|

Yogaya Bakış
Asu Sanem Kaya
Günümüz şartlarında yoğun bir koşuşturmaca içinde yaşamlarımızı
sürdürmeye çalışıyoruz. Ne yazık ki bilim ve teknolojideki
ilerlemelerle, hayatımızı kolaylaştırabilmek adına, daha karmaşık
olan, yalınlığını kaybetmiş ömürler yaşıyoruz. Yaşamlarımızın her
cephesinde sürekli çarpışıyoruz. İlişkilerimiz, işlerimiz,
ailelerimiz, isteklerimiz, beklentilerimiz, umutlarımız,
hayallerimiz, içimiz, dışımız… Her cephede kabullendiğimiz, hatta
zaman zaman gurur duyduğumuz bir mücadele veriyoruz. En büyük
rahatlama aracımız hobilerimizle; bize neşe veren uğraşlarımızla
bile bir koşuşturma içinde meşgul oluyor onları da görevlerimiz
arasına sıkıştırıveriyoruz. Mümkün olan her hafta sonu imkânlarımız
el verdiğince, ailelerimizi toparlayıp bir arabaya tıkıştırıp doğayı
yaşamak uğruna,
yollar kat ediyor, gittiğimiz yeşillik alanlardan da (!) mangallar
yapıp tıka basa yedikten ve bir süre nefes aldıktan (!) sonra yarım
yamalak mutluluklarımızla evlerimize dönüyoruz. Sabahları,
avuçlarımıza doldurduğumuz renk renk vitamin haplarını, bir çırpıda
yutup “Her yeni gün yeni bir umuttur” diyerek işlerimize koşuyoruz.
Bazen sağlıklı yaşamak adına bastırılmış tükenmez açlıklarımızla,
rejim listelerini buzdolaplarımızın kapaklarına yapıştırıyor,
haftada -insaflıysak ve yaza kadar yeterince süremiz varsa- birkaç
kez spor salonlarında sağlıklı vücut sahibi olarak salınabilmek için
türlü aletsel işkencelerden geçerek kendimizi sevmeye çalışıyoruz.
Duygularımız, işsel ya da içsel stres ya da bitmek tükenmek bilmeyen
isteklerimiz yüzünden, gözümüz döndüğünde ise içimizde hissettiğimiz
derin, dipsiz eksikliğimizi, birkaç gün önce ciddi bir kararla,
sımsıkı kapattığımız kilitli dolaplarımızdan çıkarttığımız
keklerimizden, mini barlarımızdaki yatıştırıcı içeceklerimizden ya
da kendimize karşı daha insaflı olduğumuzdan (!) çevremizdekilerden
çıkarttığımız hıncımızla doldurmaya çalışıyoruz. Kendini fark
ettirmeye başladığı andan itibaren, gitgide büyüyen bu eksiklik,
tamamlanamamışlık duygusuyla, olur olmaz ilişkilerde, artık vaat
edilen topraklar misali olan eş ruhlarımızı bulmak umuduyla, o
ilişkiden bu ilişkiye koşuyor, hep eksiliyor ve eksiliyoruz... Kötü
olan dünyaya karşı tüm öfkemizi kusuyor, mutsuzluğumuzda payı olan
herkese, kadere lanetler yağdırarak girdiğimiz yataklarımızda,
susmayan düşünceler, batan, acıtan duygularımızla koyun koyuna dönüp
duruyoruz... Geçmişimize ait başarısızlıklarımız, hayal
kırıklıklarımız ve acılarımız, geleceğimize dair kurduğumuz ve şimdi
yıkılan tüm hayallerimiz, beklentilerimiz ve arzularımızın besili
kurtçukları, kemirdikçe
kemiriyor eksikliğimizi, dolduramadığımız boşluğumuzu… Ve bir gün,
bir şey oluyor hayatlarımızda, sadece bize özel, açıklamaya
çalıştığımız ama yapamadığımız, kelimelerle sınırlayamadığımız bir
şey… O an, o kıymetli, eşsiz, sonsuz o ilk an; kendimizin öncemizde;
sonramızda değil, sadece şimdi, şu anda ve burada “ol”duğumuzu
hissettiğimiz o sonsuz an...
