağından. Yeterince sayınca da gözlerimi açacaktım
ve artık O çok uzaklara gitmiş olacaktı… Oyun başlayacaktı…
İşte böyle bazen
birbirimizi yeniden bulmak üzere kaybedecek, yalnız kalınca birbirimizin
hayaliyle gökyüzüne aşk mektupları uçuracaktık. Birbirimizi ne kadar
özlediğimizi anlamak için mahus izimizi yitirecek ve bundan da ara sıra
pişman olacaktık. Evhamlanacaktık, fakat güçlüklere de direnecektik. Bu
olduktan sonra ayrı kalmak da zor olmayacaktı. Ayrılık, huzurdan ve
billurdan yuvamıza giden yolculuğun sadık bir parçasıydı. Birbirimizin
hayaliyle yoldaş olmuştuk artık. Burnumuzda tütecektik. Gözlerimizden
gözlerimizin rengi hiç gitmeyecekti. Kulaklarımızda sesimiz, kalbimizde
sözlerimiz yinelenecekti. Uzaklarda, kayalık bir dağın dik yamaçlarında
O’nun kadifeden sesi yankılanacaktı ve bizi macera dolu bir keşfe doğru
çağıracaktı… Hiç durmadan gidecektik, baş harfini bilmediğimiz öykülerin
yazılacağı yerlere.
Güzel güneşli bir günde
çıktığım yolculukta, o sesi takip etmek en büyük motivasyon kaynağımdı.
Bazen havanın davranışları değişkenlik etse de, ağaç kovuklarında ikamet
eden sincap yavruları gibi şurda burda konaklayacak, pırıl pırıl bir havadan
rüzgârlı bir debdebeye olan geçişi izleyecek, yaprakların uçuşmasını, kekik,
nane ve türlü bitkilerin rüzgarda yayılan kokusunu içime çekecektim…
Düşünecektim, işte nereden geldik ve yine nerelere gidiyoruz, yolda kimbilir
hangi yaratıkların yolları üstünde dolandım ve hangi yol arkadaşları
yüreğimi genişletti ve ufkumu açtı ama yine de… Zaman zaman pınarların
şırıltısını dinlerken derinlerde işittiğim o kadifemsi sesi, kekremsi
kokuyu, hatırıma gelen o gülümsemeyi yeniden bulmak ve bu düşü takip etme
isteğinden beni alıkoyamadılar diyecektim kendi kendime…
Yakınlarda bir çobanın
kavalının yanık sesini işitir işitmez onunla havadan sudan sohbet etmek için
can atacaktım. O da benim gibi yalnızdı ve tek dostu da sürüsü ve
beraberindeki bir çoban köpeği. Benimle ekmeğini suyunu ve güzelim havayı
bölüşecek, türkülerinden söyleyip ezberlediği şiirleri söyleyecek,
hüzünlendikçe bir köyünde bıraktığı anasını, bir de düşlerindeki kızı
anlatacaktı. Ben de düşümdeki yari kendi kendime anlatacak, onun
düşündekinin edalı bakışları ve sürmeli gözlerine hiç mi hiç aldırmadan O’nu
düşlemeye devam edecektim. Çobanın hayallerindeki kızla ve doğayla ilgili
şiirleri beni daha da mest edecekti. Ama yine de burada tembel tembel oturup
onun hayalleriyle avunmasına daha fazla eşlik edemezdim. Çünkü benim yârim
onun ömür boyu düşleyebileceklerinden bile daha güzeldi. Yürünmeliydi, onca
yorucu yollar sırf onun için tepilmeliydi. O zaman rahat rahat oturmaktan
yârimize giden çileli yollar, bahçelerdeki güllerden de yollardaki dikenler
daha güzeldi yeminler ederim ki.
Epey yol gittikten sonra
artık yorgun düşmüştüm… Şu işe bak ki bir ağaç dibi dahi bulamadım, her yer
ama her yer düzlüktü. Yürüdükçe uzayan gölgemi takip ettikçe önce bir duman,
sonra da çadırların sivri tepelerini gördüm uzaklarda adeta bir serap gibi.
