|
Yazar:
Burcu Akar
Köşe Yazısı, Antalya
Gerçek Kimliğimiz "Tanrısallık"
Bizler nasıl ve neden
varolduk? Nereden geldik? Döneceğimiz yerde bizleri neler bekliyor?
Hangi yaşta olursak olalım, hayatımızın
bazı evrelerinde, mutlaka bu soruların cevabını aramışızdır. Bize
anlatılanların yeterli gelmediğini işte o zaman daha iyi anlarız. Çünkü bize
anlatılanlar içimize sinmiyor, içimizde bir yerlerde başka cevaplar olduğuna
inanıyoruz gizliden gizliye. Verilen cevaplar, sorduğumuz soruları
karşılamıyor ve bu yüzden de ne kadar bizlere anlatılanları kabul ediyor
gibi görünsek de, hep bir arayış içinde buluyoruz kendimizi. Bu güne kadar
alışmış olduğumuz en belirgin güdümüz, inandıklarımızın peşinden gitmek
yerine, bizim yerimize cevapları verenlerin peşinden gitmektir. Bu; -ben
düşünemedim, hadi sen düşün yerime, ben uyayım-, felsefesidir. Bunun nedeni
de; yaşamımızdan önce ki var oluş tarzımızı ve şeklimizi hatırlamıyor
olmamızdır. Hatırlamaya da gayret etmiyorduk. Çoğumuz,
kendi gücümüzü göz ardı ettiğimiz gibi, bir de başkalarına teslim ediyoruz.
Oysa içimizde, çok yüce bir güce sahibiz. Kimi zaman bu gücün farkına
varıyoruz ama anlam veremiyoruz. Çünkü bu gücü yaşamamız hep engellendi daha
doğrusu engellemelerine izin verdik ta ki bugüne kadar. Farkındaysanız,
bizim için gizemini koruyan bu konular artık yavaş yavaş gün ışığına çıkmaya
başladı. Adını sayamayacağım kadar çok kitap yayınlandı son zamanlarda,
görsel ve yazılı basın daha çok eğilmeye başladı bu konulara. İçindeki gücün
farkına varan eskinin kısık sesleri, şimdiler de daha bir gürleştirdi ses
tonunu. Peki, neden bu kadar çok gündeme gelmeye başladı? Daha önce yok mu
saymıştık yoksa…
Çünkü artık içimize dönmeye başladık,
hayatımızdaki sırları ortadan kaldırmaya niyetlendik. Bize anlatılanların
değil, içsel inançlarımızın arayışına girdik. Kendi adımıza düşünebilme
cesaretini edindik. Ve çünkü geçmişin öğretilmiş gerçekleri günümüzün
sorularıyla çelişir hale geldi ve tatmin ediliciliğini kaybetti. Bu yüzden
bu döneme; UYANIŞ YA DA AYDINLANMA ÇAĞI diyor araştırmacılar. ‘- İnsanoğlu
artık, yüzyıllardır yatmış olduğu uykusundan silkinip aydınlığa uyanıyor-‘
felsefesiyle yol alıyorlar. . Tabular yıkılıyor, yasaklar kabul görmüyor.
Sizlerle bu yazı da bilmemeyi değil,
hatırlamayı konuşacağız. Çünkü bizler bilgisiz varlıklar değiliz. Tüm
bilgiler bizlerde mevcut sadece hatırlanmayı bekliyor. Belki okuduğunuz bir
kitaptan, belki yaşadığınız bir olaydan, belki de gördüğünüz bir filmden
sonra içimizde çakan şimşekler önümüzü görmemizi sağlıyor ışığıyla.
Bizler yoktan var olmadık, mutlaka bir
geçmişimiz var. Ve biz de o geçmişimizi aramaya, yine geçmişimizi gözden
geçirerek başlayacağız. Unutmayın lütfen; bizler bilmeyen değil, bilip te
unutarak gelmeyi seçenleriz. Bildiklerimizi unutmayı seçip yaşadığımız her
anda bildiklerimizi hatırlayacağımıza söz verenleriz!
Evet, bizler unutmak adına söz
verenleriz. Unutup, yeniden her şekilde hatırlayabileceğimizi savunan yüce
varlıklarız. Yüceliğimiz, Tanrısallığımızdandır yani var oluşumuzdandır,
Tanrısallığımızın gücündendir. Bizler hiçbir zaman değersiz varlıklar
olmadık, ne zaman ki gücümüzü kullanmayı bıraktık işte o zaman bizler
kendimizi değersiz görmeye başladık.
