Sayı 38|KASIM 2008            Anasayfa  |  Kurumsal  |  Reklam  |  Blog  |  Arşiv  |  İndigo  |  Gündem  |  Röportajlar  |  Dünya  |  İnsan  |  Sağlık  |  Kültür Sanat  |  Çocuk  Eğitim  |  Çevre  |  Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Aşkı Var

Şair: Yasin Sarı


Sıla Mektubu

Şair: Ozan Deniz Sarıtop

 

 

 

 

 

Yazar: Can Duman - Şubat 2008 

İllüzyonist Zaman ve Şapkasındaki Sırlar 

Bir insanın bu dünyada yaşayabileceği acıların en büyüğü ne olabilir? Bir yakınımızı apansız, hiç hazırlıksız kaybetmek kadar acı verici bir şey herhalde olamaz... Ancak bunun da ötesinde, o sevgili varlığımızın ölümcül derecede hastalandığını ve yaşama umudunun yavaş yavaş tükendiğini görmek, hastane odalarında çaresizce onun ölümünü beklemek, belki de makinelere bağlı yaşamak zorunda kalan o insanın kalan ömrüyle ilgili bir kararı vermemek adına, bu dünyadaki huzursuz bedeni varlığından huzura kavuşması için, ama çelişkili şekilde ondan ayrılmamak için de hiç vefat etmemesini dileyerek bilinçsizce bir dua halinde olmak olabilir.. Bu durumda yaşadığımız tam olarak, onun daha fazla acı çekmemesi için ondan ayrılmayı dilemeyi kabullenmekle beraber bizim kendi kendimizi suçlamamızı doğal kılan, çok güçlü olmayı gerektiren, çok ama çok zor bir histir… Bunu yaşayanlara en kalbi sevgilerimi, metanet ve sabır dileğimi gönderiyorum ve inanıyorum ki ancak Allah vergisi olabilecek bir sabır ve güçle yaşadıkları zorluğa dayanmaktadırlar ve bunun da onlara elbette hayırlı bir geri dönüşü olacaktır.  

Tabii ki bedeni varlığımızla sonsuza dek yaşayamayacağız hiçbirimiz. Doğal olarak bizden yaşlı olanların da bizden erken dünyayı terk edeceği bilgisiyle doluyuz ve dilerim hiçbirimizin yuvasına zamansız bir şekilde uğramaz bu durum. Ama herkes o derece şanslı olmayabilir. Bazen kapı komşumuzun, bazen bir akrabamızın, bazen de yakın bir dostumuzun bir yakınına isabet eden, ölümcül tehlikelerle dolu hastalıklar veya apansız bir ölüm gibi can sıkıcı olayların bizim kapımızı çalmasını asla düşünmek istemeyiz… Eğer biraz inancımız da varsa, “Allah geçinden versin, evimizden ırak etsin” diye muhakkak dua ederiz. Allah inancı ve onun getirdiği özel bilgiler bize kısmet olmamışsa yine de bunu yaşamayı hiçbir zaman dilemeyiz ancak başımıza gelecek olursa da içerdiği anlamların sırrına yeterince vakıf olamayız. 

Belki tanıdığımız, belki vapurda beraber yolculuk ettiğimiz, belki yolda gördüğümüz birilerine, umulmadık bir zamanda gelen ve tanıma şansı bulduysak haberini duyunca bir süre üzüldüğümüz ama hayatın hay huyu içinde unuttuğumuz böyle önemli bir olayı kendimizle ya da kendi yakınlarımızla ilgili 5 dakikadan fazla düşünmek bizi çok korkutur. Daha uzun süre düşünebilenlere ise pek o kadar rastlayamayız. En doğrusu da yaşam enerjimizi düşürecek kadar negatif bir olaya odaklı olarak çok uzun müddet düşünmemektir, ne var ki günlük hayatın koşuşturması arasında derin bir nefes alıp, “dur bir dakika yahu, ben nereye doğru gidiyorum, bu zamana kadar nasıl bir çizgide oldum hangi çizgide nereye doğru yürüyorum” diye de sorgulamayı denemeliyiz ve umulur ki bu düşünceler veya uzak yakın bir başka insanın ailesindeki acıyı duyumsamamız, bir takım önemli konularda bilincimizi tam olarak yerine getirir. 

