|
Yazar: Can Duman
-
Şubat 2008
İllüzyonist
Zaman ve Şapkasındaki Sırlar
Bir insanın bu dünyada
yaşayabileceği acıların en büyüğü ne olabilir? Bir yakınımızı apansız, hiç
hazırlıksız kaybetmek kadar acı verici bir şey herhalde olamaz... Ancak
bunun da ötesinde, o sevgili varlığımızın ölümcül derecede hastalandığını ve
yaşama umudunun yavaş yavaş tükendiğini görmek, hastane odalarında çaresizce
onun ölümünü beklemek, belki de makinelere bağlı yaşamak zorunda kalan o
insanın kalan ömrüyle ilgili bir kararı vermemek adına, bu dünyadaki
huzursuz bedeni varlığından huzura kavuşması için, ama çelişkili şekilde
ondan ayrılmamak için de hiç vefat etmemesini dileyerek bilinçsizce bir dua
halinde olmak olabilir.. Bu durumda yaşadığımız tam olarak, onun daha fazla
acı çekmemesi için ondan ayrılmayı dilemeyi kabullenmekle beraber bizim
kendi kendimizi suçlamamızı doğal kılan, çok güçlü olmayı gerektiren, çok
ama çok zor bir histir… Bunu yaşayanlara en kalbi sevgilerimi, metanet ve
sabır dileğimi gönderiyorum ve inanıyorum ki ancak Allah vergisi olabilecek
bir sabır ve güçle yaşadıkları zorluğa dayanmaktadırlar ve bunun da onlara
elbette hayırlı bir geri dönüşü olacaktır.
Tabii ki bedeni
varlığımızla sonsuza dek yaşayamayacağız hiçbirimiz. Doğal olarak bizden
yaşlı olanların da bizden erken dünyayı terk edeceği bilgisiyle doluyuz ve
dilerim hiçbirimizin yuvasına zamansız bir şekilde uğramaz bu durum. Ama
herkes o derece şanslı olmayabilir. Bazen kapı komşumuzun, bazen bir
akrabamızın, bazen de yakın bir dostumuzun bir yakınına isabet eden, ölümcül
tehlikelerle dolu hastalıklar veya apansız bir ölüm gibi can sıkıcı
olayların bizim kapımızı çalmasını asla düşünmek istemeyiz… Eğer biraz
inancımız da varsa, “Allah geçinden versin, evimizden ırak etsin” diye
muhakkak dua ederiz. Allah inancı ve onun getirdiği özel bilgiler bize
kısmet
olmamışsa yine de bunu yaşamayı hiçbir zaman dilemeyiz ancak başımıza
gelecek olursa da içerdiği anlamların sırrına yeterince vakıf olamayız.
Belki tanıdığımız, belki
vapurda beraber yolculuk ettiğimiz, belki yolda gördüğümüz birilerine,
umulmadık bir zamanda gelen ve tanıma şansı bulduysak haberini duyunca bir
süre üzüldüğümüz ama hayatın hay huyu içinde unuttuğumuz böyle önemli bir
olayı kendimizle ya da kendi yakınlarımızla ilgili 5 dakikadan fazla
düşünmek bizi çok korkutur. Daha uzun süre düşünebilenlere ise pek o kadar
rastlayamayız. En doğrusu da yaşam enerjimizi düşürecek kadar negatif bir
olaya odaklı olarak çok uzun müddet düşünmemektir, ne var ki günlük hayatın
koşuşturması arasında derin bir nefes alıp, “dur bir dakika yahu, ben nereye
doğru gidiyorum, bu zamana kadar nasıl bir çizgide oldum hangi çizgide
nereye doğru yürüyorum” diye de sorgulamayı denemeliyiz ve umulur ki bu
düşünceler veya uzak yakın bir başka insanın ailesindeki acıyı duyumsamamız,
bir takım önemli konularda bilincimizi tam olarak yerine getirir.

Bizler hayat boyu kendi
canımızı sıkan olaylara daha çok konsantre oluyoruz ki bu da aslında bizim
sahip olduklarımıza şükretmeyi ihmal etmekten ileri gelen
zayıflığımızdandır…
Bu anlamda ne kadar da
bireyseliz ve de odağımız ne kadar çok bizimle ilgilidir... Adeta her
birimiz günlük hayatımızın ufak tefek işleriyle ve gelecek planlarımızla
gelip geçen bir filmin de baş aktörüyüzdür ve daha önemli bir mesele yoktur,
ölüm gerçeğine toslayıncaya kadar.
