|
Yazar:
Doç.Dr. Haluk Berkmen
Bilimsel Makale, İstanbul
Doğa
Sistemindeki Karmaşa
İnsanlar en eski dönemlerden beri doğada
belli bir sistem, bir döngü olduğunu fark etmişlerdir. Güneşin doğup
battığını, gündüz ile gecenin birbirlerini kovaladıklarını, mevsimlerin
değişip tekrar geri geldiklerini saptamışlardır. İnsanlar çevrelerini
anlamak ve tutarlı bir şekilde açıklamak için önce mitoslar ve destanlar,
zaman içinde çeşitli doğa bilimlerini geliştirilmişlerdir. Fakat, maddeyi ve
doğayı anlamak, her şeyden önce bir yorum meselesidir. Maddi dünyayı
yorumlamak ise insanoğlunun en önemli uğraşları arasında yer almaya devam
etmektedir.
Maddi
dünyadan kasıt evren, evrendeki büyük gök adaları, dünyamız ve dünyamız
üzerinde olan bitkiler ile hayvanlar ve insanlar alemidir. Hepimizin bildiği
gibi değişik bilim dalları evrenin kendisi ile ve içindekilerle ayrı ayrı
ilgilenmekte, ayrıntılı açıklamalar getirmeye çalışmaktadır. Bu yazıda
yapmaya çalışacağım yaklaşım, tüm var olanlarda bulunan ortak bazı
özellikleri gün ışığına çıkarmak olacaktır.
Eskiden beri insanların yapmış olduğu en
temel tespit doğada değişmeyen hiç bir şey olmadığıdır. Her "şey" sürekli
değişim halindedir. Değişmeyen tek şey değişimdir, sözünü hepimiz
duymuşuzdur. Bizim vücudumuzdaki hücreler dahi değişiyor. Eskiler ölüp
yenileri yerlerine geliyor. Fakat öte yandan değişim sürekli olsa da bir
tekrar durumu var. Bu tekrar durumu aynen fotokopi gibi bire-bir tekrar
olmayıp daha doğru bir ifade ile “benzeşim” şeklinde gerçekleşiyor.
Örneğin,
bir elma çekirdeği yere karışınca bir elma fidanı oluyor. Fidan ağaca
dönüşüyor ve ağaç elma meyvası oluşturuyor. Meyve yere düşünce çürüyor ve
çekirdek yeniden fidan üretiyor. Bu örnekte sürekli değişim var ama bir
tekrar da var. Fakat tıpatıp tekrar yok. Çünkü hiç bir elma ağacı diğer bir
elma ağıcının aynen kopyası değil. Hiç bir elma da diğer bir elmanın kopyası
değil. Rengi az da olsa farklı, şekli farklı, boyu farklı. Ama hepsi de
elma.
Doğada gözlediğimiz sistemlerde ortak bir
yapı, temel bir benzeşim olmakla birlikte, bu karmaşık yapıyı lineer
(çizgisel ve sürekli) denklemlerle ifade etmek mümkün değildir. İlk bakışta
çok karmaşık gibi görünen pek çok doğal olayı oluşturan ortak bir tabanın
bulunduğu görüşü artık kaçınılmaz bir gerçek olarak beliriyor. Bu tabanın
adına matematikçiler, kesirli boyut içerdiği için, ‘Fraktal’
demişlerdir.
Fraktal yapıları oluşturan matematiğin
kökeninde lineer olmayan bir denklemin kendi içinde ‘iteratif’ sürekli
tekrarı bulunur. Bu tür fraktal yapılara örnek olarak gökteki bulutları,
ağaçların dal ve yapraklarını, hatta akciğerin iç yapısını ve parmak
izlerini dahi gösterebiliriz. Fraktal matematik bir sanat dalı olarak o
kadar ileri gitmiştir ki doğadaki oluşumları büyük bir gerçeklikle
kurgulayabilmektedir. Resimde görülen fraktal bir dünya ve bir ay oldukça
gerçekçi bir görünüm sergiliyorlar. Keza dağlar ve çiçekler içeren alttaki
resim de bilgisayarla üretilmiş matematik fraktallerdir.