Bir göçmen obasıydı bu işte ne mutlu ki. Onlar da benim gibi yolcuydu sanki,
ama onların ki mevsimlikti. Onlara uğramak ve Allah’ın bir selamını iletip,
onlara bir yolcu olarak bolluk ve bereket duası edebilmek için Tanrı
misafiri olmak adettendi… Yol boyu topladığım yabani meyvalardan onlara da
ikram edecek, yediğim içtiğim benim olacak ama yolda gördüğüm ilginç şeyleri
anlatacaktım onlara. Onlar da beni ilgiyle dinleyecek, uzaktaki yollardan ve
kırlardan, dağlardan ve ovalardan, hayvanlardan ve bitkilerden getireceğim
haberleri öğrenmekten çok mutlu olacaklardı. Yayık ayranını ve tereyağını,
tandır ekmeğini ve kekik çorbasını tadacak, bu ikramlardan hoşlanacak ve
rızkımızı veren yüce makama hep birlikte şükredecektik. Beni ilk olarak
alçak gönüllü ve misafirperver yaşlı ama başlı bir pir-i endam haletinde
olan oba reisi karşılayacak, bildiği en güzel kelimelerle halimi hatrımı
soracaktı. Oba reisinin gelinlik ve tazecik kızı da yayık ayranı ikram
edecekti, edalı mı edalı, nazlı mı nazlı. Yanıma gelmek, konuşmak isteyecek
ama gelmeyecekti, her baktığında daha çok utanacak, yanakları al olacaktı.
Benim de içim kıpır kıpır olacaktı ama o derinlerde içime işleyen kadife
ses, benimle saklambaç oynayan yarimi unutamamıştım hiç… Gördüğüme mi yoksa
gönlümdekine mi kanacaktım? Bunu yüreğime ilk fırsatta sormalıydım ama
kendimle hiç yalnız kalamıyordum ki… İçimde işte böylesi bir fırtına kopuyor
olacaktı ama yine de durumu bozuntuya vermeyecektim. Nihayet gece olacak ve
obadaki misafir çadırında yatıya kalacak, geceleyin ağustos böceklerinin
seslerini dinleyip, edalı nazlı göçmen kızı ile hayal meyal hatırladığım
yarimin gülümseyen yüzünü yan yana getirecektim aklımda… Ama nazlı yarimin
billurdan hayali bile o kadar parlaktı ki, bir defa içimi öylesine ısıtarak
gülümsemişti ki, ismimi öylesine candan seslenmişti ki bana... Ölünceye
kadar aşık olmamak, onu kovalamamak, uğruna yollarda mecnun gibi dolaşmamak
elimde değildi… Bu başı sonu belli olmayan maceralı yolculuğa ara verip
zaman zaman iç dünyamın derinliklerine bakıp da, orada kendimle ilgili ne
acayip şeyler de görebilecektim… O benim yürek aynamdı ve içerisinde hoşuma
gitmeyen şeyler de vardı elbette. Aynamın buharlandığını ve kirlendiğini
görünce endişelenecek ve temizlemek isteyecektim elbette. İşte bu edalı
nazlı kızı gördüğüm zaman yüreğimin bir kez daha buharlandığını
hissedivermiştim. Gönlümde hiç ikilik olmamalıydı benim. Değil göçmen kızı
dünya güzeli olsa ne yazardı, yüreğimdeki bir şeytan tüyünü çekip bir
yanımız süzülüp geçti en fazla işte… Burada onunla uzun zaman kalıp onunla
göz göze gelip de, yarimi hatırımdan çıkartmamak imkansızdı. Oysa benim
yarim kadar değerli olamazdı hiçbir insan bu dünyada. Ama çiçeklerin
kokusunu duyan, her nazlananın güzelliğini görünce buğulanan şu gözlerine
anlat bunları diyordu deli gönlüm usulca…Sonra usulca savdı bu düşünceyi de
zihnimden yüreğim…
Tekrar düşüncelere
daldım… Bu obadaki insanların bazıları beni çok hoş karşılamış, bazıları
gelişime hiç aldırmamış, bazıları da sanki pek hoşlanmamıştı benden. Ama
işte oba reisi vardı ya o beni çok sevmişti. Hele o şefkatle yanağımı
okşayan yaşlı nine ve meraklı gözlerle bana, bu yabancıya bakan al yanaklı
parlak gözlü kıvrık saçlı ufacık tefecik sevimli çocuk yok muydu… Bunlar ne
kadar güzel, huzur veren varlıklardı… Ne güzel bir yaşama sevinci, ağrısız
sızısız, çilede keyifte yaşlısıyla, çocuğuyla ama hep birlikte ilelebet
böyle gitse keşke diye düşündüm … Sonra tatlı tatlı uykuya daldım… Rüyamda
yarimi görmek istedim, ama gene bulutları ve çayırları gördüm. Demek ki daha
gidilecek yollar vardı, rüyada da olsa...
