|
33
Yaşında Nasıl Vejetaryen Oldum?
Burçak Alkanlı
Küçüklüğümüzden itibaren evde
gelişimimiz için et ağırlıklı bir beslenme çeşidi uygulanıyordu. Her
gün mutlaka pirzola veya herhangi bir çeşit et yemeği
sofralarımızdan eksik olmazdı. Sebze yemekleri ise çoğunlukla
garnitür olarak et yemeğine eşlik ederdi. Bir de pilav veya makarna.
Yemek yiyip yiyip nedense en dikkatli şekilde beslenmemize rağmen
enerjik olamadığımızı, daha genç yaşlardan karnımızın çıktığını çok
iyi hatırlıyorum.
Sofradan her nedense hiç enerjik
kalkmıyorduk, hele son yıllarda yediğim onca etli gıdaya rağmen
sofradan kalkıp hemen divana uzanıp bir süre şeker komasına girmiş
gibi hareketsiz yattığımı biliyorum. Aşırı protein tükettiğim
kahvaltıdan sonra kalbim hızla çarpar, beynim uyuşur ve kıpırdayacak
kuvveti kendimde bulamazdım. Bu çok uzun zaman önce olan bir olay
değil aksine evlendiğim son 5 yılda bizzat kendi evimde gıda
çeşitliliğinin devamı ile yaşadığım bir süreçti. Nedense yediklerim
yaramıyor, seneler geçtikçe kilolarıma bir miktar kilo daha
ekleniyordu. Gardırop eski giysilerin devamlı değişmesi sonucunda aç
bir eşyaya dönmüştü çünkü 2 sene önce giyebildiğim bir takım elbise
artık olmuyordu. Yaptığım diyetler karnımın daha da şişmesine yol
açıyor ve bilinçsizce hep bedenimi genişletiyordum. Allahtan boyum
uzundu da aldığım kilolar çok sırıtmıyordu sadece ben biliyordum bir
de yaşlanmakta olan vücudumun karşısında bana gerçekleri gizlemeyen
ayna. Genç kızlığımda da değişik rejimler uygulayıp aniden kilo
verip sonra diyet sonrasında ise yeniden aynı kilolara kavuşuyordum.
Yani beslenme stilimizde bir yanlışlık
vardı. Artık çocuğumun da doğmasıyla annelik konumuna gelince ona
süt de verdiğim için artık kilolarla mücadeleyi bıraktım. Her şey
olması gerektiği gibiydi diye düşünmeye başladım. Bu arada eklemeden
geçemeyeceğim bizim evde hiç yemek seçilmezdi en azından ben kendi
prensiplerim arasına bunu ilk baştan eklemiştim. Tabağımdaki tüm
lokmaları yemem etik bir kural olarak benimsetilmişti. Durum böyle
olunca kızıma hazırladığım ama hiç bitirmediği mamalarda besin
tabloma ekstra yük bindirdi. Adeta zamanında annemin yapmış olduğu
gibi yenmeyen yemeklerin çöp kutusu haline gelmeye başladım. Günahtı
ne de olsa. Arkamdan ağlardı. Halen anneler bunu çocuklarına
söylüyorlarsa nasıl bir kayıt yaptıklarına dikkat etsinler çünkü
halen çağın en şişman neslini yetiştiriyorlar. Ben ise nerede
yanlışlık yaptığımı bilmeden organizmamın istediği ama toplumsal
kuralların da çiğnenemediği akraba toplantılarında yemeklerimi
bitirip enerji almak üzere her şeyden yediğimi ama sofralardan asla
hafif kalkamadığımı çok iyi hatırlıyorum. Sadece seyahat edip düzenli
beslendiğim yemekleri bulamayıp bulduğumla yetinmem gerektiği
parasız dönemlerimde kilom 5 kilo aşağıya yani normale dönüyor
sonrasında ülkeme kavuşmamın verdiği refah duygusu ile yeniden aynı
tip beslenme ile kendime suni bir güven duygusu sağlıyordum.
Kızıma doğuma hazırlandığım arınma
döneminde işimden ayrılıp pazardan taze taze aldığım çeşitli
sebzeleri et ile pişirdiğim bir dönem yaşadım. Et almadığımda başka
proteinlerle karıştırılmış bir şekilde karbonhidratları harmanlayıp
eşime ve kendime sunduğum dönemler oldu. Bunu hep bir suçluluk
duygusu izliyordu. Acaba beynim daha mı az çalışacak? Unutkanlığım
ve dikkat eksikliğim az protein almaktan ve dengesiz beslenmeden mi
kaynaklanıyordu acaba? Böyle günlerin ardında kızımız ailemize
katıldı. Emzirdiğim 15 ay boyunca önüme ne konduysa hepsini süte
döndürmek için yedim. Ne de olsa çocuk kansız olmasın, aç kalmasın
bu büyüme döneminde diye. Her gün köfte, pilav ve hoşaf soframızdan
eksilmedi. Sütüm oldu kızımızda yaklaşık 8 ay olunca hemen yoğurt ve
meyve seansları büyüklerimiz tarafından başlatıldı. Bir süre sonra
oturur hale gelip elleriyle kendi yiyeceğini tutar hale gelince
kızımız tercihlerini göstermeye başladı. Psikolojide okumuştum
organizma ilk olarak kendine faydalı tüm yiyecekleri seçiyor ve
besleniyor. Kızıma bana adeta bir öğretmenmiş gibi bakıyordum.