Fraktal bir yapıyı matematik bir temelden
başlayarak görüntü halinde dünyaya sunan kişi Benoit Mandelbrot’dur.
Mandelbrot’un geliştirmiş olduğu fraktal matematiği basit bir denklemden
başlayarak ve sürekli kendini tekrar ederek gittikçe karmaşık hale dönüşen,
fakat temel benzeşimini koruyan geometrik yapıları gözler önüne sermiştir.
İlk yayınlandıkları 1980 yılından bu yana matematiksel fraktallar hem bir
sanat kolu hem de bir matematik dalı oluşturmuşlardır. Matematik fraktalları
inceleyen fizikçi Mitchell Feingenbaum ise fraktallar ile karmaşa
(kaos) arasında yakın bir ilişki bulunduğunu göstermiştir.
Doğadaki karmaşık ve kaotik yapının ortaya çıkmasını sağlayan, belli bir
noktada ‘çatallaşma’ diyebileceğimiz mekanizma ile sistemin yeni
dallara bölünmesi ve farklı yönlere doğru gelişimin devam etmesidir.
Bu şekil bir matematik fonksiyonun
gelişimini gösteriyor. Fonksiyon kendi üzerine dönüşümlü, “iteratif” bir
fonksiyondur. Önce tek bir değer olarak gelişen fonksiyon, bir anda iki
çatala ayrılıyor. İterasyonlar devam ettikçe çatallaşmalar hem artıyor hem
de daha sık aralıklarla oluşmaya başlıyorlar. Yani bölünme ve farklılaşma
önce yavaş sonraları gittikçe daha hızlı olmaya başlıyor.
Günümüzde, basit diferansiyel denklemlere
dökülemeyen olayları fraktal geometrisi ile açıklamaya çalışan yeni bir
‘Karmaşa (Kaos) Bilimi’ gelişmek üzeredir. Karmaşa deyince sonucu tahmin
edilemeyen, hiçbir bilgisayarın çözemeyeceği kadar girift matematik
gerektiren doğa olayları akla geliyor. Oysa ki sayıların renklere dönüşümü
sayesinde çok karmaşık bir gelişim sürecini, bütüncül olarak, tek bir
dinamik resim olarak izleyebilmekteyiz. Fraktal geometride incelenen
nesnenin veya olayın boyutu önemli değildir. Bu bakımdan fizik alanında
kullanılabileceği gibi biyolojide de kullanım alanı
bulacaktır.
Bugün için sanat alanı olarak kabul edilen fraktal geometrisi gelecekte
iklim biliminde, biyoloji ve genetik biliminde, tıpta, hatta ekonomide bile
uygulama alanları bulacaktır.
Bir ağaç büyürken bir anda belli bir
noktadan budak verir ve bu budak yeni bir dalın oluşumunu başlatır. Dal
büyürken yine belli bir anda olay tekrarlanır ve yeni bir budaktan yeni bir
dal oluşur. Bu dalların ortaya çıkışı zaman içinde yavaş bir şekilde
oluştuğundan hepimizin gözlemlediği bir örnek olarak kavranması nispeten
kolay bir olgudur. Eğer aynı oluşumu hızlandıracak olursak ‘çatallaşma’
olayı sayesinde anlaşılması ve kavranması çok daha güç olan karmaşık
olayların ve yapıların da temeline inmiş oluruz.
Çatallaşmanın
oluşması için bir kritik etkinin bulunması gerekir. Bu konuyu biraz ileride
açacağım. Yani kritik bir etki olmadıkça değişim peryodik
olarak kendini tekrarlayan hareketler içeriyor. Kısaca ifade etmek gerekirse
doğada bulunan her canlı hatta cansız sistemin en temel özelliği nedir?
sorusuna benim yanıtım Simetri ve
Denge olacaktır. Önce
simetrinin bir tanımını yapayım.