Belki daha gelecekle
ilgili planlar yaparken, herhangi bir işle uğraşırken ve sevdiğimiz başka
şeyleri ertelerken, apansız buralardan göçüp de gideceğimiz ve o geri
dönmeyecek trene biz de bineceğimiz o son ana kadar farkına varamayacağımız
ölçüde bunun bir gün gerçek olacağını, yaşama olan sımsıkı bağlılığımız
gereği uzun süre düşünemeyiz… Ancak o son an gelmeden önce, buna zorunlu
olmasak da bu konuda biraz düşünmemizin bize ne derece farkındalık
getireceği ve davranışlarımıza da çeki düzen katacağına dair safiyane bir
ümidim var.
Kendimizle ilgili boş
vermişliğimizi de aşamıyorsak, bir gün kendimize odaklı kimi düşünceler
deryasına ve hay huy içinde gelip geçen hayat gailesine dalıp giderken, o
çok sevdiğimiz birisini ne kadar zamansızca kaybedebileceğimiz ihtimalini
aklımıza getirecek bir şey yaşarsak, o bizim için yine oldukça uyarıcı ve
uyandırıcı olmaktadır… İşte bunun gerçek olması fikri şayet bizi
iliklerimize kadar titretmiyorsa, yakınlarımıza olan sevgi bağımız ve
önemseyişimiz diye bir olay faal durumda değildir. Ve hissedeceğimiz bu
korku da onlara dair sevgimizi ayakta tutar… Hayırlı bir korkudur ki o,
bizim sevgimizi canlı tutmaya ve “ölü toprağı”nı atmaya, ona yeniden hayat
aşılamaya yeter. Sevgiye öncelik vermemeyle böyle bir korkunun da uzak yakın
ilgisi yoktur, sevgi merkezli duygulardan ötürü değiştirmek isteyeceğimiz
kadar yanlış bir korku da değildir bu.
Tabii ölüm korkusu diye
gayet önemli bir olgu vardır, kendimizle ilgili ve düşününce bizi daraltan,
kaçınabildiğimiz kadar da düşünmekten kaçındığımız… Aslında bu korkuyu,
dünyadan ayrılma ve neyle karşılaşacağımızı bilmediğimiz o yerle ilgili bir
hazırlıksız yakalanma korkusu diye nitelendirmek daha doğrudur. Buna “Allah
korkusu”nu da rahatlıkla ilave edebiliriz, zira böyle bir inancımız varsa,
ki bu bizim hayat boyu önümüze çıkan seçimlerimizde doğru ve dürüst
davranmaya yönlendirir ki vicdan sahibi insanlarsak bu korkuyu yaşam boyu
içimizde tutmayı da bilhassa severiz.. Ancak bu da nice insanlar tarafından
gereği gibi anlaşılamayan bir korkudur. “Allah korkusu”nu başka bir
terminolojiye çevirecek olursak vicdan muhasebesinin rahatsızlığı gibi de
nitelendirilse de, bundan daha kapsamlı olarak Allah inancı ve buna dayalı
öteki dünya fenomeni ile ilgilidir.
Ölüm korkusuyla yüzleşmek
ayrıca kendimize karşı daha dürüst olmayı da gerektirir.
Bu da bir ömürde
geçirdiğimiz zamanla ilgili bize kimi çıkarımlar sunar…
“Öyle bir hayat geçirmiş
olalım ki yarın öleceğimizi bilsek bile geriye baktığımızda neyi ne için
yaptığımıza artık o kadar üzülmeyelim” gibi bir çıkarım da bunlardan biri…
İnsanoğlu hatalar ve yanlışlar yapabilir, yaratılışı da buna müsaittir. Zira
hayat kendi içinde asla düz bir çizgi değildir, inişleri ve çıkışları
vardır, insan da bu hayatın içinde zig zaglar çizerek yol alır, bu zigzaglar
doğru ve yanlış seçimlerden kaynaklanır… Ama hatalar ve yanlışlar bizi
eninde sonunda çok mutsuz bir hayata sürüklemediyse, elimizdeki güzelliklere
şükretmemiz gereken birçok nimetlere sahipsek ve yaşadığımız anın tadını
çıkarabiliyorsak, yaşadığımız her şeyin bizimle ilgili veya bizim dışımızda
kimi sonuçları etkileyecek sebepleri olduğunu yaşam felsefemiz içinde
düşünebiliyorsak, o zaman yaptığımız yanlışları da hayatımız içinde
kucaklayacak olgunluğa ve yaşadıklarımızla ilgili pişmanlık hissetmeme
noktasına gelebiliriz. Fakat bu çıkarım, bize yanlışlar yapmayı ya da mevcut
hataları alışkanlık haline getirmeyi de muhakkak ki mazur gösterecek bir
samimiyetsizlik içinde değildir.