Bizler hayat boyu kendi canımızı sıkan olaylara daha çok konsantre oluyoruz ki bu da aslında bizim sahip olduklarımıza şükretmeyi ihmal etmekten ileri gelen zayıflığımızdandır… 

Bu anlamda ne kadar da bireyseliz ve de odağımız ne kadar çok bizimle ilgilidir... Adeta her birimiz günlük hayatımızın ufak tefek işleriyle ve gelecek planlarımızla gelip geçen bir filmin de baş aktörüyüzdür ve daha önemli bir mesele yoktur, ölüm gerçeğine toslayıncaya kadar. 

Belki daha gelecekle ilgili planlar yaparken, herhangi bir işle uğraşırken ve sevdiğimiz başka şeyleri ertelerken, apansız buralardan göçüp de gideceğimiz ve o geri dönmeyecek trene biz de bineceğimiz o son ana kadar farkına varamayacağımız ölçüde bunun bir gün gerçek olacağını, yaşama olan sımsıkı bağlılığımız gereği uzun süre düşünemeyiz… Ancak o son an gelmeden önce, buna zorunlu olmasak da bu konuda biraz düşünmemizin bize ne derece farkındalık getireceği ve davranışlarımıza da çeki düzen katacağına dair safiyane bir ümidim var. 

Kendimizle ilgili boş vermişliğimizi de aşamıyorsak, bir gün kendimize odaklı kimi düşünceler deryasına ve hay huy içinde gelip geçen hayat gailesine dalıp giderken, o çok sevdiğimiz birisini ne kadar zamansızca kaybedebileceğimiz ihtimalini aklımıza getirecek bir şey yaşarsak, o bizim için yine oldukça uyarıcı ve uyandırıcı olmaktadır… İşte bunun gerçek olması fikri şayet bizi iliklerimize kadar titretmiyorsa, yakınlarımıza olan sevgi bağımız ve önemseyişimiz diye bir olay faal durumda değildir. Ve hissedeceğimiz bu korku da onlara dair sevgimizi ayakta tutar… Hayırlı bir korkudur ki o, bizim sevgimizi canlı tutmaya ve “ölü toprağı”nı atmaya, ona yeniden hayat aşılamaya yeter. Sevgiye öncelik vermemeyle böyle bir korkunun da uzak yakın ilgisi yoktur, sevgi merkezli duygulardan ötürü değiştirmek isteyeceğimiz kadar yanlış bir korku da değildir bu. 

Tabii ölüm korkusu diye gayet önemli bir olgu vardır, kendimizle ilgili ve düşününce bizi daraltan, kaçınabildiğimiz kadar da düşünmekten kaçındığımız… Aslında bu korkuyu, dünyadan ayrılma ve neyle karşılaşacağımızı bilmediğimiz o yerle ilgili bir hazırlıksız yakalanma korkusu diye nitelendirmek daha doğrudur. Buna “Allah korkusu”nu da rahatlıkla ilave edebiliriz, zira böyle bir inancımız varsa, ki bu bizim hayat boyu önümüze çıkan seçimlerimizde doğru ve dürüst davranmaya yönlendirir ki vicdan sahibi insanlarsak bu korkuyu yaşam boyu içimizde tutmayı da bilhassa severiz.. Ancak bu da nice insanlar tarafından gereği gibi anlaşılamayan bir korkudur. “Allah korkusu”nu başka bir terminolojiye çevirecek olursak vicdan muhasebesinin rahatsızlığı gibi de nitelendirilse de, bundan daha kapsamlı olarak Allah inancı ve buna dayalı öteki dünya fenomeni ile ilgilidir. 

