|
Yazar:
Buse Dogan
Pembe Hayatın
Kaldırım Serçesi
“Edith
Piaf”
İnsan bazen bazı şeyler
hiç bitmeyecekmiş zannediyor. Sonra, hiç umulmadık bir anda bir ses, bir
nefes kulağınıza öyle bir şey fısıldıyor ki, ruhunuz çok eskilere uzanıp,
ince bir sızı hissediveriyor. Sözcükler, tanıdık ifadeler dilinizin ucuna
kadar geliyor da, yutkunmak tek çare oluyor. Derin bir yalnızlık çöküyor
üzerinize. Öyle serin, öyle doğal ki, ancak tüm içinizi kapladığında
ürperiyor yüreğiniz. Ve sonra, uzaklarda bırakılmış ne kadar melodi varsa
hep bir ağızdan çınlıyor kulaklarınızda. Kalbiniz, denizden yeni çıkarılıp,
kızgın kumlara bırakılmış denizyıldızı misali, tekrar denize dönüp, kuruyan
parçalarını onarabilme umuduyla çırpınıyor. Tekrar o derin sessizlik... Ve
asla duyulmayacak, hazin bir haykırış... Denizyıldızlarını seviyorum; kopan
parçalarını kendileri onardıkları için. Tıpkı güçlü ama yalnız insanlar
gibi. Tıpkı Edith Piaf gibi...
Otuz dört numara ayakkabı
giyen, izleyicilerinin karşısına siyah sade bir elbiseyle çıkmayı tercih
eden, yüz kırk yedi santimetrelik bir bedendir Edith Giovanna Gassion. 1915
yılında Paris’in Belleville Sokağı’nda, bir kaldırım üzerinde doğduğu
söylenir. Yirmi yıl sonra, adının sonuna Fransızca’da “serçe” anlamına gelen
“Piaf’ eklenecek ve Padam Padam’ı söylerken, başlayıp bitiremediği ve
şarkının ortasında yere yığıldığı o sahnede her şeyi çok güzel özetlediği
gibi, 1963’te Cannes’da kanserden vefat edene dek yükselişi ve düşüşü,
yaşamı ve ölümü, mutluluğu ve acıyı, başlangıcı ve sonu temsil edecektir.
Kısacık
hayatının kısacık bir dönemine dört trafik kazası, yedi ameliyat, üç
karaciğer krizi, iki sinir nöbeti, dört morfin krizi sığdıran, öldüğünde
otuz kg. olan, kilisenin günahkar olarak niteleyip cenaze töreni yapmadığı
ama kırk bin seveninin katılımıyla tarihin en görkemli törenlerinden birinin
gerçekleşmesini sağlayan, müthiş bir kadın, müthiş bir ses, müthiş bir
öyküdür Piaf.
Ve o
öykü şimdi sinemalarda gösterimde. Dünya Savaşı’na, aşklara, yoksulluğa,
ölüme, şöhrete, kısaca “hayata” daima mizahla yaklaşmış, röportajlarında
sıkça sorulan sorulara metanetle “Ben hep, herşeyi sonuna dek, sevgiyle
yaşamayı seçtim. Ölüm benim için ürkütücü birşey değil. Ben ancak, şarkı
söyleyemediğim zaman ölürüm” yanıtını vermiş, sesi ruhunuzda derin yankılar
uyandıran, gözleri hüzün mavisi bir “Kaldırım Serçesi”nin öyküsünü mutlaka
seyretmenizi öneririm. Benim çocukluğumun yeni öğrenmeye başladığım
Fransızcasının ve o zamanlar sadece hayalini kurabildiğim Paris’inin sesiydi
o. Yıllar sonra, yağmurlu bir bahar gününde hayalimin sokaklarında yürürken,
ruhum onunkiyle buluşmuştu. Piaf kokan yağmurlu havada daha bir romantiktir
Paris. Benim gibi, romantizmi ancak bazı duraklarda, göz ucuyla
yakalayabilmiş kimseler için bile romantiktir. Bu aşk ve hüzün dolu şehrin
17.yüzyıl kadınlarının bir örnek ve özenle taranmış saçlarına benzeyen
Arnavut kaldırımlı sokaklarının derinliklerine teslim olmuş, aromalı bir
Fransız kahvesi yudumlarken ruhumla dertleşip, “yaşanan herşeye rağmen,
hepsini iyi ki yaşamışım” dediğimi anımsıyorum. Son deminde Piaf’ın,
Olympia sahnesinde, ömrünün
hesabını kapatırcasına söylediği gibi;
“Hayır! Gereksiz hiçbir
şeyi, hiçbir şeyi dert etmem
Ödenmiş, silinmiş, unutulmuş
geçmiş beni ilgilendirmez
Hatıralarımla yaktım ateşi
Acılarım, zevklerim... Artık
onlara ihtiyacım yok
Bütün aşklar süpürülmüş,
duygu çalkantılarıyla sonsuza kadar süpürülmüş
Sıfırdan başlarım
Ne bana yapılan iyilik ne de
kötülük benim için fark etmez.