Geçmişin
ruhumuza yapışan acılarını ya da kayıplarını ya da daha gelmemiş
geleceğimize yüklediğimiz endişe ya da korkularımızı, “şimdi”mize
taşımanın anlamsızlığını fark ettiğimiz, kendi yarattığımız
rüyamızdan uyandığımız o ilk an… Olmuş bitmiş şeyleri tekrar tekrar
yaşayarak, dramlarımızı yeniden yaratıyoruz. Dramlarımıza
tutunuyoruz, çünkü bizler dramlarımıza bağımlıyız. Yalnızca onlarla
var olduğumuzu hissedebiliyoruz. Daha olmamış olduğu halde “ya
olursa” nın korkusu, endişesiyle durduramadığımız düşüncelerimizle,
sürekli huzursuzluğu yaşıyoruz. Aslında hep tam, hep mükemmel
olduğumuzu, susmayan zihnimizin türlü oyunlarıyla hissettiğimiz
eksikliğimizi, dışsal nesnelerde arayıp doldurmaya çalışmaktan
farkedemiyor, anlayamıyoruz. Çünkü biz zihnimizle ve onun yarattığı
dramlarda başrol oynamakla meşgulüz. Ancak böyle var olabiliyoruz.
Bizim gerçek doğamız huzur, sakinlik, neşe ve sevgidir... Bizi
bundan uzaklaştıran her eylem, düşünce ve duygu, kendimizin
yaratıcısı olduğumuz realitemizin birer oyunudur. Bizim yegâne
amacımız, sadece “şimdi”de, “an”da kalarak, sınırlı duyularımızla
algıladığımız hayalden özgürleşerek, “İçimizdeki Tanrısallığı”
ortaya çıkarmak, sahiplenmektir. An’ı yaşamanın gerektirdiği
farkındalığı ve dinginliği yaşayabilmek, yapan olmak yerine sadece
“olan” olabilmeye geçebilmek için, benim yürüdüğüm yol “Yoga”dır.
Yoga benim özgürlüğüm, sınırsızlığımdaki bilgeliğe ulaşma çabamdaki
yol arkadaşımdır.
Yoga, aklın huzuru, uyumu ve dinginliğidir. Vivekananda’ ya göre
“Her ruh, potansiyel olarak tanrısaldır. Amaç içsel ve dışsal doğayı
kontrol ederek bu ilahiliği tezahür ettirmektir.” Yoga burada bir
araçtır, rehberdir. İnsan bedeninin, zihninin ve ruhunun
engellerinin nasıl aşılacağına dair temelde hiçbir dini sisteme ait
olmayan bir öğretidir. Bir’liği deneyimlemek için önce kendi
mükemmel kılıflarımızdaki bütünlüğü deneyimlememiz gerekir…
Yaşamlarımızın her anı bir mucizedir. An’ın farkındalığına
ulaşabilmek; bu mucizeyi aynı coşku, neşe, huzur ve mutlulukla
tekrar tekrar deneyimlemektir. Sürekli düşünen, yargılayan,
etiketleyen, endişelenen zihnimiz, biz değiliz. Biz bundan çok daha
öte; değişmeyen, sonsuz ilahi varlıklarız. İçlerimizdeki bu değişmez
öze, tanrısallığa, ancak zihinlerimizi kontrol edebilmeyi öğrenip
sessizleştirerek, sadece mevcudiyetimizle, bütünlüğümüzle “şimdi”de
olarak ulaşabiliriz.
Geçmiş, geçmişte kalandır. Gelecek ise, henüz yaşanmayan... Bizim şu
andaki düşüncemiz bile biz onu deneyimlerken, geçmişe ait olur.