Tanrı; sevgi demektir. Sevgi
Tanrısallıktır. Bizler sevgiden var olduk, sevginin parçalarından oluştuk,
saf sevgiden yaratıldık. Tanrı nın kendinden yarattığı her varlıkta, sevgiyi
yani kendisini görmemek olanaksızdır. Kokladığımız, gördüğümüz,
hissettiğimiz, dokunduğumuz her şeyde ve her yerde, O’na rastlamak
mümkündür. O’ndan var olan doğada, O nu koklar ve O’na dokunur, estiği
rüzgârda sesini duyar, kendimizde O nu görürüz. Tanrı’nın güzelliğini açar
çiçekler, O’nun bereketini akıtır yağmurlar, kendisini yansıtır insanlar.
İşte sırf bu yüzden çok değerliyiz ve güçlüyüz. Ondan var olmayan tek bir,
canlı ya da cansız varlık yoktur bu oluşumda.
İşte bizler, bu güzelliklerimizin
farkında olarak kurduk ilk uygarlığımızı. Tüm
tanrısallığımızı, birebir yaşadığımız ve yansıttığımız ilk uygarlık,
Mu ya da Lemurya adıyla bilinen uygarlıktır. Tamamıyla açık bilinç
yani hatırlayan olarak yaşadığımız ilk mekân. Bizler burada, insan
bedeninde, Tanrı’yı deneyimlemeyi (yaşamayı) amaçladık yani özümüzü.
Bizler seviyesi en yüksek olan sevgi (
Tanrı ) enerjisiyle yaratıldık. Özümüz olan sevgide; sahiplenmeye,
kıskançlığa, öfkeye, hırsa, rekabete yer yoktur. Oysa bizler, zamanla, insan
bilincinin düşük enerjisini oluşturduk ve egoları yaratmaya başladık. Bir
topluluk halinde yaşarken, kendimize ayrı mekânlar ( evler ) oluşturup,
ayrılmaya başladık. Yiyeceğimizi, içeceğimizi sahiplenmeye başlayıp
hırçınlaştık. Kendimizi diğerlerinden üstün görüp rekabeti yarattık. Hırsı
öğrendik, mutsuz olmaya başladık. Ve bir devrin kapanmasına yani
uygarlığımızın yıkılmasına sebep olduk.
Ne kadar biz oluşturduysak bu oluşumu,
yıkanlar da yine bizler olduk. Bunun sebebi de, ne kadar açık bilinç olarak
gelsek de, Tanrısallığımızı, yaşamış olduğumuz hayatta unutmuş
olmamızdır. Ama Evren dediğimiz bütünlük de, son yoktur olmayacaktır
da. Mu bir bitiş olmadı, yeni uygarlıklar kuruldu. Ama bu defa,
tanrısallığımıza ait bilgilerin büyük bir bölümünü genetiğimize kodlayarak
var olmayı seçtik. Biz buna dilimize en uygun anlamıyla unutmak
diyoruz. Çünkü dünya yaşamına bu bilgileri nereye sakladığımızı unutarak
başlıyoruz. Yani bilgiler hep yanımızda ama yaşadığımız
olaylarla açığa çıkıyor ya da çıkmıyor. O yüzden, gerçekleri görmek
istiyorsak içimize dönmemiz gerektiği söyleniyor.
Bu bilgilerin açığa çıkması için,
egolardan arınmamız gerekiyor. Siz ne kadar egolarınızdan arınırsanız, o
kadar Tanrısallığınız ortaya çıkar ve siz bunları hatırlamaya başlarsınız.
Bu konuya şimdilik daha fazla derinlemesine inmiyorum çünkü bunu takiben
serinin 2. yazısın da; hatırlamamızı engelleyen egoları ve unutmamızın
devamlılığını sağlayan Tanrısal olmayan enerjileri nasıl yaratıp, bedene
büründürdüğümüzü, tüm ayrıntıları ile anlatmaya çalışacağım. Ama şunu
söylemeden de bitirmek istemiyorum. Tanrı ya kendimizi bu kadar yakın
hissediyor olmamız bir tesadüf değil tam aksine, olması gereken bir
süreçtir. Bizler, Mu uygarlığını hatırlayan olarak kurduk ama zamanla
bildiklerimizi unuttuk. Şimdi ise unutan olarak geldik ama hatırlamaya
başladık.
Yolumuz tanrısal bilinçle; sevgiyle açık
olsun…
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Burcu Akar,
1980, İstanbul doğumlu. Anadolu Üniversitesi Turizm
Otelcilik bölümünde öğrenim gördü. Staj için gittiği
Antalya’ya yerleşti. Sanat ve sporla ilgileniyor. Hayata
sadece doğmak, üremek ve ölmek üçlemesi için gelmediğine
inananıyor. Bunun üzerine yıllardır kitaplar okuyup,
araştırmalar yapıyor. Bu konuyla ilgili bir kitap yazıyor.
Detaylı Bilgi
|