Bir nesne veya olguya (fenomene),
uygulanan herhangi bir etkinin sonucunda değişmeyen, aynı kalan, bir yapı
varsa o yapıda gizli veya açık bir simetri bulunması gerekir.
Doğada
birçok simetri açıktır, kolayca algılanabilir, örneğin kar kristallerinde
görülen simetri açık bir simetridir.
Oysa ki doğada bulunan pek çok sistemde
gizli bir simetri bulunur. Yani sistemde kendi üzerine dönüşümlü bir yapı
vardır ama bu yapı gözle görülen açık seçik bir görüntü sunmaz. Nedeni de
dönüşümün lineer olmayan bir özellik içermesinden dolayıdır. Lineer
(çizgisel) dönüşümlerde herhangi bir değişiklik olması mümkün değildir. Bu
bakımdan çizgisel dönüşümler kolaylıkla izlenip saptanabilirler. Çizgisel
olmayan dönüşümler üstel bir yapı içerdiklerinden simetrileri örtüktür.
Örnek olarak, DNA kopyalamasında bazı
“mütasyon” adını verdiğimiz değişikliklerin olabilmesi için kopyalamada
çizgisel olmayan bir yapı bulunmalıdır. Elma ağacı örneğinde olduğu gibi
tekrar olsa da asla 100 de 100 kopyalama söz konusu değildir.
Şu
halde Doğal sistemlerin gelişiminde iki önemli etki veya şart
bulunmalıdır:
1- Temel yapılarında çizgisel
(lineer) olmayan bir özellik bulunmalıdır ve,
2- Temel yapılarında kendi
üzerlerine dönüşümü sağlayan bir özellik bulunmalıdır.
Günümüze kadar geliştirilmiş olan doğa
bilimi olan fizik biliminde hep trigonometrik lineer (çizgisel) fonksiyonlar
kullanılmıştır. Fakat, bu fonksiyonlarda karmaşık değişim olmadığından, bu
fonksiyonlarla doğanın karmaşık yapısı asla açıklanamamıştır. Görüyoruz ki
kendi üzerine dönüşüm içeren Fraktal yapılar sadece statik, durağan
resimler olarak karşımıza çıkmıyorlar, aynı zamanda doğada hareket halinde
olan canlı yapıların da d avranışlarını
açıklıyorlar. Çizgisel bir gelişme göstermeyen sistemlerde, çok yakın
başlangıç şartları dahi çok farklı sonuçlar verebilirler. İşte Karmaşa
kuramında “Kelebek Etkisi” denen olay budur. Eğer gelişim ve
etkileşim çizgisel olmayıp karmaşık ise bir kelebeğin kanat çırpışı kadar
ufak bir fark dahi çok büyük farklara yol açabilir.
Kayalardan akan suyun türbülansı,
yükselen sigara dumanının hareketi, fırtınalı rüzgarlar, tayfunlar, borsa
hareketleri, zarların yuvarlanışı, kalbin fibrilasyona girmesi gibi çok
farklı olaylar türbülans içerirler ve ancak karmaşa kuramı ile
açıklanabilirler.
Önemli bir fraktal, Lorenz Fraktali’dir. Bir ağacın yeni bir
budak vererek dal oluşturması, hatta kan damarlarının oluşumu dahi Lorenz
Fraktalindeki parametrenin belirli birtakım değerler arasında kaldığı
durumlarda gerçekleşebiliyor. Bir coğrafi bölgede bazı tür hava akımlarının
oluşumu (hortum, tayfun, muson rüzgarları gibi) belirgin bir sıcaklık
aralığına bağlı olduğunu ve aynı olayın farklı sıcaklık aralıklarında neden
oluşmadığını şimdi daha iyi anlıyoruz. Bir meterolog olan Lorenz, hava
akımlarındaki mevsimlik değişimleri incelerken havadaki belli birtakım ölçüm
değerlerinin iki adet acayip çekici nokta arasında gidip geldiklerini
saptamıştır.
Belli birtakım yörüngeler boyunca değişen bu değerler benzeşmekte fakat asla
tekrarlanmamaktadır. Her yörünge diğerine göre biraz farklı olduğu
görülüyor. Demek ki tekrar olsa da asla aynı olay bire bir tekrarlanmıyor.
