|
Yazar: Burcu Akar
Anne Karnından Sonra Devam Eden Öğretilmiş Korkular
-Bölüm 2-
Bizler yıllarca, birçok şeyden
korkmaya programlanmış birer robot gibi büyütüldük. Büyüklerimiz
yapmamızı istemedikleri her şeyi, korkutarak durdurma yolunu
bulmuşlardı.
Kendiniz gibi bir çocuk
yaratmak. Benim anlatmak isteğim konu da işte tam olarak bu.
Eğer ki çocuğunuz varsa; aşağıda okuyacaklarınızı önyargısız
olarak okumanızı, eğer ki henüz bir meleğiniz yoksa kendi
çocukluğunuzu gözden geçirerek okumanızı rica ediyorum. Siz
çocuğunuzu ne kadar bağımsız bir birey olarak
yetiştirebiliyorsunuz? Ya da siz ne kadar bağımsız bir birey
olarak yetiştirildiniz! Ve en önemli soru; SİZ ÇOCUĞUNUZU,
YETİŞTİRİLİŞ TARZINIZA GÖRE Mİ YETİŞTİRMEYİ PLANLIYORSUNUZ?
Bizler yıllarca, birçok
şeyden korkmaya programlanmış birer robot gibi büyütüldük.
Büyüklerimiz yapmamızı istemedikleri her şeyi, korkutarak
durdurma yolunu bulmuşlardı. İşte nesilden nesle devam eden bu
davranış biçimi öğretilmişlik bakımından bilinçli ama sonunun ne
olacağı düşünülmediği için de bilinçsizce yapılan otokontrol
yöntemidir. İplerin ebeveynin elinde olduğunu kanıtlamak ya da
anı kurtarmak amacıyla ortalığa savrulmuş olan ama ileride de
büyük sorunlar yaratan, yine ebeveynlerimize ait olan korku
otokontrolleri…
İşte ana başlıklarıyla; hayat
kalitemizi düşürüp, bizi biz olmaktan çıkaran korkularımız:
Sevgi
üstüne yapılan korkutmalar
Hani çoğumuzun dilindedir ya
da mutlaka anne ve babamızdan duymuşuzdur; "Çocuğum yemeğini ye
yoksa seni sevmem", ya da "Uslu durmazsan senin yerine komşunun
çocuğunu severim", ya da "Sen beni dinlemiyorsun, ben de artık
seni sevmeyeceğim"...
Ne hazindir ki, çocukken
sevgiyi kaybetmekten korkmaya ve sevgiyi hak etmek gerekliliğine
inanamaya programlanan çocuk, ileri de bunu bir hayat biçimi
olarak kabul edip; hırslı, kıskanç, şüpheci bir insan olup
çıkıyor.
Hayata ve insanlara olan
güvenini kaybettiği gibi; kendisine olan güvenini de yitiriyor.
Ve yine hayata ve insanlara hep şüpheli gözlerle bakıp, hep
aldatılabileceğini düşünüp, sürekli gardını almış, tetikte
bekleyerek ilerlemeye çalışıyor. Hep aşırı uçlarda yaşamayı bir
tercih olarak seçiyor. Ya pasif, kırılgan, hakkını savunmayı bir
kenara bırakın kendi adına cümleler bile kuramayan bir birey
oluyor ya da istediği şeyleri elde etmek için anlam veremediği
bir hırsla savaşıp duran, kaybetmeyi hazmedemeyen, daima kendini
kanıtlamak zorunda hisseden bir birey oluyor.
Ne yazık ki; iki sonuç da
insanı mutlu eden, hayat kalitesini yüksek tutan kıstaslar
değil. Sayacaklarım arasında en tehlikeli silah; işte budur.
SEVGİ ÜZERİNE YAPILAN KORKUTMALAR. Bizler, daha çocuklarımıza
sevgiyi doyasıya yaşama hakkını tanımadan, onlara sevginin bir
alışveriş unsuru olduğunu öğretip, verdiğin kadarını alabilirsin
felsefesini aşılıyoruz. Ama unuttuğumuz ya da atladığımız bir
şey var ki; karşılık beklemeden verdikçe çoğalan tek şey
SEVGİDİR.
