|
Yazar: Buse Doğan
Anlamak için yaşamak, özlemek için yitirmek mi
gerekir?
Puslu bir Boğaz gecesinde,
gelin pastasının üzerine serpiştirilmiş altın sarısı pullar
gibidir, kıyıya vuran eski evlerin dışı parlak, içi hazin
öyküleri... İstanbul gezgini bohem bir Montmartre ressamının
elinden çıkmış suluboya bir tablonun, yıllar içinde solan
renklerini anımsatır insana. Eski sevgilinin, yolun karşı
şeridinden geçmekte olduğunu hayal eder, A şehrinden B şehrine
saatte 78 km. hızla kaç saatte varacağını hesaplamaya çalışan
kalpler. Oysa o an radyoda çalmakta olan, Edith Piaf’ın “Sous
le Ciel de Paris” (Paris’in Gökyüzü Altında)’sı gibidir bu
hayal; aşkın güzel oluşu, artık var olmayışından mütevellit.
Aşklar yaşanır şehirlerde ve ağlar gökyüzü, biten her aşkla
birlikte...
Bazen hayat ne kadar
tarafsız… Oysa insan kimi zaman tüm sorumluluğu hayata yüklemeye
nasıl da muhtaç. Şarkılar hep bu yüzden. Şiirler, tuvaller,
ağıtlar ve uçurtmalar da... Pek bir şey konuşmayıp, her şeyi
anlatan bir çift bakıştan, son yazdığı dizeleri istemek gibi;
hakkında merak edilecek onca şeyi ertelerken. Sırf, başladığın
bir cümleyi o tamamladı ve muzur bir gülümsemeyle mühürledi
diye... Sabun köpüğüne benzettiğin renkli ama kısa ömürlü aşk
olgusu, içmeyi bir türlü beceremediğin sigaranın, üzerine
yapışan iç gıcıklayıcı dumanı gibi yapışıverir üzerine...
Çamaşır makinesinin 90 derecelik programıyla yıkayınca
çıkacağını bilsen, ne alâ. Öylesine, kendiliğinden uçmasını
beklersin, içinde kalabalık bir sessizlikle. Onu andığında,
kulaklarının çınlamasını dilersin, aylarca beklediğin mesajı
atmasını ya da tıpkı gittiği gibi, sorgusuzca geri dönmesini...
Hep diler, hep bekler ve hep çok özlersin. Sonra bir bakmışsın,
başkalarının hazin aşk öyküleri üzerine bir şeyler karalıyorsun;
çünkü herkes biraz o, çünkü her şey ona dair...
Aşka inancımı kimde
yitirdiğimi hatırlamıyorum. Bir zamanlar inanmış olup olmadığımı
da... Bir sabah uyanıp, bellekte kayıtlı imgelerin gerçek mi,
rüya mı olduğunu hatırlayamamak gibi; hem çokça yaşanmış, hem
sadece varsayım. Ama hep tanıdık yalnızlık. İçini acıtan bir
sevgisizliği ört bas etmek için, arşivde mevcut bir sevgiyi
anımsamaktır yalnızlık; ruhunun çığlıklarını bastırmak adına
dizeye dökülen anılardır kimi zaman. Yokluklarında değerli
özlemler, hiçbir zaman inanılmamış aşklar ve ballı nar ekşisiyle
tatlandırılmış somon tadında umutlar var hayatımda.
Suskunluğumun sebebi bu; çünkü ben, rüzgârlara sevdalı kırmızı
bir gelincik yaprağına iliştirdim bu hayatı...
Gözlerini kapat, elini
kalbine koy ve bir şarkı söyle şimdi;
Aşkı, bizi ve yalnızlığı
anlatan…
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Buse Doğan,
Görsel Iletişim Tasarımı yüksek lisansı
yapıyorum. Rakamsal düzlemde yirmi artı dokuz, spirituel
boyutta birkaç yüz yıldır süregelen yaşantımda folklor ve
voleybol oynadım, yüzdüm, mandolin ve gitar çaldım, yağlı
boya çalıştım, dergilerde yazı yazdım, saçlarımı turuncuya
boyattım, thaibox öğrendim, midye kabuğu topladım, Fransızca,
Ingilizce ve Italyanca konuştum, Reiki uyguladım, vakıf ve
kluplerde gönüllü çalıştım, kitap okudum, ahşap boyadım,
rüyalar gördüm, sevdim, sevilmedim, seveni sevemedim,
deja-vu’ler yaşadım, kedi besledim, motorsiklet kullandım,
normal davranmaya çalıştım, olmadı...
Detaylı Bilgi
|