Daima ufak farklılıklar oluşuyor. Bu sayede sistemde ufak değişimler
oluşuyor.
Doğadaki sistemlerin daima hareket
halinde oluşu ve sabit bir nokta etrafında belirsizlik içeren titreşimler
yapışları onların temel bir özelliğidir. Canlı veya cansız tüm sistemlerin
yapılarında bu tür belirsiz titreşimler bulunmaktadır.
Son yıllarda birçok ülkedeki tarlalarda aniden bir gecede birtakım simetrik
şekiller belirmektedirler. Bunlara “tahıl daireleri” denmiştir. Resimde
görülen tahıl daireleri son derece simetrik olup, merkeze yaklaştıkça
gittikçe küçülen ve kendini tekrarlayan bir görüntü sergiliyorlar. Daireler
küçülürken kendilerine olan benzeşim sürüyor. Bir gecede, karanlıkta, bu
derece hatasız bir simetrik şekil oluşturulabilir mi? Bazı kimselere göre
pekala mümkündür. Ancak, bu şekiller insan elinden çıkmış iseler, o
insanların hem matematik bilgisi, hem estetik duygusu, hem de el becerisi
düzeylerinde bir hayli ileri gitmiş olmaları gerekir. Yapan her kim ise
kutlamak gerektiği görüşündeyim. Çünkü tahıl daireleri, doğanın sistemini
şifreli anlatan çok estetik şekillerdir. Bu şekiller adeta evrenin yapısında
bulunan kendi üzerine dönüşümlü tekrarları bize göstermek ister gibidirler.
Altta görülen gök adalarında bu fraktal yapı açıkça belirmektedir. Her
ikisinde de merkez etrafında dönen milyonlarca güneş ve güneş sistemi
bulunmaktadır. Resimde görülen gök adaları düzenli bir karmaşa
içermektedirler.
.JPG)
Evrenin yapısını ve doğa olaylarını
açıklamaya çalışan gerek klasik fizik kuramları gerekse Kuantum kuramı veya
Görelilik kuramları birtakım “doğa sabitleri” tanımlamışlardır. Kuram
içinde bu sabit sayıların gerçekten sabit oldukları sanılır. Oysa ki bu
sayıların yapısında dahi karmaşa vardır. Örneğin pi, e ve c ışık hızı ve h
Planck sabiti denen sabit sayıların her biri “irrasyonel”
sayılardır. Bunlar sonsuza kadar uzayan fakat asla belirgin bir yapı
içermeyen sayılardır. Üstelik iki tam sayının oranı olarak da ifade
edilemezler. Her bir sabit sayı kendini tekrarlamayan bir yapı içinde
sürer gider. Fizik kuramlarında kullanılan sabit sayıların dahi karmaşa
içerdiklerini kabul etmek zorundayız.
Bir diğer doğal sayı Fi adı ile bilinen
Altın Oran sayısıdır. Göze en hoş gelen, en estetik oran olduğundan
bu isim verilmiştir. Bu sayı dahi sabit olmayıp, irrasyonel bir yapı içinde
sürüp gider. Fi = 1.618033988.... şeklinde sonsuza kadar devam eder. Doğada
pek çok yapı Fi sayısını (Altın oranı) içerir. Bitkilerin kozalaklarında,
Nautilus adı verilen bir tür deniz kabuklusundan deniz minaresine, hatta en
eski fosil kalıntılarından salyangoza kadar bu oranın varlığını
görmekteyiz.
.JPG)
Resimde görülen deniz kabuklularının
hepsinde altın oranı bulmaktayız. Altın Oran içeren diğer bir şekil eşkenar
beşgendir. Bu beşgeni deniz yıldızında ve birçok çiçeğin taç yapraklarında
buluyoruz. İlginç olan beşgenin içinde oluşan yıldız kendini sürekli
tekrarladığıdır. Bir merkezden başlayarak kendini tekrarlayan ve sıfırdan
sonsuza kadar genişleyen bir yapı görüyoruz. Fakat Fi sayısı irrasyonel
olduğundan her yeni yapı biraz farklı oluşur ve bu şekilde doğada çeşitlilik
ortaya çıkar. Karmaşık yapıların temelinde bulunan belirsizlik, her yeni
yapının biraz farklı olmasını sağlar.