Gerçekten tek sahip olduğumuz şey “şimdi” dir. Dünün anıları,
acıları, resimleri; yarının umutları, hayalleri, endişeleri ve
korkularıyla yaşıyoruz sürekli. Oysa biri olmuş bitmiş, hiçbir şey
yapamayacağımız şeylerden, diğeri ise daha olmadan bile düşünüp
taşınıp etiketleyerek şimdimizin huzurunu, sakinliğini bozduğumuz
şeylerden oluşuyor, ve biz bunu göremiyoruz. Dramlar yaratırken
sanki garip bir şekilde varlığımızı, kendi kendimize ispatlamaya
çalışıyoruz. Düşüncelerle dramlar, dramlarımızla duygular yaratıyor,
“Evet bu duyguları hissediyorum, acı çekiyorum, o zaman varım”a
geliyoruz. Çünkü biz en temelde, varlığımızı onaylamak, onaylatmak
istiyoruz. Öyle bir paradoks ki bu, huzuru, mutluluğu, sevgiyi
ararken bunları hak etmek için bile bir şeylerden vazgeçmek ya da
acılar çekmek zorunda olduğumuza inandırmışız kendimizi. İçimizdeki
olayların, nesnelerin, dünyanın dokunamayacağı, aslında dokunmayı
bile istemediği, değişmez sonsuz huzuru, mutluluğu bulmaya
korkuyoruz belki de. Çünkü biz Tanrısal olmak bir yana; kötü,
cezalandırılan, ayrılmak zorunda bırakılan, sürgün edilen, ilahi
olmayan oğul olmayı yakıştırmışız kendimize. Cennetlerden kovulma,
atılma hikâyeleriyle öyle bir “Kaynak”tan ayrılık travması
yaratmışız ki, aslında O’nun hep içimizde, bizim de onun hep içinde
olduğumuzu göremiyoruz. Tanrı da, tanrısallık ta bende, sende,
taşta, toprakta, suda, havada olanda, olmayanda; her şeyde...
Yoga,
bütünüyle bir yaşam felsefesi. Yaşamın ta kendisi. Bütünlüğe,
bütünlüğüme, Bir’liğe ulaşmam için bir rehber benim için. Bedenim
için hem tedavi edici hem de koruyucu hekim… Düşüncelerim ve
duygularım için sakinleştirici, yatıştırıcı... Pranam ( yaşam
enerjisi ) için yavaşlatıcı, düzenleyici… Alıştırmaları,
uygulamalarıyla, pratikliğiyle tam bir “an”da olma, farkındalığı
olağanlaştırma bilgisi. Kendimize uyguladığımız baskının, şiddetin
farkına varmamızı sağlayarak önce kendi bütünlüğümüzle barışmamıza,
kendimizi sevmemize yardım eden bir rehber. Sonsuz an’daki uyuma,
huzura, sakinliğe, sevgiye ve özümüzü deneyimlememiz için gerekli
olana (fiziksel, düşünsel, duygusal ve süptil), her bir bedenimize
ayrı ayrı hitap ederek, onlara ulaşmamızı kolaylaştırmayı hedefleyen
bir sistem. Bütünleşmenin kendisi yoga... Kendimizi sevemeden,
bedenimize, ruhumuza saygı göstermeden yaşıyoruz yaşamlarımızı.
