|
Yazar: Burcu Akar
Gerçek
Kimliğimiz Tanrısallık
Bölüm: 2
Ve devam ediyoruz…
Bizler birer bilmeyen değil, sadece
yarattığımız oyunun kurallarına göre hareket eden, yüce bir bütünlüğün
parçalarıyız. Yaratılışımız itibariyle hiçbir şey bilmediğimizi söylemek
kendimize en büyük hakarettir.
Dolayısıyla bizi Yaratana da! Çünkü biz;
küçük, işe yaramaz ve öylesine var olmuş varlıklar değiliz ve hiçbir zaman
da o şekilde görülmedik. Bizler her zaman el üstünde tutulan ve sonsuz bir
sevgiyle desteklenen yüce varlıklar olduk. Çünkü biz, bizi yaratanın gözünde
öyleyiz. Kendimizi bu şekilde görmemiz oyunumuzu ne kadar hakkıyla yerine
getirdiğimizin kanıtıdır. Amaç da buydu. Ne olduğumuzu unutarak başladığımız
oyunumuzda, ne olmadığımızı deney imledikten sonra, oyunun finalinde tekrar
özümüze geri dönmek. Biz bunu başarabileceğine inanan, her ne koşul altında
olursa olsun, ne olduğunu tekrar hatırlayabileceğine inanan ve bunun için
kendine bir senaryo yazıp oynayabilen yüce varlıklarız. Yüceliğimiz
yaratılışımızdandır, bizi yaratandandır. Kendini aşağı görmek, işte onun
için Yaratan’a hakarettir.
Hiçbir şey bilmediğinizi düşünseniz bile,
en azından Tanrı’nın, ( Allah’ın, Yaratan’ın, Rabb’in) mükemmelliğini
hepimiz biliriz ve inanırız. Ve bu kadar mükemmel olan bu yüce varlığın,
kendi yarattığı bizleri, aşağılamak, hor görmek, gücünü ispatlamak için
yarattığına inanmak, mükemmellik anlayışımıza ters düşmüyor mu? Mükemmel
olanda, ego ( öfke, kıskançlık, korku, rekabet, kırgınlık, üstünlük duygusu,
yargılama, büyüklük duygusu, hükmetme, yalan, ihtiras, hırs, aşağılama, hor
görme, kibir, kıyaslama…) olmaz. Oysa bizler Tanrı’ya türlü egolar
yapıştırmaya çalışıyoruz. Unutmayın ki; zaman aşımına uğramış her bilgi, her
kaynak, insan egolarıyla değişime uğramaya ve bir çıkar aracı olarak
kullanılmaya mahkûmdur. Bugün ne savaşlar çıkıyor, ne kavgalar oluyor, O’nun
adına ama O’nun yolunda değil. Bu yüzden Tanrı’yı ( Allah’ı, Yaratan’ı,
Rabb’i ) başkalarına sormayın ve başkalarından da dinlemeyin. Mükemmel olanı
içinizde arayın.
Bugüne kadar size öğretilmiş olanları bir
kenara bırakın lütfen ve kendinize Tanrı’nın sizlere baktığı gözlerle
bakmayı deneyin. Çünkü içinizde bir yerlerde, aslında ne kadar değerli
olduğunuzla ilgili bir kıpırtının olduğunu ve kendinizi O’na hep daha yakın
hissettiğinizi biliyorum. Hadi bu duyguyu tetikleyelim. Yıllarca değersiz
olduğumuzu duyduk ve inandık da ne oldu, elimize ne geçti? İnsan bilinciyle
bize öğretilenler sadece egonun esaretindeki kısıtlı bilgilerdi. Bizlere
bugüne kadar anlatılanlar sadece belli bir kesimin üstün görülmesini,
gıptayla bakılmasını ve bunun sonucunda da, bu kesimden insanların
anlattıklarını sorgusuz sualsiz kabul etmeyi öngördü. Oysaki Tanrısal
Bütünlük de (yüce bütünlükte) ayrım yoktur. Kimse kimseden ne fazla ne de
eksiktir. Ben ne biliyorsam siz de biliyorsunuz, siz ne biliyorsanız ben de
biliyorum. Sadece, farkında olmak önemli ve bunu hazmedebilmek, ötesi dikiş
söküğü gibi geliyor. Bilgiyi, kendiniz dışında bir yerlerde aramayın,
içinize dönmeniz yeterli olacaktır. Çünkü tüm soruların cevapları orada
depolanmış bir şekilde fark edilmeyi bekliyor.
