|
Haber: Doruk
Oğuz
Atatürk ve "Kayıp Kıta Mu" Üzerine Düşüncelerim
Sinan Meydan
adlı genç
bir tarihçinin 3. baskısını yapmış “Atatürk ve
Kayıp Kıta Mu” adlı kitabını okuyorum. Anneciğim süpermarkette görüp
almış bana. Gerçekten çok sevindim. Ülkemiz insanının ilgisini
önyargısız bir şekilde çektiyse bu konu, gerçekten ne mutlu bana!
Zira kadim medeniyetlere ilgi duymuş her birey, bir şekilde Mu’ya
varmıştır ve ulu önder Atatürk’ün ömrünün son zamanlarında bu konuda
araştırmaları olduğu en azından kulağına çalınmıştır. Ama bir
kitabın süpermarketlerde satılması demek, o kitap “popüler” oldu
demektir. Beni heyecanlandıran güncel bir gelişme oldu bu.
Kitabın
yazarının da belirttiği gibi Mustafa Kemal’i
çocukluğunda dayısının bakla tarlasında kargaları kovalayan idealist
ve zeki önder olarak bilmek belki de onun dehasının sadece çok küçük
bir kısmını yakalayabilmek olur. Ulu önderimizin cumhuriyet sonrası
eserlerini de layığıyla inceliyor muyuz acaba? Gelin öncelikle milli
tarihimize bir göz atalım. Osmanlı’dan önceki Türk tarihine dair
neredeyse bütün bilgileri yabancı kaynaklardan öğreniyoruz.
Özellikle Kavimler Göçü sırasında Avrupa öyle bir karışmış ki
Türklere o en bilinen yakıştırma yapılmış: barbar.(Çinliler keza
aynı yakıştırmayı yapmışlar) Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi
işte bu imajın geçerliliğini ölçmek için düşünülmüş ilk başta. Ömrü
yetmese de Atatürk’ün bu araştırmalarda vardığı son nokta bizler
için bir anahtar durumunda. Çünkü bu son araştırmalarda milli tarih
yapbozumuzun en kilit parçası gizli.
Türklerin
anavatanı Orta Asya diye bilinir; peki oraya
nereden geldiler? Atatürk’ün dilimize çevirttiği kitaplar Albay
James Churchward’ın özellikle 1. Dünya Savaşı sırasında Hindistan’da
ve Meksika’da g erçekleştirdiği
30 yıla yayılan derin araştırmalarının ürünü. Hatta dünyada batık
kıta Mu hakkında yazılan ilk eserler. Günümüzde ise bilgi namına,
internet gibi bir kaynaktan Mu veya Lemurya hakkında dünyada ne
yazılıp çizilmişse öğrenebiliyoruz. Bütün bu bilgilerden anlaşılan o
ki, Türkler ve Maya gibi kadim Güney Amerika toplulukları hep Mu
kökenli. Mu’ya dair anlatılanlar ise büyüleyici.
Benim anlatmak istediğim ulusal mitolojimizde çok
derin bir hatayı, geçmişimizde barbar bir kavim olduğumuz fikrini
değiştirebilecek kadar derinlikli bir tez Türk Tarih Tezi. Eğer
gerçekten Mu’nun çocuklarıysak (ki benim içimde çok büyük bir yankı
buluyor bu tez), bu toplumsal olarak büyük sorumluluklar almamızın
vaktinin geldiğini gösterir. Hepsi mütekamil insanlardan oluşmuş
yüksek bir uygarlık olan Mu’nun çocukları olmak veya uzaktan da olsa
onların genetik mirasını taşıyor olmak demek bütün dünyaya saçmamız
gereken büyük bir potansiyel ışık var demek; veya Türklerin Orta
Asya’nın bağrından kopup dünya coğrafyasındaki bu eşsiz topraklara
gelmesi sadece kuraklık vesaire ile açıklanamaz demek. Çünkü işin
içinde Mu varsa arkada gizlenmiş çok daha yüksek bir plan olabilir.
Türkiye’deki ruhçuluk hareketlerinde alınan tebliğlerde bu
topraklardan vazifeli topraklar, bu milletten de vazifeli millet
diye bahsedilir. Ülkemizdeki ruhçuluk hareketinin en önemli
eserlerinden biri olan Sadıklar Planı’nın dünyada sadece (Mu’nun
çocukları olarak geçen) Türkiye, Meksika ve Arjantin gibi ülkelerde
eşzamanlı olarak alınmış olması bana çok ilginç geliyor. Gerçekten
çok yüce yol göstericilerin çıkmış olduğu bu kültür acaba çok daha
yüksek bir plan barındıran bir tohum mu?
Evrende
her şeyin bilinç olduğu, her bireyin birbirine
ve dış dünya denilen (sözde) gerçekliğe sandığından çok daha
derinden bağlı olduğunun “bilimsel” olarak keşfedildiği şu
zamanlarda milli mitolojimizde bir gözden geçirme ve yeniden
değerlendirme yapsak geleceğe dair belki çok daha büyük bir şevk ve
umut kazanabiliriz. Unutmamak lazım, Mustafa Kemal Atatürk bu
memleketi biz gençlere emanet etti. Gençler ise yaşlılarının
tahakkümü altında özgür düşünmeyi bir kenara bırakalım sadece
düşünmeyi bile unutmak ister haldeler. Korkuyla büyütülen nesiller
çoktan geri tepti. Gençlik kendi kendini yıkarak gösteriyor bunu
önceki kuşaklara. Halbuki onların çok daha radikal bir umuda
ihtiyaçları var yoksa bu rutin toplumsal döngü bütün dünya yaşamına
zarar verici boyutlarda çıkmaza doğru gidiyor. Sizce de atalarımız
Asya’dan kalkıp Anadolu’ya boşuna mı gelmişler? Bu nacizane
toprakların, geçmişi gizemli bu milletin yönetiminde olması için
gene atalarımız boşuna mı savaşmışlar hep? Açıkçası hiç bir
ideolojiye dahil değilim ve hoşgörünün,sabrın ve gerçek sevginin
sürekli yaşanmış olduğu ama şimdi yerini hep kalıpçılığa, kofluğa ve
önyargılara bırakmış
bu topluma seslenirken hiç bir ideolojiye ait
olmadığımı açıklama gereği duyuyorum. Ben sadece yeniyi düşlemeye
cesaret ediyorum ve dinden de (ruhtan da), bilimden de (maddeden de)
ayrı olmayan dengedeki bilincin farkındalığının tüm topluma yayılmış
olmasını diliyorum o kadar. Sabır, sevgi, hoşgörü ve nezaket olduğu
kadar yüksek farkındalık da bizim kültürel bir mirasımızsa eğer,
sorumluluğunu alabilir misiniz?
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Doruk Oğuz
1986, İstanbul doğumlu. 2005 yılında İstanbul Üniversitesi
Antropoloji bölümünde eğitim görmeye başladı.
plutonique@gmail.com
|