Hayır! Gereksiz hiçbir şeyi,
hiçbir şeyi dert etmem
Çünkü hayatım, çünkü
zevklerim bugün seninle başlar”
(Non,
Je Ne Regrette Rien)
Piaf
gibi her devrin sanatçılarının öyküleri otobiyografi olmakla kalmaz, zamanın
o dönemine de tanıklık ederler. Attila İlhan bir yazısında “Piaf'ın
ölmesi gerçekte, kıyısından köşesinden bizim de tanıdığımız eski bir
Fransa'nın ölmesi demekti” der. Filmin yönetmeni Olivier Dahan bu noktada
harikalar yaratmış; 48 yıllık bir ömrü ve 20. yüzyıl Fransa’sını, vurucu
hiçbir detayı atlamadan ve kronolojiye teslim etmeden 140 dakikalık bir
perdeye aktarmayı başarmış. Kostümler, dekorlar, müzikler...herşey özenle
seçilmiş. Ve elbette oyuncular. Fransız sinemasının duayeni Gérard Depardieu
olmazsa olmazdı bu filmde. Edith Piaf kimliğine bürünen Marion Cotillard’ın
ise Oscar’a aday gösterilmesi gerektiği kanısındayım.
Bence bu haftasonu sizi Paris’e uçuracak, ruhunuzu “Milord”un, “La Vie en
Rose”un, “Padam Padam”ın büyülü melodileriyle okşayacak bir sinema bileti
ısmarlayın kendinize. "Sağlığınız bozuluyor, biraz daha sakin yaşayın"
diyenlere "Ekonomiye inanmam. Ne işte, ne aşkta, ne de parada. İnansaydım
böyle şarkı söyleyebilir miydim?" yanıtını veren meşhur ve minicik bir
kadının öyküsünü gözü yaşlı seyrederken, sizin de içinizden "Hayır, hiçbir
sey için pişman değilim” diyebilmenizi dilerim...
.jpg)
KALDIRIM SERÇESİ
(La Mome)
Yönetmen: Olivier Dahan
Senaryo: O. Dahan, Isabelle Sobelman
Görüntü: Tetsuo Magata
Müzik: Christopher Gunning
Oyuncular: Marion Cotillard, Sylvie Testud, Pascal Greggory, Emmanuelle
Seigner, Jean-Paul Rouve, Gerard Depardieu
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Buse Doğan:
"Görsel İletişim Tasarımı yüksek lisansı
yapıyorum. Rakamsal düzlemde yirmi artı dokuz, spirituel
boyutta birkaç yüz yıldır süregelen yaşantımda folklor ve
voleybol oynadım, yüzdüm, mandolin ve gitar çaldım, yağlı
boya çalıştım, dergilerde yazı yazdım, saçlarımı turuncuya
boyattım, thaibox öğrendim, midye kabuğu topladım, Fransızca,
Ingilizce ve Italyanca konuştum, Reiki uyguladım, vakıf ve
kluplerde gönüllü çalıştım, kitap okudum, ahşap boyadım,
rüyalar gördüm, sevdim, sevilmedim, seveni sevemedim,
deja-vu’ler yaşadım, kedi besledim, motorsiklet kullandım,
normal davranmaya çalıştım, olmadı...
Detaylı Bilgi
|