Evet, bizler birer bilmeyen değiliz,
öncelikle bizler tek tek değiliz. Bizler çok yüce bir bütünlüğün
parçalarıyız. Bu bütünlükte sayımız ne kadar çok gibi görünse de -ki daha
birçoklarının farkında bile değiliz- aslında giydiğimiz beden giysilerinin
altında tamamen BİR’iz, TEK’iz, tek bir hamura aidiz. Bu hamur tanrısallık
hamurudur. Nasıl ki; tuzlu bir hamurdan kopan parçalar şekerli olmazsa,
şekerli bir hamurdan kopan parçalar da tuzlu olamaz. Hamurun içindeki
malzemeler, tadı, kıvamı neyse, onun parçaları da aynı kıvama, tada ve
malzemelere sahiptir. Koparılmış olan parçalar, koptuğu bütünün birebir
aynısıdır. İşte bizim gücümüz de budur. Bizler Tanrı parçaları ve bu
hayattaki birebir yansımalarıyız. Bu yüzden çok yüceyiz ve işte bu yüzden
çok değerliyiz. Bu hayata doğmadan önce tek bir hamurduk, bu hamurdan
bölünerek çoğaldık, şekil şekil olduk. Ama hala özde hamuruz. Bütün olan
hamur halimiz ne olduğumuzu simgeler, girdiğimiz şekillerimizse yaşamış
olduğumuz hayatı. Bizler yaşamış olduğumuz hayatta, kısa bir süreliğine
şekillere girdik. Oyun bitince hepimiz birbirimize karışıp, şekillerimizi
kaybedip, yine o ilahi ham hamur olacağız. İşte bu yüzden aslında çokuz
ama tekiz. Birliğimiz aynılığımızdandır, bütünlüğümüz
tanrısallığımızdan…
Bizler bu bütünlüğün parçaları olarak,
bir oyun oynamaya geldik buraya ve bunu hakkıyla yerine getiriyoruz. Bunu
bir tiyatro oyunu olarak ele alalım. Oynadığınız role adapte olabilmeniz
için, esas kimliğinizi sahne arkasında bırakırsınız. Siz, oyun esnasında, ne
kadar gerçek kimliğinizi hatırlarsanız, büründüğünüz role adapte olmanız da
bir o kadar zor olur.
Eğer ki siz, çok zengin bir öze
sahipseniz ve oynadığınız rol, bir fakirin hayatıysa; siz okumuş olduğunuz
okullardan aldığınız kültürü, edinmiş olduğunuz diksiyonu ve vücut
hareketlerini o kostümün içine sığdırmaya çalışırsanız, bir fakirin hayatını
asla ve de asla gerçekçi olarak sergileyemezsiniz. Çünkü zengin olan özünüz,
fakir olan rolünüzün üstüne geçer ve öncelikle siz büründüğünüz kimliği
yaşayamadığınız için sizi izleyenlere de yaşatmanız mümkün olmaz. Oyuncu
olan siz, rolünüzü hakkıyla yerine getirirseniz, seyirciler sizi elleri
patlayana kadar alkışlar, çünkü sizinle beraber fakir olmayı yaşamışlardır,
görevinizi yerine getirebilmiş olmanın haklı gururuyla, kulise geri döner,
kostümünüzü çıkarıp ve makyajınız temizledikten sonra, artık esas olan size
geri dönersiniz. Ama eğer ki, rolünü başaramamışsanız, bunu başarabilmek
için defalarca, aynı replikleri okur, aynı hareketleri tekrar edersiniz, ta
ki başarana kadar. İşte bizim oyunumuz da budur. Biz bu oyuna kim olduğumuzu
unutarak başlıyoruz ve bulana kadar da defalarca aynı oyunu oynuyoruz.
