|
Yazar: Burak Kaan Kızılkan

Aşk, Aşk, Evet Aşk.
Eminim yazının başlığı
kimilerimizi şaşırttı, kimilerimizi de hayal kırıklığına uğrattı
klişeliğinden ötürü. Ancak şu an bu duygudan başka bir şeye
odaklanamıyorum, odaklanmak da istemiyorum. Bana bu duyguyu
hissettirdiği için ceylanıma, ve buna vesile olmuş her varlığa
ve her enerjiye şükrediyorum. İyi ki varsın, iyi ki varsınız.
Belirli kalıpları olan her
şeyin kalıpları yıkılmaya mahkumdur. Yani, hiçbir şey
doğruluğunu, geçerliliğini sonsuza kadar sürdürmez, sürdüremez.
Bu bağlamda, “haydi aşkın kalıplarını yıkalım” derim ben. Buna
aşkın en belirli halinden, sözlük anlamından, başlayalım. Güncel
Türkçe Sözlükte aşk’ın anlamı, aşırı sevgi ve bağlılık
duygusudur, sevidir.
Aşk’ın
aşırı sevgi boyutuna bakmamız gerekirse. Sevgi ve aşırı sevgi
birbirinden çok farklı şeyler değillerdir. Birini az seversiniz,
birini çok seversiniz, en çok da aşık olduğunuz insanı
seversiniz. Bunun gibi düşünceler çok kısır değil mi. Az sevmek,
çok sevmek… İkisinin de sınırları vardır, ikisi de özünde
sevmemeyi barındırır. Çok basit, aşık bir insan aynı zamanda
birinden nefret edemez mi, eder. Halbuki asıl sevgi tüm evreni
eşit ve karşılıksız sevmektir, bunda az sevmek ve çok sevmek
yoktur. Bu aslında aydınlanmadır yani bunu illa her insanın
yapması zorunlu değil, yapmadığı zaman da sevgisiz bir varlık
olmaz. Ancak bu, aşırı sevginin aşk olmadığı gerçeğini
değiştirmez. Aşk’ın sevgiyle, beşeri sevgi ile çok alakası
yoktur göründüğü gibi, çünkü aşk aşırı veya çok sevgi değil,
sınırsız sevginin bir formudur sadece. Sonsuzluk denizinde, bir
ada gibi. Bütün adalarla aynı tipte, diğerlerinden farkı olmayan
bir ada gibi… Ona aşık olmamızın nedeni çok güzel olması veya
çok hoşumuza gitmesi değil. Ona aşık olmamız demek, onu diğer
adalardan daha çok sevmemiz de değil. Her adayı aynı seviyor da
olabiliriz ama o adaya aşık olmamızın nedeni onun o ada
olmasıdır.
Aşırı bağlılık, her şeyin
fazlası zarar olduğundan pek iyi bir şey değildir, ancak
bağlılık ve sadakat farkındalıkla yapılıyor yani bilinçsizce
hissedilmiyorsa güzeldir. Ancak bağlılığı çoğunlukla bağımlılık
olarak algılıyoruz ve aslında bağımlılık aşka ihanettir. Çünkü
aşırı bağımlılık, aşırı sevgiden de beter şekilde yıkıcı bir
şeydir. Aşırı bağlılık zaten bir ışık işçisinin, bir
yükselişçinin yapacağı bir şey değildir. Çünkü yükselmek için,
dünyaya ve beşeri hayatımıza bağlı ama bağımlı olmamalıyız, yani
kaçmamalıyız, her şeyi
boşvermemeliyiz
fakat bunun yanında elimizdeki şeylere de tapmamalı ve bağımlı
olmamalıyız. Aşırı bağımlılık, sahiplenmeyi ve beraberinde
kıskançlığı getirir. Bunlar da aşkın ve her şeyin ihtiyaç
duyduğu esneme payını ortadan kaldırır, esnemeyen şey kırılır…
Halbuki gerçek aşk zamanı geldiğinde görmezden gelmeyi
gerektirir. Aşk sadece hoşgörü demek değildir ancak hoşgörüyü
içinde barındırır. Sahiplenme ise aşkın doğasına aykırıdır.