Ölüm korkusuyla yüzleşmek ayrıca kendimize karşı daha dürüst olmayı da gerektirir.

Bu da bir ömürde geçirdiğimiz zamanla ilgili bize kimi çıkarımlar sunar…

“Öyle bir hayat geçirmiş olalım ki yarın öleceğimizi bilsek bile geriye baktığımızda neyi ne için yaptığımıza artık o kadar üzülmeyelim”  gibi bir çıkarım da bunlardan biri… İnsanoğlu hatalar ve yanlışlar yapabilir, yaratılışı da buna müsaittir. Zira hayat kendi içinde asla düz bir çizgi değildir, inişleri ve çıkışları vardır, insan da bu hayatın içinde zig zaglar çizerek yol alır, bu zigzaglar doğru ve yanlış seçimlerden kaynaklanır… Ama hatalar ve yanlışlar bizi eninde sonunda çok mutsuz bir hayata sürüklemediyse, elimizdeki güzelliklere şükretmemiz gereken birçok nimetlere sahipsek ve yaşadığımız anın tadını çıkarabiliyorsak, yaşadığımız her şeyin bizimle ilgili veya bizim dışımızda kimi sonuçları etkileyecek sebepleri olduğunu yaşam felsefemiz içinde düşünebiliyorsak, o zaman yaptığımız yanlışları da hayatımız içinde kucaklayacak olgunluğa ve yaşadıklarımızla ilgili pişmanlık hissetmeme noktasına gelebiliriz. Fakat bu çıkarım, bize yanlışlar yapmayı ya da mevcut hataları alışkanlık haline getirmeyi de muhakkak ki mazur gösterecek bir samimiyetsizlik içinde değildir.  

Sürekli ya da -bilinç düzeyimize göre -ara sıra yaptığımız yanlışlardan biri, sevdiklerimize hak ettikleri değeri verememek, onları sevdiğimizi hissettirmeden bir ömür geçirip gitmektir. Eğer bu değeri karşılıklı olarak birbirimize hissettirebilmiş isek , ölüm anında ya da ölümcül hastalık dönemlerinde çektiğimiz sıkıntılar, geriye dönüp baktığımızda hissedeceğimiz pişmanlıktan daha büyük olmayacaktır gibi mantıksal bir sonuca da varabiliriz. Bu anlamda yakınımız veya dostumuz olan insanların haklarını yememeye ve henüz fırsatımız varken haklarını sıkça teslim etmeye, bize dair olan hakları için her fırsatta teşekkür etmeye ne kadar zaman ayırırsak bu da bizi onlara o kadar daha fazla yakınlaştıracak, ayrıldığımızda da üzüntümüzü hafifletecek anılara sebep olacaktır. 

Keşke olmasa desek de elbette kızgınlıklarımız, kırgınlıklarımız, kavgalarımız oluyor ve olacaktır da. Ne var ki bunların üstesinden gelebilmek için, hatırlamamız gereken en önemli ve en soğuk gerçek, hepimizin öleceği ve kimin ne zaman daha önce buradan ayrılacağını asla bilememe acizliğinin bir an önce idrakine varmaktır. 

Kuşkusuz ölümle ilgili düşünmek bizim zamana olan bakışımızı da etkilemektedir.  

Zamanın izafi bir konu olduğu ve dünyada farklı uzayda ya da evrenin bambaşka bir yerinde daha farklı işlediği Kur’an ayetleriyle (Secde/5, Hac/47,  Mearic/4) bildirilen bir gerçek olduğu kadar, Einstein’in İzafiyet Teorisi ile de bilimsel olarak ortaya konmuştur. 

