|
Yazar: Burcu Özgeçen
Düşlediğimiz,
Özgürlük ve Sorumluluk
İster...
Çoğu zaman hayatı yaşamaya enerjimiz yok.
Geçmişte olanların ağırlığı ya da korkular bizi bağlıyor ve bunları farkında
olmak uzun zamanlarımızı alıyor. Tabii bunları farkında olmamız gereğini
anlayabilmişsek. Bulunduğumuz hal bir oda, düşlediğimiz diyar. İçinde
bulunduğumuz hal ve düşümüz arasındaki uçurum arttıkça kendimizle bulduğumuz
dengenin niteliği ve bize getirisi de değişiyor. Pek çok durumda dengeyi
bulabiliriz. Bu çözümler sonucu gelmiş bir huzur an’ının verdiği duyguya
yapışıp kalma isteğimiz de olabilir. Hep o an’ı yaşamak isteriz. Aslında o
andaki huzuru yaşamımızda sürekli kılmak isteriz. Peki hangi anlardır onlar?
Okuduğum bir kitap şöyle demişti: ‘yaşamımızdaki en mutlu anlar tıpkı
çocuklar gibi yalnızca eğlenmek için oyun oynadığımız, şarkı söyleyip dans
ettiğimiz, keşfedip yarattığımız anlardır.’* ‘Benim en mutlu olduğum anlar
neydi?’ diye sorun...
Düşlediğimizi
gerçekleştirme gücü içimizdedir...
‘Hepimizin
içinde bir hazine var’... Evet bana bunu pek çok şey söyledi, okudum
hissettim, ama korktum. Neden korktum? Aynı, hep söylenen gibi : Onu ortaya
çıkartmaktan korktum... Dünya üstünde ne kadar insan varsa o kadar düş
vardır....Ve bu düşler işte bu hazineden kaynaklanır...Her biri gerçek
olmayı bekler...Aslında içimizde gerçekliğini korumaktalar, bize tek düşense
onları gerçekleştirmek, yani su yüzüne çıkarmak...Dünyaya duyurmak. Bu pek
çok sorunumuzun çözümü olacak. Düşünüz gerçekleşiyor, üstüne üstlük bu sizin
düşünüz, sizler kendi isteme ve gerçekleştirme gücünüzü kullanarak bunu
herkese koşulsuzca hediye ediyorsunuz... Koşulsuz çünkü; bu sizin düşünüz ve
gerçekleştirmekten mutlusunuz, sorumluluk sizin elinizde... Kendi yaşam
sorumluluğunu almak demek, kendi mutluluğumuzun sorumluluğunu da almak
demektir. Bu durumun hediyesi : Özgürlük! Özgürlük en büyük sorumluluktur
bence ve bu en büyük sorumluluk bizim onu gerçekleştirmemizi bekler....
Kişinin kendiyle iletişiminde dürüst olmasını gerektirir ve bir o kadar
cesur!...
Bir an herkesin kendi düşünü
gerçekleştirmek için harekete geçtiğini düşünün, toplam enerjinin o kadar
arttığını yani... Ben bu görüntüde hareket, eğlence ve mutluluk görüyorum...
Her şeyden önemlisi ‘Sevgi’yi görüyorum... Sevginin olduğu ortamda
karanlığın, hüznün, acının olmadığını görüyorum... Kimse dışardan
beklemiyor, içindeki kaynaktan pınar gibi akıyor, su gibi....
‘Sonsuzluğun ötesi
içimizdedir.’*
Ben kocaman bir okyanusum şimdi, kendi
içimde binlerce bilinmeyenim var... Çoğu zaman ‘kendimle ne yapıcam ben?!’
dediğim oldu... Kendimi bir yerlere sığdıramadım... Acı verdi bu duygu bana
çünkü; kendimi dizginleyemiyorum... ‘Olması gereken gibi’ olamıyordum... Bu
‘olması gereken’ in benden farklı olduğunu görmem uzun zamanımı aldı... Pek
çok acı, iç çekiş, soru, sorgu, yargı, zaman.... Kaçırılmış fırsatlar...
‘Yapardım ama şu engelim var ve bana bunu derler’ gibi ‘dış’ engellere
takıldım... Oysa tüm bu karmaşayı yaratan ‘ben’dim... Ben. Tüm acılarımın,
önyargılarımın, acı çekişlerimin sorumlusu bendim... Bilmeden, başkalarına
yüklediğim, farkında olmadan... Biri gelip de beni kurtarsa idi... Birşey
gelse, bana çözümü söyleseydi... Ah öyle çok koşullanma ve bağımlılık içinde
yüzüyoruz ki! Ben çaba göstermezsem o bilgiye asla ulaşamam... Biz diledikçe
ve farkındalığımız arttıkça, bilinçlendikçe, gözlerimizin önündeki perde
yavaş yavaş kalkıyor sanki ve yaşamımızda nasıl döngülere girdiğimizin
farkına varıyoruz... Yani çalışmak gerekiyor, iş başa düşüyor, sorumluluk!
Anahtar içimizde... Ve illa ki Yaşamak!
Balıklama dalmak içine hayatın.... Su gibi akmak! Ve ben bir denizim...
Hepinizi çok seviyorum.
* ‘Ustaca Sevmek- Don
Miguel Ruiz- Ötesi Yayınları’ kitabından.
|