Kostümlerimizi, dekorumuzu, makyajımızı ve rol arkadaşlarımızı, daha oyuna
başlamadan seçiyoruz, ayarlıyoruz ve tüm eksikler tamamlanınca, hayat
sahnemize doğuyoruz. İşte bu yüzden hayatta başınıza gelen hiçbir şey
tesadüf değildir. Ne yaşıyorsanız bir nedeni vardır.
Kısacası, bizler Tanrı (Allah, Yaradan,
Rab) yanımızı unutarak, aslında özümüzü yani O’nu deneyimlemek üzere
geliyoruz bu dünyaya. Belirli bir amaç uğruna varlığımızı sürdürüyoruz. Ama
düşüncelerimizle şekillendirdiğimiz hayatımızda, bu deneyimi zorlaştırıyor
ya da kolaylaştırıyoruz. Şunu unutmayın ki; Tanrı tarafından yaratılan
hiçbir varlığın gücü hafife alınamaz. Çünkü Tanrı (Allah, Yaradan, Rab ) ne
kadar yarattıysa, yarattıklarının hepsi de o kadar kendi gibidir.
Gördüğümüz, kokladığımız, işittiğimiz, hissettiğimiz her şeyde Tanrı nın (
Allah’ın, Yaradan’ın, Rabb’in ) parmağını görmemek mümkün değildir. Çünkü
zaten hepsi O’ndan var olmuştur. Gördüğünüz, kokladığınız, işittiğiniz,
hissettiğiniz her şey ama her şey, bizim ilahi oyunuzun oyuncularındandır.
Biz hep beraber, bir tiyatro sahnesinde buluştuk. Bu oyunu bizler yazdık ve
sergilemeye karar verdik. Hepimizin ayrı ayrı rolleri -görevleri- var. Bu
şaheserde; doğa da var, insan da, hayvan da, taş da var, toprak ta… Hiçbir
varlık, nedensiz olarak bu oyunda yer almaz. İşte bu yüzden bu tiyatro
oyununda, bir tanesinin bile eksikliği kabul edilemez. Çünkü hepimiz ilahi
bir birliğin parçalarıyız ve var oluşumuz birbirimize bağlıdır. Et nasıl
tırnaktan ayrılmazsa, var olmuş olan hiçbir varlık da birbirinden ayrılamaz.
Bir bedende iki tane kol varsa, bunun bir nedeni vardır, bir tanesinin
kaybı, sağlıklı kola daha çok görev düşmesine neden olur, iki katı
performans ve yorgunluk sağlar, denge bozulur. Doğadan bir canlının bile,
doğal olmayan yollarla, nesli tükense bundan tüm oyuncular etkilenir ve yine
denge bozulur. Evren dediğimiz Tanrısal bütünlük de tartışılmaz bir düzen ve
denge vardır. Boşuna yaratılmış bir tek zerre parçası bile bulmak mümkün
değildir.
Ve son olarak;
İnsan bilinci egolarla hareket eder, oysa
tanrısal bilinçte ego yoktur. İşte bu yüzden şimdiye kadar bizlere
anlatılanlar bizlere yetmiyor, çünkü verilmiş olan cevaplar, arayışımızın
bitmesine olanak sağlamıyor.
Oylumuz sevgiyle açık olsun. Egolarından
arınmış bir gözle bakılan aynada, Tanrı’yı (Allah’ı, Yaradan’ı, Rabbi)
görmemek olanaksızdır.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Burcu Akar,
1980, İstanbul doğumlu. Anadolu Üniversitesi Turizm
Otelcilik bölümünde öğrenim gördü. Staj için gittiği
Antalya’ya yerleşti. Sanat ve sporla ilgileniyor. Hayata
sadece doğmak, üremek ve ölmek üçlemesi için gelmediğine
inananıyor. Bunun üzerine yıllardır kitaplar okuyup,
araştırmalar yapıyor. Bu konuyla ilgili bir kitap yazıyor.
Detaylı Bilgi
|