|
 Yazar:
Arbil Çelen
Tamam O
Zaman
Çiçek, bayramları hiç fark etmezdi zaman zaman, ta
ki sokağa çıkmak zorunda kalana kadar. Evinde televizyonun
tozunu almayı unuttuğu, yeryüzünde
olma kavramına yabancılaştığı haftalardan biriydi,
böylesi günlerde o garip kutunun yer işgal etmekten öte bir
manası olmasa da, yine de dünyayla eksilttiği bağı yenilemek
zamanı geldiğinde gerekliydi , televizyonu dünya zamanına ve
mekana uyumlanma makinesi olarak kullanıyordu... Kim bilir,
maddesel her şeyi sadece anlamlandırdıklarımızı pekiştirdiğinde
var etmek ne güzel olurdu, dünyalı tecrübelerimizde henüz uzağız
bu kolaycı mekan boşaltıcı lüksten, sığmakta zorlanıyoruz
eskilerin samanlıklarına, iki gönül bir olunca seyran olmaz mı
120 metrekarelik apartman dairelerimiz, gönüllerimiz mi
genişledi nedir bize yetmiyor... Belki de organik olmanın,
yaratılmış tatlarını üç beş kelimeyle indirgeyip ekşi, tatlı,
acı diyerek bir parmak baldan aldığımız tadı ortaklık yaptığımız
paylaşımlardan sayıyor, yalnızlığımıza meydan okuyoruzdur.
Daha bir kaç gün öncesiydi, Çiçek’in yeşil buzlu bardakta ikram
ettiği elma suyunu nefesini bardağın içine vererek içmişti
sevgili, bütün gün yuvaya özlem duyarak binbir çatı altına
sığındıktan sonra sadece üsten iki parmakçık eksilterek
doydular birbirleri dışında her şeye, hala bir soluk eksikti
ciğerlerinde, son yudumu üç gün sakladı bardakla küçük mutfakta,
anneannesinin rakı içtiği bardağın yanında, ihtiyacı olduğunda o
yudumla buluşmak için sevgilinin iziyle, genzinden bir damlanın
süzülüp bedenine karışmasına ve eksik soluğunu ciğerlerine
hapsedip kendine mahkum bırakmasına ne denir ki?
Ah aşk, törenlerini kendinden yaratırsın, geceleri rüyaları
kırpıp kırpıp sabahları hatıradan hayat biçen haylaz terzi
seni... Sevgilinden izin olmadan tören düzenlemek de ne
demekse, farzedelim ki bu bir çeşit sürpriz kutlama, hem
sevgiliye ‘sevgili’ zaten sen değil misin, insan kendinden
olandan izin alır mı? Sonra uzanıp koltuğun sadece bedenini
kabul ettiği kadarcık yerine, başka bir şekilde tamamlanmanın
imkansızlığını itiraf etmeliydi ... O tatlı heyecanla telefonu
çalmasa da ‘ saate bakıyorum’ bahanesiyle onlarca defa aleti
eline aldığında , bu arada hatırlatmak isterim, maddesel
olanları anlamlandırdıklarımızı pekiştirdiğinde var edecektik ya
, ellerimiz telefona dönüşürse bir gün artık cep telefonlarımızı
yaratılacaklar listesinden çıkarabiliriz gibi geldi ...Bu bir
başka hayalsel proje olsun, aklımızın köşesinde zararsızca
dursun...
Çiçek, bu sabah o değerli yudumu içmek için fazla zamanı
kalmadığını fark etti, havalar birdenbire ısınmıştı, o damlanın
buharlaşmasını göze alamazdı... Cezayir taraflarında daha da
önceden başlamıştı güneş burunları gafil avlayıp, omuzları
kavurmaya... Ten nemlenip, kendini serin bir avuç içine emanet
etmek istediğinde birbirlerine gülümsedikleri gün gibi aşikar
öylece yüzlerini çevirmişlerdi gökyüzündeki ışık topuna,
ellerini buzlu bardaklarda serinletip serinletip...Çatılarına
bakıp başka evlerin, kendilerinin de çatıda olduğunu , her
yerin bir tepesi olduğunu ve herkesin bir nedeni olduğunu
hissetti Çiçek, gözleri kısık soluğu kısık, zamanı sık nefes
almazsa durdurabileceği oyununda bir sıfır yenikken...
Bayramları içinde olan, ismi olan bayramlara ihtiyacı olmayan
bir kadındı, sırtını güvende hissettiği adama yaslamış, adamın
alnında , onun dudaklarının üstünde biriken sıcağa aldırmadan
eriyorlardı bir olamaya , adam işaret parmağıyla siliverdi tüm
izleri, Çiçek’in dudaklarının üzerindekini, hatta belki
alnındaki izleri, sonra yeniden yazılası bir boşluk açtılar
kendi sayfalarında , hemen oracıkta, Cezayir’de , sokakta, içi
musluk suyundan buzlarla dolu bardakların boşluğuna bakmadan
ellerini serinletip serinletip,birinin sağ eli diğerinin sol eli
boşlukta...
Bir şehirde olmak eğer yanındaysa yüreğin bir şiirde olmak değil
midir? İstediğin ismi verebilirsin şiirine o zaman...
İstanbul’da bir terasta Cezayir’de olduğunu var sayabilirsin,
ekru bir koltukta uzanınca yan yana farz et ki Bodrum’da
mandalina ağaçlarının altındasın...Hatta Karaköy’de oturup
martılara dalıp gittiğinde elinde onun eli bir anda İtalya’da
olabilirsin, izin vermelisin Çiçek kendine , bırak oyunları
aklın oynasın , bırak kalbin gerçeğini yaratsın...Haktan gelen
bir inançla, kalpten gelen inatla yarattığın hayatta yaşlan da
meyvelen Çiçek, şehirlerin şiir olduğu ülkeleri sevdiceğinle
gezerek...
İşte burada Çiçek uyandı rüyasından, gözlerini açmaya üşenerek,
penceredeki kırmızı perdelerden içeri süzülen pembe sabahta ,
kalbi yerindeydi, el yordamıyla rüyasını yazmak için başucundaki
kağıtlara uzandı, sonra vazgeçti , telefonu çaldı, bu şarkıyı
her duyduğunda daha çok seviyordu, her gün sebeplerini daha çok
seviyordu...
Yazmadı rüyasını alışkanlığından feragat edip , içinden ‘Tamam,
o zaman’ dedi, kendini, kalbi aklı bütün yaradılışa emanet
etti...
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Arbil Çelen:
“1971 Adana
doğumluyum, Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nde
Şehircilik eğitimi almak için İstanbul'a geldim ve bu şehirde daha
birçok şey olunabileceğini keşfettim. Önce 2 sene Levent Kırca &
Oya Başar Tiyatrosu, ardından farklı radyolarda programcılık,
sahne tasarımı, müzisyenlik, reiki ile öğretmenlik ve
şifacılık... Kısaca beni bulma hallerinde İstanbullu formumda
hayatın akışındayım...”
E-Posta
|