Kendimizin farkına varamadan, yaşam mucizesini, ilahiliğini nasıl
görüp, takdir edebiliriz? Yaşamın ilahiliğini, güzelliğini
sevemeden, takdir edemeden, nasıl her şeyde olan ilahiliğin,
Tanrısallığın farkına varabiliriz ki? Kendimizi değiştirerek
dünyayı, kendi yaratıcısı olduğumuz dünyalarımızı da
değiştirebiliriz. Tüm bu yollar, uygulamalar yoganın tanımının
kendisinde öyle açık, öyle net anlatılmış ki kalbinizle çıktığınız
bu yolda en başlarda tökezleseniz bile ilerlememeniz, değişiklikleri
fark etmemeniz imkânsız. Yogayı kadim bir yaşam yorumlaması ve
tanımlaması olarak kendime katmaya, özümün, gerçek doğamın farkına
varmaya çalışıyorum. Sudaki balık olmak istemiyorum artık, ben suyun
güzelliğini bilen, hatta suyun kendisi olduğunu anlayan balık olmak
istiyorum. Koşturarak yaşıyoruz hayatlarımızı… Koşturarak bir
şeylere yetişmeye çalışarak doğuyoruz, ölüyoruz, doğuyoruz,
ölüyoruz... Aradaki yaşam değil sanki önemli olan; doğmak ve ölmek…
Ya yaşam? Ya yaşamı deneyimlemesi gereken bizler? Yaşamlarımızdaki
ilahiliği görebilmek, takdir edebilmek için yaşama doğarken,
gözlerimizi sımsıkı kapatıp ölmeye koşuyoruz, koşturuyoruz… Bizler
kendi gerçeğimizi bile bilmezken gerçek olan gerçeği nasıl
bilebiliriz ki? Kendimize sahip çıkmazken gerçeğe nasıl sahip
çıkabiliriz ki? Tüm bunların farkına varmayla başlıyor esas
yolculuğumuz. İlk adım; ayakta durabilmek, yürüyebilmek, koşabilmek,
koştukça çocukça neşeyle coşabilmek; sonsuz sevgiyi, sevgideki
huzuru, değişmez sakinliği hissedebilmek için ilk adım…
Bedenlerimizde - belki de “kötü” olduğuna inandırıldığımız,
inandığımız için- dünyadan ve kendimizden koruduğumuz, sakladığımız
gerçek varlığımızı ortaya çıkarabilmek için hayat buluyoruz.
İçimizdeki Tanrıya, her şeydeki Tanrıya güvenerek, sevgiyle
çıktığımız her yaşam yolculuğundaki nihai amaca ulaşabilmek için
engin bir araç Yoga. Yoga’nın bilgeliği, bilgisi onun bu kadar
hayatlarımıza dair her şeyi kapsayışındaki sadelikte. Bizi afallatan
zaten bu sadelik. Komplike düşüncelere, duygulara, yaşamlara o kadar
alışmışız ki sadeliğin basitliğini, gerçek doğamızın sadeliğini
anlayamıyoruz. Oysa yoga, tüm bedenlerimizde ( fiziksel, duygusal,
zihinsel, ruhsal ) aynı anda çalışarak, gerekli olan arınmayı, bu
basitlikle gerçekleştirebilen bir felsefedir. Biz geçmişimiz ya da
geleceğimiz değiliz. Biz zamanla sınırlandırılamayan değişmezleriz…
Bizler içimizde Tanrı’yı barındıran, ilahi “var”lıklarız. Gerçek
biz, sadece “olan”ız. Değişen, geçip giden sadece zaman ve zamansal
bedenlerimiz, kılıflarımız. Biz özde Bir’iz, Tek’iz, Bütün’üz…
Yoga bilgeliğine ve rehberliğine; kaybolduğum, kim
olduğumu bilemediğim, korktuğum, her şeyden vazgeçtiğim anda karşıma
çıktığı, ışığım olduğu için; bana yitirdiğim çocuksu sevinci,
mutluluğu, kendime ve yaşama olan saygımı, sevgimi geri verdiği
için; yaşadığım her günün, her An’ın mucizesinin farkındalığına,
gözlerimi açmamı sağladığı için; içimdeki Tanrı’ya, saf sevginin
ışığıyla sonsuz teşekkürler… Namaste.
Editör
Hakkında Bilgi İçin Tıklayın
|