Sürekli ya da -bilinç
düzeyimize göre -ara sıra yaptığımız yanlışlardan biri, sevdiklerimize hak
ettikleri değeri verememek, onları sevdiğimizi hissettirmeden bir ömür
geçirip gitmektir. Eğer bu değeri karşılıklı olarak birbirimize
hissettirebilmiş isek , ölüm anında ya da ölümcül hastalık dönemlerinde
çektiğimiz sıkıntılar, geriye dönüp baktığımızda hissedeceğimiz pişmanlıktan
daha büyük olmayacaktır gibi mantıksal bir sonuca da varabiliriz. Bu anlamda
yakınımız veya dostumuz olan insanların haklarını yememeye
ve henüz fırsatımız varken haklarını sıkça teslim etmeye, bize dair olan
hakları için her fırsatta teşekkür etmeye ne kadar zaman ayırırsak bu da
bizi onlara o kadar daha fazla yakınlaştıracak, ayrıldığımızda da üzüntümüzü
hafifletecek anılara sebep olacaktır.
Keşke olmasa desek de
elbette kızgınlıklarımız, kırgınlıklarımız, kavgalarımız oluyor ve olacaktır
da. Ne var ki bunların üstesinden gelebilmek için, hatırlamamız gereken en
önemli ve en soğuk gerçek, hepimizin öleceği ve kimin ne zaman daha önce
buradan ayrılacağını asla bilememe acizliğinin bir an önce idrakine
varmaktır.
Kuşkusuz ölümle ilgili
düşünmek bizim zamana olan bakışımızı da etkilemektedir.
Zamanın izafi bir konu
olduğu ve dünyada farklı uzayda ya da evrenin bambaşka bir yerinde daha
farklı işlediği Kur’an ayetleriyle (Secde/5, Hac/47, Mearic/4) bildirilen
bir gerçek olduğu kadar, Einstein’in İzafiyet Teorisi ile de bilimsel olarak
ortaya konmuştur.
Zamanın ne derece algısal
ve illüzyonel bir kavram olduğunu kendi kendimize de gözlemleme şansımız
vardır. Zira zaman, kimi zaman bize sınırsız gelen kimi zaman ise çabucak
tükenen bir mevhumdur. Örneğin yalnız başımıza veya sıkıntılı bir şekilde
geçirdiğimiz birkaç dakika bile bizim için hiç geçmez gibi görünür.
Eğlenceli geçen keyifli bir günün sonunda ya da sevdiklerimizle ya da
ailemizle dolu dolu geçirdiğimiz, birbirimizi sevdiğimizi gösterme fırsatını
sözle ya da eylemlerle bulduğumuz anlar ise bizim için o anda yaşanması
keyifli olduğundan ötürü hem zaman algısından yoksun ve zamansızlık içinde
geçen, hem de hiç sıkıcı bir tarafı olmadığından dolayı nasıl geçtiği
anlaşılamayan bir süredir. Oysaki belirtilen farklı konumlarda geçirdiğimiz
bu zaman süre olarak denk tutulabilirse eğer şunu da fark ediyoruz ki, geçen
zaman aynı zamandır ancak bizim aynı zaman miktarında yaptığımız farklı
eylemlerin bize ne algılattığı ve ne hissettirdiğine dair akrep ve
yelkovanın turlamalarının miktarı esas olarak belirleyici olmamaktadır.
Zamanı algılamak ya da
onun algısallığını ve bunun getireceği yanılgı ve illüzyonel yönünü iyi
bilmek, zamana dair algısal yanlışlara düşmememizi engelleyen ve onu doğru
kullanmamızı da belirleyen önemli açılımlar sunar bize.
Einstein’in
Özel görelilik teorisi, kendi zamanı için inanılması güç pek çok
öngörülerde bulunmuştur, bunlardan en önemlileri:
—Cisimler hızlandıkça
zaman cisim için daha yavaş akmaya başlayacaktır, ışık hızına ulaşıldığında
zaman durmalıdır.