Kendim içinde doğru olan yiyecekleri görmem fazla uzun sürmedi. En
sevdiği besin taze meyveydi. Yumurtayı ve köfteyi, hiç sevmedi.
Adeta bir vejetaryen gibi besleniyordu. Ben de onun beslenme stiline
bu adı takmıştım. Et veya yumurta yedirmek isteyen aile büyüklerine
o vejetaryen o yüzden taze (pişmemiş) sebze ve meyve yemeyi seviyor
diye sesleniyordum ama nafile kan yapımı için protein doktorlar
tarafından da bir zorunluluk olarak görüldüğünden baskı ile et
yedirilmeye çalışılıyordu. Oysa benimleyken ağzına bunları koymayı
kesinlikle tercih etmiyordu. Daha çok salatalık, domates, tatlı
kırmızıbiber, soya filizi, taze semizotu, mısır ve taze meyvelerin
hepsi, onun en sevdiği yiyeceklerdi. Doktorumuzu kızımın az kilolu
olmasından dolayı dayatılan tarzdan uzaklaştırmak için defalarca
değiştirdim. Şimdi az yemesinde ve özellikle vejetaryen seçimlerde
bulunmasında gariplik görmeyen bir doktor ile uzun süreli olarak
çalışıyoruz. O, eğer kuruyemiş dediğimiz gıdalardan yeterince
yiyorsa bir sorun yok diyor. Hakikaten de kızımız ayçekirdeğini,
fındığı, fıstığı cevizi çok seviyor. Doktorumuz kızıma “kızınız
ekonomik araba gibi az benzinle çok enerji harcıyor” benzetmesini
yapmıştı çünkü bizimkisi hastalığında bile yatmak bilmeyen evin
içinde fıldır fıldır dönen bir çocuk.
Kendi beslenmeme dönersek, çevremde
kızımın dünyaya gelişi ile internetten oluşturduğum arkadaş
çevresinde bir şekilde kendi tarzımda insanlarla karşılaşmaya ve
toplumun ritüellerini ve belleğini sorgulamaya başladım. Aslında
gıda alımı konusunda sebzeye yönelik bir yönelimim varken (ayrıca A
kan grubundanım), yapmış olduğum beslenme tarzında pek bir şey
değişmiyor, güzel sonuçlar alamıyordum. Bunun sebebinin bizim
aslında etobur değil otobur familyasından geldiğimizi anlamam ile
bağlantılı olduğunu görmeye başladım. Bu da tabi ki farkındalık
yükselmesinden çok önce çevremdeki insanları ve beslenme tarzlarını
incelemem ile oldu. Aslında kızımın başlattığı bu farkındalık diğer
vejetaryen olan insanları incelemeye almamla gelişti. Aslında
hiçbiri aman sağlıklı besleneyim paranoyasında yaşamıyordu. Sadece
vücutlarını dinliyorlardı. Yani organizmalarının bozulmasına izin
vermemiş, toplumun dayatmalarına katı bir hayır ile beslenme
tarzlarını bağımsız bir şekilde oluşturabilmişlerdi.
Ben ise toplumsal belleğin aşırı yer
etmesinden dolayı, aman kan şekerim düşer, kansız olurum, aç
kalırsam sinirli bir insan olurum, kayıtlarıyla yaşamakta olduğumu
vejetaryenlik denememe kadar aşabileceğimi bilmiyordum. Yine her şey
rutini bozan bir seyahat ile başladı. Hindistan’a gitmemle birkaç ay
önce yoga eğitmenliği sertifikasında beslenme ile ilgili öğrenmiş
olduğum ot=basit hücre, et= bileşik hücre konusuyla ve özgürlüğe
saygıdan kaynaklanan Hint vejetaryenliği felsefesini ( özgürlüğe
saygı duyuyorsan en az özgür olanın hayatını kendi hayatını devam
ettirebilmek için kullan, bitkileri ye vb.) uygulayabileceğim ayrıca
da toplumsal belleğinin bizimkinden tamamen bağımsız olduğu bir
insan topluluğuna ziyarette bulunmuş oldum. Yolda 15
gün boyunca zaten hiç et yiyemeyeceğimi bildiğimden iyi bir geçiş
dönemi olacağını düşünerek vejetaryen olmaya sadece etik ve
sağlıksal açılardan bir fayda sağlamak için niyet ettim.