Bağımlılık, sahiplenmeyi ve kıskançlığı beraberinde getirdiği
gibi, güven duygusunu da kaldırır. Nasıl olur da birbirini
tamamlayan varlıklar birbirine güvenmez, aldatılmaktan korkar,
ve bir çok salak saçma beşeri saplantılara girer. Aşk yıkılacak
bir kale değildir ki aşırı bağlılık ve aşırı sevgi gibi kalın
surlarla koruyalım onu. O zaten kendisi özdür. Yıkılamaz,
kırılamaz, parçalanamaz…
Beşeri hayat’ın sınırları
içinde kalmak isteyen yani ışık işçisi olmayan, yükselişçi
olmayan kimseler için aşk da beşeri değerler arasında
sıkışıp kalmıştır. Onlar için aşk, en temel olarak hayvani
dürtüler, namus gibi şeylere dayanır. Aşık olurlar, her güzel
şeyin sonu vardır inancıyla bir gün aşkları biter, üzülürler,
sonra gene aşık olurlar veya içlerine kapanırlar... Fakat asıl
aşk, yıpratıcı bütün zorluk ve sorumluluklardan soyutlanmıştır,
onu sadece kalbinde hissedersin ve inanırsın. Mükemmel olması
gerekmez, belli bir şekli olması bile gerekmez. Aşk, insanlar
için çoğunlukla bir uğraş gibidir, bir dönem gibidir. Ancak o
sorumluluk isteyen bir iş veya ağır yükü olan bir rütbe
değildir. Bir macera da değildir. Ruh ikizini bulduğun anda
ortaya çıkar ki onun zamanı ve yerini kestiremeyiz. Hiç
beklemediğimiz bir şekilde gelebilir hatta uzun süre alışmamız
bile zor olabilir.
Aşkı nasıl istiyorsak öyle
yaşamalıyız. Bir kalıbı, bir klişesi, bir planı, bir yol
haritası olmamalı. Zamanla azmalı, kimi zaman durulmalı veya her
zaman rahat olmalı, tümüyle çocuksu da olabilir, belki sıkıcı
olmalı zamanı geldiğinde, hatta yer yer kopabilir de… Ama
sonuçta tam da olması gerektiği gibi olmalı, yani aşkın alışa
gelmiş yolu izlenmeye uğraşılmamalı, kendine özgü olmalı.
Örneğin, çok klasik bir tablo olan, el ele kol kola ve köşede
bucakta sürekli öpüşen iki insan gibi bir aşk yaşamak için neden
zorlarız ki kendimizi. Neden bir model belirleriz kafamızda ve
aşkımızı öyle yaşamaya çabalarız. Neden özgün olmuyoruz ki?
Unutulmamalı ki aşk iki kişiliktir (ancak tüm evreni bir bütün
olarak sevmek gibidir) ve kendi kafamızdan model yaratıp onu
uygulamaya çalışırsak bu diktatörlük olur. Hiç birimizin aşk
hayatında bir Hitler veya Saddam olmak isteyeceğini sanmıyorum.
Ruh eşi hadisesine de, kendi
yorumumu, çok teknik içeriğe girmeden, anlatmak istiyorum. Her
şey ama her şey atomlardan oluşmuştur. Bu atomlar da atomaltı
parçacıklardan oluşur. Atomaltı parçacıklar da enerjiden oluşur.
Yani her şeyin ana maddesi, temeli, enerjidir. Bu bağlamda
evreni oluşturan, her şeyi çevreleyen ve en ufak zerreye kadar
nüfus eden tanrı, enerjinin ta kendisidir ve biz de tanrının
yani bütünün bir parçasıyız. Atomlardan oluşuruz ancak makro
uzay ve mikro uzay yani devasa sistemler ile mikroskobik
sistemlerin birbirine benzemesi gibi bir atom yumağı
gibiyizdir. Yani, bir atomumuzun davranışı, sayılamayacak kadar
çok atomdan oluşan bizle benzerlik gösterir. Her atom
tamamlanmak ister, bu nedenle de ihtiyacı olan elektronları
başka bir atomla ortak kullanarak veya değiş tokuş ederek temin
eder. Birbirini tamamlayan bu atomlar da birbirlerini çeker.