—Cisimler hızlandıkça
kinetik enerjilerinin bir kısmı kütleye dönüşür, durağan kütleye sahip
cisimler hiçbir zaman ışık hızına erişemeyeceklerdir.
—Cisimler hızlandıkça
hareket doğrultusundaki boyları kısalmaya uğrayacaktır.
Özel Görelilik Teorisinin doğruluğunu
ispat için çeşitli deneyler yapılmıştır. Buna göre:
İçlerinde çok hassas atom saatleri
taşıyan uçaklar değişik yönlere doğru değişik hızlarla hareket ettirilmiş ve
saatlerin kuramın hesaplarına yeterince uygun olarak yavaşladığı/hızlandığı
gözlenmiştir.
[Hafele-Keating deneyi]
Zamandaki yavaşlamanın sadece saatte
meydana gelmediğini, gerçekte yaşandığının kanıtı ilk olarak nötrino ve
mü-mezon deneylerinde ortaya çıkmıştır. Güneşten dünyamıza gelen nötrino ve
müonların ışık hızına çok yaklaştıkları (%99.4) için ömürlerinin (yaşam
sürelerinin) Dünya'da üretilen durağan olanlara göre çok daha uzun olduğu
görülmektedir.
[Special Relativity An Experiment with µ
Mesons (Muons)]
Parçacık hızlandırıcılarındaki
hızlandırma deneylerinde bugüne kadar kütlesi olan hiçbir cisim, atom veya
elektron ışık hızına çıkarılamamıştır. Hız arttıkça kütlesi de arttığı için
ivmelendirilmesi zorlaşmaktadır.
(kaynak: vikipedia)
İnsanoğlu için ışık
hızına ulaşmak gibi bir imkan belki şu anki teknolojiyle mevzu bahis
değildir. Ancak yine de ışık hızına ulaşmanın Tanrısal bir güce ulaşmayla
eşdeğer olduğuna dair bir çıkarsama doğru kabul edilebilirse ki bu konuda
belki de hem ilahi kaynaklardan, hem de spiritüel kaynaklardan yararlanmak
yerinde olacaktır, sevdiklerimizle birlikte sevgiyi tüm hücrelerimizde
hissederek yaşadığımızda ve sevgiyi yaşam biçimi haline getirdiğimizde
zamanı akmıyor gibi hissettiren o algının tam olarak ne olduğunu anlamamız
çok kolay olabilir. Bunu çağrıştıran denemeler, sevdiklerimizle geçirdiğimiz
ve saf olarak sevgiyle bütünleşebildiğimiz, hiçbir yargı ve negatif his
içinde olmadığımız zamanlardır (buna ibadet halindeki varılabilen huşu da
örnek verilebilir). Tıpkı uzayda ışık hızıyla seyahat edermişçesine zaman
bizim için yavaş akma hissi uyandırır. Zira bunun daha başka bir örneğini,
basit yaşayan ve basit şeylerle mutlu olmayı bilen, mutlu bir evlilik yapan
(sağlıklı beslendikleri takdirde ve genetik ve ölümcül bir hastalıkları
yoksa) hem uzun hem de dinç bir hayat yaşayan insanların, böyle bir yaşam
sürmeyen insanlara oranla ne derece sağlıklı ve gencecik kalabildiklerine
bakarak da anlayabiliriz. Tabi bunun için ne bu yazıda, ne de bir
üniversitede bilimsel bir tez hazırlama gibi bir iddiam olduğunu
düşünmemekteyim ancak bu da benim de “içsel istatistiğime” göre doğrudur-
bir yazar dostun tabirini burada da kullanmak caizse.
İzafiyet (Görelilik)
Kuramı ile ilgili kısmi açıklamaya biraz daha devam edecek olursak ünlü
fizikçi Stephen Hawking’in görüşlerini de bu konuya dâhil edebiliriz.
Hawking’e göre bir cismin hızının yanısıra konumu da zamanı etkilemektedir.