Zamanın ne derece algısal ve illüzyonel bir kavram olduğunu kendi kendimize de gözlemleme şansımız vardır. Zira zaman, kimi zaman bize sınırsız gelen kimi zaman ise çabucak tükenen bir mevhumdur. Örneğin yalnız başımıza veya sıkıntılı bir şekilde geçirdiğimiz birkaç dakika bile bizim için hiç geçmez gibi görünür. Eğlenceli geçen keyifli bir günün sonunda ya da sevdiklerimizle ya da ailemizle dolu dolu geçirdiğimiz, birbirimizi sevdiğimizi gösterme fırsatını sözle ya da eylemlerle bulduğumuz anlar ise bizim için o anda yaşanması keyifli olduğundan ötürü hem zaman algısından yoksun ve zamansızlık içinde geçen, hem de hiç sıkıcı bir tarafı olmadığından dolayı nasıl geçtiği anlaşılamayan bir süredir. Oysaki belirtilen farklı konumlarda geçirdiğimiz bu zaman süre olarak denk tutulabilirse eğer şunu da fark ediyoruz ki, geçen zaman aynı zamandır ancak bizim aynı zaman miktarında yaptığımız farklı eylemlerin bize ne algılattığı ve ne hissettirdiğine dair akrep ve yelkovanın turlamalarının miktarı esas olarak belirleyici olmamaktadır. 

Zamanı algılamak ya da onun algısallığını ve bunun getireceği yanılgı ve illüzyonel yönünü iyi bilmek, zamana dair algısal yanlışlara düşmememizi engelleyen ve onu doğru kullanmamızı da belirleyen önemli açılımlar sunar bize.  

Einstein’in Özel görelilik teorisi, kendi zamanı için inanılması güç pek çok öngörülerde bulunmuştur, bunlardan en önemlileri:

—Cisimler hızlandıkça zaman cisim için daha yavaş akmaya başlayacaktır, ışık hızına ulaşıldığında zaman durmalıdır.

—Cisimler hızlandıkça kinetik enerjilerinin bir kısmı kütleye dönüşür, durağan kütleye sahip cisimler hiçbir zaman ışık hızına erişemeyeceklerdir.

—Cisimler hızlandıkça hareket doğrultusundaki boyları kısalmaya uğrayacaktır.

 

Özel Görelilik Teorisinin doğruluğunu ispat için çeşitli deneyler yapılmıştır. Buna göre: 

İçlerinde çok hassas atom saatleri taşıyan uçaklar değişik yönlere doğru değişik hızlarla hareket ettirilmiş ve saatlerin kuramın hesaplarına yeterince uygun olarak yavaşladığı/hızlandığı gözlenmiştir. [Hafele-Keating deneyi]

Zamandaki yavaşlamanın sadece saatte meydana gelmediğini, gerçekte yaşandığının kanıtı ilk olarak nötrino ve mü-mezon deneylerinde ortaya çıkmıştır. Güneşten dünyamıza gelen nötrino ve müonların ışık hızına çok yaklaştıkları (%99.4) için ömürlerinin (yaşam sürelerinin) Dünya'da üretilen durağan olanlara göre çok daha uzun olduğu görülmektedir. [Special Relativity An Experiment with µ Mesons (Muons)]

Parçacık hızlandırıcılarındaki hızlandırma deneylerinde bugüne kadar kütlesi olan hiçbir cisim, atom veya elektron ışık hızına çıkarılamamıştır. Hız arttıkça kütlesi de arttığı için ivmelendirilmesi zorlaşmaktadır.  

(kaynak: vikipedia) 