Sabahın ilk ışıklarıyla
beraber obanın reisiyle vedalaşmaya gidip; “Misafirperverliğinize ve güler
yüzünüze çok teşekkür ederim” demenin de vakti gelmişti. “Doğrusu pek de
ikramlısınız, hepiniz şen ve şakraksınız, böyle giderse hiç de
yaşlanmazsınız… Dilerim bolluğunuz ve bereketiniz artar, kıtlıkla
karşılaşmazsınız, mevsimler ne olursa olsun kalbinizdeki güneşi
soğutmazsınız. Ama yolcu yolunda gerek. Hakkınızı helal edin, hadi bana
eyvallah” deyip müsaadelerini isteyecektim… Obanın reisi ise gidişimi erken
bulup, beni bir gece daha yolumdan alıkoymak için, en azından obadaki
evlenecek çiftin akşamki düğününe kalıp şerefime de kesilecek kuzulardan ve
içeceklerden, tatlılardan tadıp öyle gitmemi isteyecekti. Ama artık
yüreğimin bu obaya sığamayacak kadar genişlediğini nereden bilecekti ki oba
reisi. Bir gece daha kalamazdım orada, eğlenemezdim onlarla gönlümce. Göçmen
kızı ile gizemli yarim arasında ve gezginlikle durgunluk arasında net bir
tercih yapmam gerekliydi. Yoluma devam etmeliydim, göçmen kızını arkamda
gözü yaşlı ve benden umutsuz bırakıp gitmeliydim. Gerçi böyle olduğunu hiç
görmediydim, ama yine de öyle olduğunu bilmeliydim işte. Nineyle ve küçük
yaramazla vedalaşmak da kalbime ne zor gelmişti. Ne kadar çabuk
bağlanabiliyordum insanların sevgisine. Fakat bundan daha da büyük bir sevgi
vardı içimde. İşte ben o sesi takip etmeliydim, vecd-i aşk içerisinde çağıl
çağıl akarsulardan nehirlerden ırmaklardan su üstünden geçip, kirazları
dallarında sincapları yuvalarında sevip, kuşların cıvıltılarında gökyüzünün
renklerini dinlemek ve onlardaki gibi bir huzurla var “ol”mayı dilemek için,
kara sevdayı aklayacak kadar saf ama bulutların arkasında saklananan yeni ay
kadar gizemli bir keşfi aleme dalmalıydım . Ve hayalimde yarimin yeni ay
gibi parlayan yüzünü yaşama sevincime ekleyip, alemleri Yaradan’a şükürler
ederek, yol boyunca düşlerimin peşinden aşk tarlamdaki ekinlerimin hasadına
doğru emin adımlarla gitmeliydim, niceler nicesine ve yüreğimin sevincesine
doğru...
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Can Duman,
1977 İstanbul doğumlu. Amatör olarak karakalem çalışmaları, 2
buçuk yılı aşkın bir müzik (gitar, piyano, şan) eğitimi var. Mesleki tercihini önce Bilgisayar programcılığı (Marmara Ün.),
daha sonra İktisat (Yıldız Teknik Ün.) üzerine yaptı. Sanatla
kendini ifade etmeden yaşamanın vermiş olduğu ağırlık onu
yeniden hobi olarak da olsa müziğe, ama daha çok yazıya
yönlendirdi. Duygularıyla ve özbilinciyle etkileşimini
şu sıralar yazıyla daha iyi ifade edebildiğini düşünüyor ve
hem edebi hem de toplumsal konularda makale çalışmalarına
profesyonel anlamda ilk defa İndigo Dergisi'nde adım atıyor. Detaylı Bilgi
|