.JPG)
Elbette ki burada verdiğim basit örnekler
bizim evrenimizde bulunan her türlü yapıyı açıklamaya yetmezler. Ancak bu
basit örnekler sayesinde, doğada sürekli Acayip Çekici merkezlerin
oluştuğunu ve böylece kendine benzeyen (fakat kopyası olmayan)
yapıların oluştuğunu kavrayabilmekteyiz. Bu benzerlik her boyutta
görülmektedir. Hem düzen hem de düzensizlik acayip çekici merkezler
sayesinde olur. Zaten düzensizlik, bizim farkında olmadığımız bir gizli
düzenin dışa vurmuş görüntüsüdür.
“Acayip”
sözü dilimizde tuhaf bazı çağrışımlara neden olduğu için yerine “gizli”
sözünü kullanmayı tercih ederim. “Gizli çekici”, yani gözlerden
gizlenmiş bir boyutu olduğu kanısındayım.
Sistemler, ister cansız ister canlı
olsun, farklılaşarak varlıklarını sürdürürler. Çünkü farklılığı oluşturan
etki dıştan geldiği kadar içten de geliyor. Örneğin, canlılarda beslenme
şartları, su durumu, dış düşmanların sayısı, yani genel olarak çevre
şartları her sistemde ufak da olsa farklı oluşumlara yol açıyor. Ancak,
canlı sistemin bölünerek çoğalma yeteneği ile kendi yapısında bulunan
non-lineer (çizgisel olmayan) özellik yeni türlerin ortaya çıkmalarını
sağlayan iç yapıdır. Burada önemli olan değişikliği oluşturacak olan kritik
bir değere ulaşılıp ulaşılmadığıdır.
Karmaşa
kuramı sayesinde yeni türlerin oluşumunu ve Darwin kuramını daha farklı bir
açıdan yorumlayabiliyoruz. İki gizli çekici noktadan biri üst kritik noktayı
oluştururken diğeri alt kritik nokta olarak tanımlanabilir. Birçok sistem
iki kritik nokta arasında salınım yapar ve dalgasal bir davranış
sergileyerek varlığını sürdürür.
Çatallaşma anı geldiğinde bazı sistemler
yeni bir sistem oluşturabilirler. Bu durumu canlı türlerinde görmekteyiz.
Yeni tür oluştuğunda o türde bulunması gereken birtakım özellikler vardır.
Yani olay tümüyle tesadüfi değildir. Öncelikle yeni oluşan sistemin (türün)
eskisine benzemesi gerekir. Tümüyle farklı bir türün varlığını devam ettirme
olasılığı son derece azdır. Değişiklikler süreksiz fakat küçük adımlarla
gerçekleşirler. Günümüzde Neo-Darwinizm olarak bilinen bu görüşe göre
türler süreksiz bir şekilde ve oldukça kısa sürede oluşuyorlar. Ara
nesillere hemen hiç rastlanmıyor. Bunun nedeni kritik noktaya ulaşan türün
iki seçenekle karşılaşmasından dolayıdır. Ya yok olacak veya değişen dış
şartlara süratle uyum sağlayacaktır. Bilindiği gibi uyum sağlayan türler
kısa sürede değişerek varlıklarını sürdürüyorlar. Uyum sağlayamayan türler
ise yine kısa süre içinde yok olup tükeniyorlar.