Kendimizi bir dev atom yumağı olarak görürsek. Bizi oluşturan
atomlar tamamlanmak için, bizi bütünleyecek diğer atom yumağını
çekerler. İşte birbirini tamamlayan bu iki atom yumağı, ruh
ikizidir. Bu benim alternatif yorumumdu. Ruh ikizinin asıl çıkış
noktası ise birbiriyle anlaşmış iki üst benliktir. Dünyadaki
yansıması olduğumuz üst benliklerimiz inanamayacağımız kadar çok
ve anlayamayacağımız kadar karmaşık anlaşmalar yaparlar
aralarında. Bunlar arasında iki üst benlik birbirinin eşidir,
yani ruh eşleridir.
Arkadaşlarımızın,
akrabalarımızın hayatımızdaki önemi tartışılmayacak kadar
çoktur, hatta bizi şekillendiren onlardır. Dostlarımızın
aynasıyızdır, onların hepsinin bütün bir özetini yazmak
gerekirse en güzel örnek biz oluruz. Fakat, aşık olduğumuz
insanın hayatımızdaki yerinin farklı olması işte bu ruh eşi
olayıdır, birbirini tamamlama olayıdır. Yine de dışarıda
gördüğümüz gibi aşık olunan insana tapmaya varacak kadar çok
hayatına işlemek ne aşktır, ne ruh eşliğidir. Bu kadar yazdıktan
sonra şunu da eklemek istiyorum. Bu dediklerimin hepsi her
zamanki gibi kalbimden yani hepimizin sahip olduğu ama eğer
dinlersek duyabileceğimiz gerçek rehber, sonsuz bilgi
kaynağından derlemedir. Bunları yazmak veya yazamamak, çok
romantik olmak veya olamamak, inanmak veya inanmamak, aşkı
hissedemeyeceğimiz veya illa diğer insanlar gibi hissetmemiz
gerektiği anlamına gelmez. Onu nasıl hissediyor veya hissetmek
istiyorsak, en güzeli en yücesi öyledir. Şunu da eklemek
istiyorum, aşk her zaman ilk heyecanını taşımayabilir. “evlilik
aşkı öldürür” ve “her güzel şeyin sonu vardır” gibi karamsar
düşünceler asıl aşkın içinde bulunmaz. Onu güzel yapan şey
sonsuza kadar ilk anlardaki heyecanda olmaması, o zaman heyecan
sıkıcı hale gelirdi. Onun güzelliği zamanla zamana ayak
uydurmasıdır. O da bizimle beraber büyür ve yaşlanır, ancak biz
ölmedikçe ölmez. Beşeri aşklar için bu çok yüce bir şey olsa da,
ruhların ölmediğinden yola çıkarsak aşk da ölmez. Her güzel
şeyin sonu da yoktur. O laf, güzel şeylerin sabit kalacağına
inananlar içindir, halbuki evrende hiçbir şey sabit değildir.
Her şey ama her şey her an hareket ve hal değiştirme halindedir.
Bu nedenle güzel şeyler de form değiştirir. En basit örneği, her
an aynı müziği dinlemekten hoşlanamayız, farklı zamanlarda
farklı müzikleri dinleriz. Farklı zamanlarda farklı şeyler
güzeldir. Sabitlik evrene ters bir şeydir, neden aşkı yok
etmesin. Sonuç olarak her güzel şeyin sonu yoktur, buna kafayı
takmak bile gereksizdir. Hoş, kalpten inandığımız şeyi yaratırız
düşüncesinden yola çıkarsak, “her güzel şeyin sonu vardır” demek
gereksizin yanı sıra zararlıdır da.
Aşkın bilindik salak saçma
tabularına düşmemenizi. Onu bilindik tabularına uymadan, özgürce
yaşamanızı diliyorum. Kalbinizi dinleyin, o zaten size en
doğrusunu söyleyecektir, kaçmak ise çözüm değildir. Yine ufak
bir tüyo vermek gerekirse karşınızdakine dürüst olun ki bu her
şeyin ihtiyacı olan esneme payıdır, aynı zamanda sorunların
çözümü için gereklidir.
|