|
Yazar:
Çağlar Demirdoğan
- Ocak 2008
Bir Kente
Ait Olmak -2
Hiçbir yere ait olmamak ile
ilgili bir hikâyem vardı. Bir gökyüzü altında nereye gidersem gideyim, zaten
hep ait olduğum evrenin bir parçası hissettiğimden bahsedip durdum. Yerleşen
ölür, felsefesini benimsemeye çalıştım.

Oysa kendimi bir kente
ait hissetmeyince, kendi yalnızlığımın resmini çiziyormuşum. Buralardan çok
uzaklaşınca anladım… Hatıralarını yok eden, her şeylerini yeniden yapmaya
başlamış insanların yanına gittim. Hazar denizinin doğusunda, bir yalnızlık
kenti gördüm, yaşadım. İnsanların yüzündeki derin boşluğu gördüm.
Umutsuzluğu, hiçbir yere ait olmamanın ve kaybolmuşluğun getirdiği
çaresizliği gördüm. Ve gözlerinde az da olsa tutunma umudu varsa, bir
yerlerde onlara ait olacak yaşamlarını kurmaya çalıştıkları için di.
Anladım ki, ait olmak
demek, yaşamak demekmiş.
Bakkalın önünden geçerken
selam vermek, durakta çocukluğunuzu bilen İsmail amcayla sohbet etmek, onun
size çocukken yaptığınız haylazlıklarınızı anlatması ve eklemesi ‘ ama ben
söylemiştim senin mimar olacağını’ diye… Ve bunu mutlulukla kabul
edebilmekmiş ait olmak. Bir hayatın sadece kendimizden ibaret olmadığını,
başarılımızın sadece bize ait olmadığını bilmek... Başarımızı da,
başarısızlıklarımızı da birileriyle paylaşabilmekmiş ait olmak.
.jpg)
Dünya’ya karşı gelirken
aynı zamanda kendimizi hiç ait hissetmediğimiz kendi insanımızın arasına
korkusuzca girebilmekmiş. Karanlık gördüğümüz toplumumuzdan kaçışımızdı
belki bizi ait olma duygusundan uzaklaştırıp, büsbütün karanlık bir
yalnızlığa iten. Toplumda ve yerleşik hayatın baskısı içinde sıkışıp
kendimizi yollara atma nedenimize verdiğimiz isim ait olmamaktı belki de. Ya
da bir yere yerleşip, kısa hayatımızın sonuna dek orada kalma korkusu ait
olmamaya itti bizi.
Şimdi kendimi bu
korkularla yüzleşmiş görüyorum. Bir yere ait olmayan, kaybolur.
Hz.
Mevlana’nın söylediği gibi’ bir ayağın her zaman dairenin merkezinde olmalı,
diğer ayağın da dairenin etrafında, yetmiş iki millette birlikte pergel gibi
dolaşmalı.’
Bu söz bir yaşam tarzını
da çok iyi özetliyor. Kendimizi ait hissettiğimiz, hatıralarımızın olduğu
yeri terk etmeyin. Ait olduğunuz yerleri iyi düşünün. Orada açık bir kapınız
olsun, gittiğinizde başınızı koyacağınız bir yastık, dostlarınızla
oturacağınız bir sofranız olsun. Sonra gidin nereye giderseniz, bütün
kıtaları dolaşın. Ama ait olduğunuz yeri, toplumu unutmayın. Bu sözlerin
bana düşündürdükleri bunlardı. Bu sözlerin anlattığı diğer bir şey ise,
kendimizi ait hissettiğimiz değerlerimizdi. Hangi dinden olursanız olun, o
dinin getirdiği değerlere ait olmalı insan. Belki bir dine ait değilsiniz,
ama yine de bir yerlerde sakladığınız değerleriniz var. İşte pergelin sabit
ayağı o değerler. Birbirimize olan sevgimiz, bayramlarımız, hüzünlerimiz,
yemeklerimiz, emeklerimiz. O değerlerinize sabitleyin ayağınızı korkmadan,
sonra bütün fikirleri gezin. Pergelin ayağı sabittir, ama siz istediğiniz
sürece… İstediğinizde yerini değiştirebilirsiniz.
İşte
ait olduğumu anladığım yerlerden çok uzaklarda geçirdiğim dönemler
içerisinde büyük bir istekle ait olmak istedim bir şeylere. Hatta daha önce
bu aidiyet korkusu yüzünden kaçtığım, sevdiğim insanı yeniden bulmak
istedim. Buldum da…
Daha önce çok uzaklara
bakarken, şimdi yanı başımdaki değişimi izliyorum. Biliyorum fazla dayanmaz
ruhum durgunluğa, yeniden bir yerlere götürecektir alıp bedenimi. Ama artık
hep bileceğim, benim ait olduğum yerler var. Daha önce Dünya’ya geldiysem
de, geleceksem de , ben ait olduğum yerlere bağlayacağım bütün yıldızların
yörüngesini… |