Allah
üzerine yapılan korkutmalar
Her şeyin altında yatan
olduğu gibi bunun altında da aslında sevgiyle yapılan korkutma
var. Ama içeriği biraz farklı, çünkü burada, sevmemiz gereken
bir şeyden korkmayı öğreniyoruz. Çünkü daha çocuklarımıza Allah
ı anlatmadan, O’nu, bir korku unsuru olarak tanıtıyoruz. Size bu
konuyu daha anlaşılır kılmak adına bizzat yaşadığım ve açıkçası
oldukça ürktüğüm bir konuyu anlatmak istiyorum. Oğlumla beraber
evimizin hemen yanındaki çocuk parkına gittiğimiz de, oldukça
bitap haldeki bir köpek yavrusunun kaydırağın üzerinde bitkin
bir halde yattığını gördük. Oğlumun da bu durum, hemen dikkatini
çekti ve ona yaklaşıp sevmek istediğinde ne yazık ki köpek
korktu ve kaçtı.
Oğlum bu duruma üzüldü ama
oyun oynama aşkı ağır bastığı için, kaydırağın tepesine
çıkmaktan kendini alamadı ve tam kaymak üzereyken, orada oynayan
bir çocuk oğlumu durdurdu ve kaymaması gerektiğini söyledi.
Neden olduğunu sorduğumda da bana; “Orada köpek yattı, köpeğin
olduğu yerden kaymak günahtır, Allah oğlunu çarpar” dedi. Bir an
dehşete düştüm ve bunu nereden bildiğini sordum, bana annesinin
söylediğini, Allah ı kızdırmamamız gerektiğini yoksa yüzümüzün
eciş bücüş olabileceğini ve bunları da, bizim değil de
kendisinin biliyor olmasının verdiği bir gururla, uzun uzun
anlattı. O anlattı ben daha çok dehşete düştüm. Ve ben ne kadar,
tersini anlatmaya çalışsam da beni dinlemeyeceğini fark ettim ve
her şeyini oluruna bıraktım. Çünkü bu şahit olduğum ilk olay
değildi.
Bizler, Allah'ı o kadar uzak
ve korkulması gereken bir varlık olarak aşılıyoruz ki
çocuklarımıza, neyi seveceklerini ve korkutuldukları şeyi sevip
sevemeyecekleri konusunda büyük karmaşmalar yaşıyorlar. Bu
nedenle de Allah’ a ne hissedeceğini bilmeyen, sonunda da
isyankâr bir nesil yaratıyoruz. Bizlere, başımıza gelen her
olayın Allah’ın takdiri olduğu öğretiliyor. İyi bir insan
olursak, ebeveynlerimizin dediklerine göre hareket edersek Allah
tarafından ödüllendirileceğimiz aksi takdirde cezalardan ceza
beğenmemiz gerektiğine inandırılıyoruz. Neden çocuklarımıza
Allah’ın güzelliklerini anlatmadan önce, cezalandırıcı,
korkulası bir varlık olarak tanıtıyoruz! Neden sevmemiz gereken
bir şeyden korkmamayı değil de; korktuğumuz şeyi aslında
sevmediğimizi anlatmıyoruz! Korku, sevgiyle asla eşdeğer
değildir.
Gelecek
üzerine yapılan korkutmalar
“Derslerinde başarılı ol
yoksa ileride sürünürsün, iyi bir tahsil yapıp şu mesleği seç
yoksa aç kalırsın”… Nasıl bu sözler size de tanıdık geldi mi! O
kadar çok gelecek korkusu aşılıyoruz ki çocuklarımıza, onlara
sormak ya da araştırmak dahi aklımıza gelmiyor; “ÇOCUĞUM HANGİ
MESLEĞİ SEÇERSEN MUTLU OLURSUN YA DA HANGİ YETENEĞİNİ GELİŞTİRİP
BUNU MESLEĞİN OLARAK SEÇMEK İSTERSİN” diye. Şu anda bulunduğu
mevkiden hiç de mutlu olmayan ama sırf aç kalmamak için (
ailelerine göre) istemeye istemeye işyerine gidip, çalışmak için
çabalayan, ruh sağlığı bozuk, o kadar çok insan var ki! Belki
siz de, bunlardan birisiniz. Gelecekten korkmamız gerektiği ve
bizim isteklerimizin hiç de önemli olmadığı öğretildi bizlere.