İnsanoğlu için ışık hızına ulaşmak gibi bir imkan belki şu anki teknolojiyle mevzu bahis değildir. Ancak yine de ışık hızına ulaşmanın Tanrısal bir güce ulaşmayla eşdeğer olduğuna dair bir çıkarsama doğru kabul edilebilirse ki bu konuda belki de hem ilahi kaynaklardan, hem de spiritüel kaynaklardan yararlanmak yerinde olacaktır, sevdiklerimizle birlikte sevgiyi tüm hücrelerimizde hissederek yaşadığımızda ve sevgiyi yaşam biçimi haline getirdiğimizde zamanı akmıyor gibi hissettiren o algının tam olarak ne olduğunu anlamamız çok kolay olabilir. Bunu çağrıştıran denemeler, sevdiklerimizle geçirdiğimiz ve saf olarak sevgiyle bütünleşebildiğimiz, hiçbir yargı ve negatif his içinde olmadığımız zamanlardır (buna ibadet halindeki varılabilen huşu da örnek verilebilir). Tıpkı uzayda ışık hızıyla seyahat edermişçesine zaman bizim için yavaş akma hissi uyandırır. Zira bunun daha başka bir örneğini, basit yaşayan ve basit şeylerle mutlu olmayı bilen, mutlu bir evlilik yapan (sağlıklı beslendikleri takdirde ve genetik ve ölümcül bir hastalıkları yoksa) hem uzun hem de dinç bir hayat yaşayan insanların, böyle bir yaşam sürmeyen insanlara oranla ne derece sağlıklı ve gencecik kalabildiklerine bakarak da anlayabiliriz. Tabi bunun için ne bu yazıda, ne de bir üniversitede bilimsel bir tez hazırlama gibi bir iddiam olduğunu düşünmemekteyim ancak bu da benim de “içsel istatistiğime” göre doğrudur- bir yazar dostun tabirini burada da kullanmak caizse.  

İzafiyet (Görelilik) Kuramı ile ilgili kısmi açıklamaya biraz daha devam edecek olursak ünlü fizikçi Stephen Hawking’in görüşlerini de bu konuya dâhil edebiliriz. Hawking’e göre bir cismin hızının yanısıra konumu da zamanı etkilemektedir. Genel Görelilik Kuramı, çekim merkezlerinin yakınında zamanın daha yavaş geçtiğini ispatlamıştır. Stephen Hawking, bu gerçeği bir ikiz örneğiyle şöyle anlatmaktadır: 

"Görelilik kuramı mutlak zamanı çöpe attı. Bir çift ikizi düşünelim. Diyelim ki ikizlerden biri dağın tepesinde yaşasın, ötekisi deniz yüzeyinde. İlk ikiz (yani dağın tepesinde yaşayan) ikincisinden daha çabuk yaşlanacaktır. Yani yeniden karşılaştıklarında öbüründen daha yaşlı olacaktır." (Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, s.54) 

Görelilik Kuramı ile, hıza ve konuma göre uzayda farklı zaman dilimleri olduğu ortaya konmuştur.  

Hawking’in tespitiyle ilgili naçizane görüşümün “bana göre”liği fizikçileri pek fazla enterese etmeyeceğine göre, burada sözkonusu edilen olaya eklenecek en önemli nokta, bu tür çekim merkezlerinin salt yerçekiminden ibaret olmadığı ama farklı çekimlerin de zaman (algısı) üzerindeki etkisinin doğruluğu yönünde olmalıdır. Sevgi ve ilginin, şefkatin ve pozitif düşüncelerin yadsınamayacak kadar kuvvetli bir çekim merkezi olduğunu düşünecek olursak, eğer bizler olumlu ve sevgiye yönelik bir odağın çekiminde kalmayı kabul ediyorsak ya da bunu yaşamımızda daha fazla deneyimliyorsak- örnek olarak bu daha çok gelir getirecek işler yerine sevdiğimiz bir işle uğraşmamız, veya çıkarlarımıza göre hareket edip farklı insanlarla farklı fırsatlar yaşamayı denemekten vazgeçmek gibi bir tercih maliyetine razı olarak yalnızca sevdiğimiz ve değer verdiğimiz insanlarla zaman geçirmeyi düşünebilmemizi verebiliriz- zamanın daha yavaş akacağını ve dolayısıyla daha yavaş yaşlandığımıza ya da sevdiklerimizin yanında daha az yaşlı olduğumuzu hissettiğimize şahit olma ihtimalimiz fazlasıyla sözkonusudur. Buna farklı bir örnek de rüyada geçen zamanın uzunluğunu ya da kısalığını algılayamamızdır. Güzel geçen şeylerin ardından, “rüya gibiydi” deyişimiz de bu yüzdendir. Şayet böyle bir odağa yakın kal(a)madığımız takdirde, algıladığımız zaman “bize göre” farklı olacak, yaşadığımız anın tadına varamama ve buna bağlı olarak sağlıklı ve genç kalma imkânımız da o “an” için elimizden gidecektir. Kimbilir o “an” kime ne kadar uzun gelecektir… 