Genel Görelilik Kuramı, çekim merkezlerinin yakınında zamanın daha yavaş
geçtiğini ispatlamıştır. Stephen Hawking, bu gerçeği bir ikiz
örneğiyle şöyle anlatmaktadır:
"Görelilik kuramı mutlak zamanı çöpe
attı. Bir çift ikizi düşünelim. Diyelim ki ikizlerden biri dağın tepesinde
yaşasın, ötekisi deniz yüzeyinde. İlk ikiz (yani dağın tepesinde yaşayan)
ikincisinden daha çabuk yaşlanacaktır. Yani yeniden karşılaştıklarında
öbüründen daha yaşlı olacaktır." (Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi,
s.54)
Görelilik Kuramı ile, hıza ve konuma göre
uzayda farklı zaman dilimleri olduğu ortaya konmuştur.
Hawking’in tespitiyle
ilgili naçizane görüşümün “bana göre”liği fizikçileri pek fazla enterese
etmeyeceğine göre, burada sözkonusu edilen olaya eklenecek en önemli nokta,
bu tür çekim merkezlerinin salt yerçekiminden ibaret olmadığı ama farklı
çekimlerin de zaman (algısı) üzerindeki etkisinin doğruluğu yönünde
olmalıdır. Sevgi ve ilginin, şefkatin ve pozitif düşüncelerin yadsınamayacak
kadar kuvvetli bir çekim merkezi olduğunu düşünecek olursak, eğer bizler
olumlu ve sevgiye yönelik bir odağın çekiminde kalmayı kabul ediyorsak ya da
bunu yaşamımızda daha fazla deneyimliyorsak- örnek olarak bu daha çok gelir
getirecek işler yerine sevdiğimiz bir işle uğraşmamız, veya çıkarlarımıza
göre hareket edip farklı insanlarla farklı fırsatlar yaşamayı denemekten
vazgeçmek gibi bir tercih maliyetine razı olarak yalnızca sevdiğimiz ve
değer verdiğimiz insanlarla zaman geçirmeyi düşünebilmemizi verebiliriz-
zamanın daha yavaş akacağını ve dolayısıyla daha yavaş yaşlandığımıza ya da
sevdiklerimizin yanında daha az yaşlı olduğumuzu hissettiğimize şahit olma
ihtimalimiz fazlasıyla sözkonusudur. Buna farklı bir örnek de rüyada geçen
zamanın uzunluğunu ya da kısalığını algılayamamızdır. Güzel geçen şeylerin
ardından, “rüya gibiydi” deyişimiz de bu yüzdendir. Şayet böyle bir odağa
yakın kal(a)madığımız takdirde, algıladığımız zaman “bize göre” farklı
olacak, yaşadığımız anın tadına varamama ve buna bağlı olarak sağlıklı ve
genç kalma imkânımız da o “an” için elimizden gidecektir. Kimbilir o “an”
kime ne kadar uzun gelecektir…
Son olarak şu çıkarımı da
yapmadan bu yazının zamanına ve ona olan bakışına bir son nokta koyamayız…
Bir insanın yaşayabileceği en acı olay çok sevdiği bir kimseyi son derece
zamansız bir şekilde veya çok sıkıntılı bir sürecin ardından kaybetmek kadar
üzücü bir hadise değildir aslında, ama bundan daha acı olanı ve
sevdiklerinin de asla onun için arzulamayacağı üzere, farklı önyargılar
içinde davranarak “materyalizme göreli” gerçeklere bağlı bir hayatı bilinç
odağına koyarak, kendisine verilen bir hediye olarak bu zamanı nerede, nasıl
ve ne amaçla kullanacağını düşünmeye tam anlamıyla zaman bulamadan önce bu
dünyadan ayrılmasıdır, yani elindeki zaman denilen illüzyoniste aldanarak
onu boşa harcamasıdır...
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Can Duman,
1977 İstanbul doğumlu. Amatör olarak karakalem çalışmaları, 2
buçuk yılı aşkın bir müzik (gitar, piyano, şan) eğitimi var. Mesleki tercihini önce Bilgisayar programcılığı (Marmara Ün.),
daha sonra İktisat (Yıldız Teknik Ün.) üzerine yaptı. Sanatla
kendini ifade etmeden yaşamanın vermiş olduğu ağırlık onu
yeniden hobi olarak da olsa müziğe, ama daha çok yazıya
yönlendirdi. Duygularıyla ve özbilinciyle etkileşimini
şu sıralar yazıyla daha iyi ifade edebildiğini düşünüyor ve
hem edebi hem de toplumsal konularda makale çalışmalarına
profesyonel anlamda ilk defa İndigo Dergisi'nde adım atıyor. Detaylı Bilgi
|