Orada değil et sebze yemeklerinden
bile nasibimi alamayınca kuruyemiş ve Mango ile beslenmek zorunda
kaldım ve bir hayli kilo kaybına uğradım. Bu sefer amacım kilo kaybı
değildi. Ama et yemeyip devamlı Mango yemek sonucunda doğal bir
detoks döneminden geçmişim. Makarna pilav gibi kilo yapıcı gıdaları
tek başına bile bulamadım. Ağız tatlarının çok baharatlı olması,
limonatayı bile dolma baharı benzeri bir baharatla sunmalarından
dolayı iştahım kapandı daha çok bir ruh gibi gezmeye başladım. On
beş gün sanırım bir alışkanlığın yer etmesi için iyi bir süre oldu.
Bir beden inceldim üzerimden giysiler düşmeye başladılar. İrade
çabası farklı bir yöntemle gelmişti yine. Bu sefer öğrencilik
hayatımda yurtdışında kaldığım sürelerdeki gibi parasız değildim
sadece alışmış olduğum gıdalara ulaşamıyordum. Eve döndüğümde yüzüm
bile değişmiş, şiş karnım inmişti. Bir çeşit çile çekmiştim ama
sonuçlarından gayet memnundum. Özellikle Hindistan’da şükretmeyi
öğrendim çünkü burada yüzüne bakmadığım hazır çorba veya patlamış
mısır bulduğumda hemen şükrediyordum. Her neyse buraya geldiğimdeki
fiziksel bedenim beni tatmin etmiş olacak ki bir de detoks yapmaya
karar verdim. Artık vejetaryen olmuş ve değişik tatlardan farklı
çıkarımlar alabilmekteydim. 10 günlük detoks başarı ile geçti. Tam
bir irade gücü sergiledim. Ağzıma herhangi bir unlu mamül, şeker, yağ girmedi.
Et zaten bir süredir vücudumda dolaşmıyordu. 10 günün sonunda biraz
daha kilo verdim ve 10 yaş gençleşmiş halime kavuştum. Cildim meyve
ve sebze ağırlıklı diyetim sayesinde parıldıyor, kilo sorunumun
hallolması ile bir beden küçük giysileri giyebilmenin hazzını
yaşıyordum. Seyahat sonrası oluşan varis problemim detoks sonucu
azalan kilolarım sayesinde iyileşti. Özellikle de kendi damak zevkim
ve onların gücünü kendi bedenime almak için hayvanların kurban
edilip öldürülmesine gerek duymayan bir insan haline gelmiş oldum.
Kendimle gurur duyarken sofradan hafif kalkmanın mutluluğunu
yaşıyorum. Sokakta veya misafirlikte halen kendime uygun gıdaları
bulamamamın yanı sıra kendi yetiştirmiş olduğum filizlerimi ve diyet
gıdalarımı artık gittiğim yerlere yanımda taşımaya ve birbirini
ziyaret eden tilki ile leylek hikâyesinde olduğu gibi birbirinin
yiyeceğini birbirinin kabından yiyememe zorluğu yaşayan bu güzel
hayvanlar gibi mutsuz olmamaya çalışıyorum. Misafirlik sosyalleşmek
adına çok güzel bir şey ancak kendi normlarının dayatılması
karşısındaki insanı çok üzüyormuş bunu fark ettim. Bu da
Hindistan’da yemek yerken yaşadığım bir farkındalıktı. Orada
yemekhaneye çıplak ayak ile girilebiliyor. Zaten yemeklerini
yiyemiyoruz ama sosyallik açısından birlikte olduğumuz Hintli
insanlarla birlikte yemekte oturmak gerekti. Bir de elleriyle
yiyorlar ya bu da, bize yemek sunulan bir evde önümüze kaşık
verilmeden sunulan bir yemek ile kültürler arasında ne kadar
farklılıklar olabileceğini ve karşımızdakini kendi sevdiğimiz veya
alışık olduğumuz şekle dayandırmanın ne kadar zorlayıcı ve sevimsiz
bir tavır olduğunu gösterdi.
Bayramda hepimize kolay gelsin!
EDİTÖR HAKKINDA BİLGİ
Burçak Alkanlı 1972 İstanbul
doğumlu. 2002’de kızının doğumu ile birlikte ruhsallığa
adım attı. İndigo/Kristal Çocuk konuları, yoga eğitmenliği ve
girişimcilik alanlarında çalışmaları var. Detaylı bilgi için
tıklayın
|