|
Yazar: Buse Doğan
Yüz Altmış Sekizinci Saat
“Gün
ışığı denizin üzerine nasıl yakışırsa bir öğle üzeri, öyleyiz seninle. Öyle
hafif, öyle ahenkli ve öyle pırıltılı. Zamanın donduğu bir sahil
kasabasında, ruhumdasın... İnsan yaratımı nice kavram varsa bünyemde, hepsi
yok oldu seninle. Şımarık bir bahar güneşinin tenime dokunuşu gibi varlığın;
ürkek, ılık, tatlı. Seni yanımda istediğim zamanlarda, içime çektiğim derin
bir nefessin çoğu kez. Pamukhelva pembesi bir huzur ve ufuktaki yelkenli
misali rüzgara teslim bir özgürlüksün. Deniz kenarından cam parçacıkları
topladım senin için. Ve bir kitap yazacağım ileride, imkansızlıklara inat.
Önümden geçen milli piyangocuya sadece gülümsedim; benim umudum sensin. “Bu
bizim şarkımız olsun” dediğim melodilerde gizlisin. Bugün, yeşil taşlı minik
bir toka aldım kendime, görsen sen de beğenirsin. Fıstık ezmesi bulamadım
buralarda, kurabiyeye talimim. Anladım ki, dokunabilmek için beden,
hissedebilmek için bedel gerekmiyormuş. Tüm açıklamalarımı rafa kaldırdım;
sessizliğimde kilitli, gözlerine söylenmeyi bekleyen sözcüklerim. Kapı
eşiklerinde voltalarım var bugünlerde; uzun metrajlı hayallerimin peşisıra.
Fotoğrafın baş ucumda, her sabah bir ‘günaydın’la süsledim. Bütün
alışkanlıklar çocukluktan kaldıysa, sen hep beklediğimsin...”
Dedim.
Rüzgarlara karıştı
cümlelerim...
Yaralarla, umutlar
arasındaki çizgi ne kadar ince değil mi? Birbirimizi kurban mi seçiyoruz,
kahraman mi, belirsiz. Yoksa, hikayenin bir yerinde, her kahraman aslında
biraz kurban, her kurban da kahraman mı? İç içe geçmiş, çık içinden
çıkabilirsen türünden ilişkiler silsilesi. Ne önemi var kimin kimi
onardığının? Nasılsa herkes yarım.
.jpg)
Yeni bir kitaba
başladım.. Ismi `Pasaklı Tanrıça`. Kardeşimin hediyesi… Kapağın içine
`Kitabın arkasını ilk okuduğumda, aklıma gelen ve gülümsememe sebep olan tek
şey “sendin” ;)` yazmış. Kitabın arkasında ise şöyle yazıyor `Hayatı biraz
daha ağırdan alması gereken, yirmi dokuz yaşında genç bir kızın hikayesi. Ki
bu kızın artık kendini bulması, en önemlisi, aşkı bulması gerekiyor. Ve
elbette, sözü edilen kızın, bir kenarda öylece durmasına alışkın olduğu ütü
masasının ne işe yaradığını da artık uygulamalı olarak öğrenmesi gerekiyor`.
Ne kadar zaman önce hediye etmişti kardeşim bana bu
kitabi
oysa.. Yeni aldım elime. Iyi geldi. Demek ki, `doğru
zaman şimdiymiş` ;)
Serviste kitap okumak
dışında, sürekli `yerleştirmekle` meşgulüm son haftalarda… Yeni ofisimi
yerleştiriyorum. Evlilik hazırlıkları yapan kardeşimin evini
yerleştiriyorum. Kendi evimde, ondan kalan boş odayı yerleştiriyorum. Ama
hepsinden önemlisi, duygularımı yerleştirmeye çalışıyorum. Sanki,
hayatımdaki herşey ve herkes dört bir yana saçılmış ve ben, toparlamaya
nereden başlayacağımı bilmiyormuşum gibi hissediyorum.
Hava bahar kokuyor.
Mayıs… Kışla, ilkbaharın flört zamanı sanki. Gizliden gizliye bir
cilveleşme. Gün, güneşli ve sıcak. Gece, ıssız ve serin. Ruhumun iki yüzü
gibi..
Özlüyor muyum?
Evet. Bazen, herzamankinden çok. Bünyemin bir parçası,
kıtalar aştı ve sonsuzluğa karıştı sanki. `Neden böyle oldu?` demekten
alamıyorum kendimi. `Böyle olması gerekiyormuş`u, sadece dilim söylüyor bu
aralar. Ama o kadar yorgunum ki, sebep araştıracak mecalim bile yok.
Teyzem geldi bugün.
Yarın, kardeşimin gelinlik provası var.
Benim, düğün için ayakkabı bakmam lazım. Kedimi
veterinere götürmem lazım. Evdeki telaşı dengelemem lazım. Motorumu kış
uykusundan uyandırmam lazım. Düşünmem, anlamam, yola devam etmem lazım. Hep
`lazım`… Candan Erçetin’in bir şarkısında söylediği gibi “Her giden parçam
yerine, yenisini kurdum. Daha güçlü, daha sakin, daha mutlu, daha suskun,
daha olgun, daha kırgın, daha yalnız, daha yorgun” bir “lazım” olma durumu
söz konusu…
.jpg)
Iki gündür taramadığım
saçlarımı, mor bir tükenmezkalemle özensizce topladım bugün. Kırmızı
ojelerime uysun diye, kırmızı fiyonklu bir tshirt geçirdim üzerime. “Ben de
varım bu hayatta, bana da yer açın” dercesine, durmaksızın yemek yiyorum son
günlerde. Akşama “kızlar gecesi” var. Kızlardan biri, çok sevdiğim
çikolatalı cheesecake’lerden vaat etti. O söyleyince fark ettim,
cheesecake’in bana iyi geleceğini. Ve şükrettim, içimdeki küçük kız çocuğunu
“her giden parçasının yerine, yenisini kurabilme” süreçlerinde, yalnız
bırakmayan “gerçek zenginliklerim”; dostlarım, ailem ve meleklerim için…
Istanbul’un göbeğinde
bir gülbahçesi keşfettim geçenlerde. Eski Türk filmlerindeki köşklerin
bahçelerini andıran, rengarenk, mis kokulu katmer güllerle bezeli bir bahçe.
Yanımdaki arkadaşım “Sende birşey var Buse. Çözmek zor. Ya eksik, ya fazla”
dedi. “Boşluk” diye düzelttim. Tıpkı, meleklerimden birinin söylediği gibi
“Ve Tanrı, boşlukları doldurur”. Onu bekliyorum…
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Buse Doğan:
"Görsel İletişim Tasarımı yüksek lisansı
yapıyorum. Rakamsal düzlemde yirmi artı dokuz, spirituel
boyutta birkaç yüz yıldır süregelen yaşantımda folklor ve
voleybol oynadım, yüzdüm, mandolin ve gitar çaldım, yağlı
boya çalıştım, dergilerde yazı yazdım, saçlarımı turuncuya
boyattım, thaibox öğrendim, midye kabuğu topladım, Fransızca,
Ingilizce ve Italyanca konuştum, Reiki uyguladım, vakıf ve
kluplerde gönüllü çalıştım, kitap okudum, ahşap boyadım,
rüyalar gördüm, sevdim, sevilmedim, seveni sevemedim,
deja-vu’ler yaşadım, kedi besledim, motorsiklet kullandım,
normal davranmaya çalıştım, olmadı...
Detaylı Bilgi
|