Sevmeden yapılan bir işin, severek yapılan bir işten daha başarı
kazandıracağı nereden geldi insanların aklına bilemiyorum ama
sevilerek yapılan bir mesleğin sağladığı başarının daha tatmin
edici ve kalıcı olduğunun anlaşılmasını diliyorum. Nesillerdir,
çocuklarımızın üzerine bir beden küçük ve üstelik de hiç
tarzları olmayan bir kıyafeti, durmadan ite kaka giydirmeye
çalışıyoruz. Üstlerine olmayınca da, ya orasından ya burasın
patlayıveriyor. Sonucunda da; ne giydiğinden, ne de giydikten
sonraki görüntüsünden hoşnut olan, durmadan gelecek korkusuyla,
hayatın tüm güzelliklerini kaçıran; mutsuz, huzursuz, öfkeli bir
birey yaratıyoruz.
Terk edilme
ve yalnız kalma üzerine korkular
“Tamam, gelmiyor musun
benimle, kal o zaman burada, ben giderim seni de almam yanıma,
görürsün gününü, tek başına. Karanlıkta öcüler gelir, yer seni”,
“ sen iyice yaramaz oldun, sen benim çocuğum olma artık, ben
Ahmet i çocuğum yapacağım, sen de git sokak da yat, seni
istemiyorum ” bu iki cümlenin de söylendiği çocuğun yüz
ifadesine şahit oldum. Ve bir daha da şahit olmamayı diledim.
Çünkü hiç bu kadar korku dolu gözler görmemiştim hayatımda. O an
kendimi, o çocukların yerine koydum ve kendimi hiç bu kadar;
çaresiz, savunmasız ve ezik hissetmediğimi gördüm. Bir çocuğun
hayal gücüyle oynamak çok kolaydır. Çünkü bunu yaratan ve çocuğa
sunan sizsiniz. Oyunun kurallarını bilen ve öğreten de sizsiniz.
Siz ne kadar yalnızlık aşılarsanız çocuğa; çocuk da büyüdüğün de
bir o kadar; çevresinde insanları tutmak için; kendini
önemsemeyen silik bir kişilik olacaktır. Hiçbir zaman kendine
ait fikirler üretemeyen, kim ne derse boyun eğen, isteklerini
yapamayan, kendine ait değer yargıları bile bulunmayan hatta
kendisi için değil sürekli başkaları için yaşayan bir birey
olacaktır.
Kısaca ana başlıklarıyla
korkuları anlatmaya çalıştım. Daha anlatamadığım birçokları var
daha, inanın. Belki bu konuyla ilgili en az iki yazı daha
çıkarılabilecek kadar ileri gidilebilir. Ama eğer ki amaç bir
adım atmaksa ve dur diyebilme gücünü hissedebilmekse içinizde;
şunları lütfen unutmayın;
Çocuk büyütürken korkutma
yöntemini kullanmak, ASLA AMA ASLA sağlıklı bir yöntem değildir.
Sevilen bir şeyden korkulmaz
ya da korktuğumuz şeyi aslında bizler sevmiyoruz…
Çocuklarımıza aşıladıklarımız
aslında kendi korkularımız. Bunları bir koz olarak görüyoruz ve
onların hayatlarına en büyük müdahaleleri yapıyoruz. Onlara “O”
olma hakkını tanımıyoruz.
Ve en vahim olanı da aslında;
bize öğretilenleri biz de kendi çocuklarımıza öğretiyoruz ve
buna DUR demiyoruz. Çünkü korkutmak kolayımıza geliyor. Dilerim
siz, “siz” olmayı seçip, çocuklarınıza da “o” olma hakkını
vermeyi seçenlerden olursunuz.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Burcu Akar,
1980, İstanbul doğumlu. Anadolu Üniversitesi Turizm
Otelcilik bölümünde öğrenim gördü. Staj için gittiği
Antalya’ya yerleşti. Sanat ve sporla ilgileniyor. Hayata
sadece doğmak, üremek ve ölmek üçlemesi için gelmediğine
inananıyor. Bunun üzerine yıllardır kitaplar okuyup,
araştırmalar yapıyor. Bu konuyla ilgili bir kitap yazıyor.
Detaylı Bilgi
|