Her
canlı varlık farklı denge durumları içinde bulunduğu gibi canlılığını
sürdürebilmek için şartlar değiştiğinde yeni denge durumlarının arayışına
girer. Canlı varlıkları cansızlardan ayıran özellik çevredeki enerjiyi
kullanabilmek için hem kendilerini hem de çevrelerini değiştirebilme
yetenekleridir. Varlığın canlı veya cansız olarak tanımlanması sadece enerji
türlerini kullanmadaki uyum yeteneği ile ilişkilidir. Canlı türü ne derece
ileri bir yapıya ulaşmış ise o derece fazla enerji türü ile etkileşip o
derece fazla enerjiden yararlanabilir. Canlı varlık sandığımız yapılar,
çevreleri ile etkileşmede uzmanlık kazanmış, enerjilerini optimum seviyede
tutmayı başarabilen cansız yapılar olarak yorumlanabilir. Canlı-cansız
ayırımı sadece bizim kendi yargılarımız sonucu ortaya çıkan bir ayırımdır.
Canlılık değişik şekil ve düzeylerde sürekli olarak var olmaya devam eder.
Çevrelerindeki enerjiyi kullanan canlı varlıklar çevreleri ile sürekli
iletişim içinde olmaları gere kir.
Bu bakımdan her canlı varlıkta bir miktar “bilinç” bulunması gerekir.
Herhangi bir davranış bilinç içeriyorsa, öncelikle tesadüfi olmaması ve
belli bir amaca yönelik olması gerekir. Canlı varlıkların çevreleri ile ve
birbirleri ile haberleşip hem kendilerini hem de çevrelerini değiştirme
yetenekleri vardır.
Bilinçli karar veren bir canlı varlık hem
o andaki çevresel durumu göz önüne alır, hem de daha önceki benzer
durumlarda tecrübe kazanmış ve başarılı olmuş hemcinslerinden yararlanır.
Demek ki bilinç oluşumunda hem çevre ile iletişim hem de bir iç bellek
gereklidir. Canlıların iç belleği ise onların her hücresinde bulunan DNA
molekülleridir. Çevre şartları değiştiğinde bu DNA moleküllerini değiş-tokuş
ederek bellek bankalarını zenginleştirirler.
Demek ki canlı veya cansızların
davranışlarına yön veren önemli etkilerden biri ortamdır. Bir nesnenin veya
nesneler topluluğu olan bir sistemin çevresinden ayrılıp daha yoğun ve
farklı bir yapı oluşturması için iki şart gereklidir. Bunlar:
1-
Ortamın veya sistemin kritik bir değere ulaşmış olması ve
2- Kritik değere ulaşmış olan ortam
içinde değişikliğe önayak olacak bir merkezin bulunması.
Eğer sistem alt veya üst kritik değere
ulaşmış ise değişikliğe hazır demektir. İnsan toplumlarda belli dönemlerde
oluşmuş olan ani isyanlar, ihtilaller, krizler, harpler hep kritik bir
değere ulaşıldığında ortaya çıkmışlardır. Liderleri ve kahramanları, bilim
adamlarını da ortaya çıkaran ortamdır. Demek ki, her şeyden önce doğru
değerler üreten bir ortam yaratmak gerekir. Toplumda bu sayede faydalı ve
değerli fertler yetişir.

Olasılıklar Fiziği Kuantum Kasım, 2006
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Doç.Dr. Haluk
Berkmen, 1942 İstanbul doğumlu. 1966'da İstanbul
Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Matematik Bölümü'nü bitirdi.
1970'te İsveç Lund Üniversitesi'nde Teorik Fizik Kürsüsü Nükleer
ve Atom Enerjisi alanında doktorasını tamamladı. 1070-1980
arasında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Fizik Bölümü'nde öğretim
üyeliği yaptı. 1979'da Yüksek Enerji Fiziği dalında Teorik Fizik
Doçenti oldu. 1980-2002 arasında Viyana'daki Uluslararası Atom
Enerjisi Ajansı'nda çeşitli görevlerde bulundu. 2002 yılında
Birleşmiş Milletler IAEA'dan emekli olup İstanbul'a döndü. Yerli
ve yabancı birçok dergide çeşitli konularda makaleleri
yayınlandı. Bir tane üniversite seviyesinde yayınlanmış fizik
kitabı bulunmaktadır. Şu anda konferanslar vermekte ve makaleler
kaleme almaktadır.
|