Son olarak şu çıkarımı da yapmadan bu yazının zamanına ve ona olan bakışına bir son nokta koyamayız… Bir insanın yaşayabileceği en acı olay çok sevdiği bir kimseyi son derece zamansız bir şekilde veya çok sıkıntılı bir sürecin ardından kaybetmek kadar üzücü bir hadise değildir aslında, ama bundan daha acı olanı ve sevdiklerinin de asla onun için arzulamayacağı üzere, farklı önyargılar içinde davranarak “materyalizme göreli” gerçeklere bağlı bir hayatı bilinç odağına koyarak, kendisine verilen bir hediye olarak bu zamanı nerede, nasıl ve ne amaçla kullanacağını düşünmeye tam anlamıyla zaman bulamadan önce bu dünyadan ayrılmasıdır, yani elindeki zaman denilen illüzyoniste aldanarak onu boşa harcamasıdır...


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Can Duman, 1977 İstanbul doğumlu. Amatör olarak karakalem çalışmaları, 2 buçuk yılı aşkın bir müzik (gitar, piyano, şan) eğitimi var. Mesleki tercihini önce Bilgisayar programcılığı (Marmara Ün.), daha sonra İktisat (Yıldız Teknik Ün.) üzerine yaptı. Sanatla kendini ifade etmeden yaşamanın vermiş olduğu ağırlık onu yeniden hobi olarak da olsa müziğe, ama daha çok yazıya yönlendirdi.  Duygularıyla ve özbilinciyle etkileşimini şu sıralar yazıyla daha iyi ifade edebildiğini düşünüyor ve hem edebi hem de toplumsal konularda makale çalışmalarına profesyonel anlamda ilk defa İndigo Dergisi'nde adım atıyor. Detaylı Bilgi


Daha hızlı internet ve sayfaların en iyi görüntüsü için alttaki kutuya tıklayarak Firefox’u yüklemenizi tavsiye ederiz.

 


Gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

 

YAZILAR

Tanrının Zerrecikleri


Manyetik Kent Manisa


Mars’a Yaklaşan Meteor


1 YTL Ver 1 Film Çekeyim


Kuantum Sıçraması


“Şekilsel” Türbanın Yozlaşması


Client ile Yüzde Yüz Müşteri Memnuniyeti


Türk Dil Yurdu Projesi


Fransa’nın Kuzey Şehri "Lille"


İndigo Nörolojisi


Okul Öncesi Eğitim Kurumlarında Ahlâk


Futbolcu Robotların Büyük Gösterisi


Açmazlarda Özgür Seçimler 


Sylvia Plath


İndigoların Gizli Dünyası


Zamanı Böldük ‘Yeni Yıl’ dedik


Savaş


Bir Kente Ait Olmak-2


Nasıl Görmek İstiyorsanız O Şekilde Bırakınız


Bu Gerçek Sevgi Mi?


En Son Ne Zaman Doğdun?


Sevgiliye Mektuplar


Düşlerimdeki Yaşam - 6


Bir Gül’ün Yaprakları


Pasur!


Korku Tüneli


Acı Kahve, Kar ve Tarçın


Arka Sokaklar


Rhiannon


Bizim Kavgamız


Okyanus


Bahane


denemelerneyseo


Diğer Sen

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  14 KASIM 2008 TSİ 07:11